Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
yüzyıl
imdb.com'dan alınmıştır.

21. Yüzyıl Öncesi 21 Film- 1

Yaşadığımız yüzyıl içerisinde fazlasıyla kaliteli, ilgi çekici, sıra dışı, görsel şölen sunan ve etkisinde bırakan film ortaya konuldu. Birçoğunu izlemiş ya da adlarını duymuş olabilirsiniz. Şimdi ise günümüzden ayrılıp geride bıraktığımız yüzyıla dönmek ve eski diyebileceğimiz ama bir o kadar da güzel sayılan filmleri size sunmak istiyorum. Serimizin ilk ayağında 10 adet film bulunuyor.

MONTY PHYTON AND THE HOLY GRAIL (1976)

Britanyalı komedi grubu Monty Phyton tarafından çekilmiş filmlerden yalnızca bir tanesi.

Kral Arthur efsanesi ve Kutsal Kâse’yi arayışını komedi ve hicivle beraber beyaz perdeye aktarmışlar. Kral Arthur, yanında onunla savaşacak birini bulmak ve Yuvarlak Masa hayalini gerçekleştirmek için ülkesini karış karış dolaşır ve karşılaştığı şövalyeleri ikna etmeye çalışır. Asıl hikâye ise Yuvarlak Masa Şövalyelerinin ilahi bir görev olan Kutsal Kâse’yi aramaları için görevlendirilmesinden sonra başlıyor.

Film, belki de şu ana kadar izleyebileceğiniz en absürt filmlerden bir tanesi diyebilirim. Yersiz espriler, uzun süren ama bir o kadar da izlemesi zevkli olan diyaloglar ve daha niceleri. Ama film, her esprinin başka bir espriye taban oluşturması sayesinde izleyiciyi sıkmıyor.

Bütçe zorlukları ve çeşitli engellerle karşılaşılsa da filmi yayınlamayı başardılar. Bütçe zorlukları derken gerçek zorluklardan bahsediyorum. Dönem filmlerine göz attığınız zaman bütçelerinin milyonlarla belirtildiğini görürsünüz. Ancak bu filmin bütçesi yalnızca 229.575 GBP.  Bütçenin oluşturduğu engelleri komediyle harmanlayıp, izleyiciyi etkileyebildiler. Filmin geçtiği döneme uygun olması için at kullanmaları lazımdı, fakat imkânsız gözüktüğü için Hindistan cevizleri ile nal sesi çıkarttılar ve bütün şövalyelerin sanki görünmez bir ata biniyormuş gibi davranması konusunda anlaştılar. Tabii kendileriyle dalga geçmeyi de ihmal etmediler. Çok farklı tekniklerin kullanıldığı bu film hala güldürebiliyor.

 

L.A. CONFIDENTIAL (1997)

James Ellroy’un aynı adlı kitabından beyaz perdeye aktarılmış şahane bir film. Yönetmenlik koltuğunda ise Curtis Hanson var.  Film, karmaşık ama bir o kadar da ilgi çekici senaryosunun yanı sıra güçlü ve kalabalık kadrosuyla da izlenmeye değer olduğunu gösteriyor.

perasinema.com’dan alınmıştır.

Film, 1950’li yıllarda,““Melekler Şehri” olarak adlandırılan Los Angeles’in ve Polis Departmanı’nın şehrin büyülü atmosferi dışında ne kadar yozlaşmış bir yer olduğunu anlatıyor. Filmin hemen başında, Noel gecesi eğlencesi sırasında suç işledikleri ileri sürülen göçmenlerle polis arasında bir arbede çıkar ve olay medyaya yansır. Medyaya yansıdığı için bir ceza vermek zorunda kalan kurul, diğer polislerin, olayın başkahramanı olan polise karşı ifade verip vermeyeceklerini sorar. Tabii ki hiçbir polis karakolda gammazcı olarak tanınmak istemez. Fakat yeni yetme olarak tabir edebileceğimiz ama bir o kadar da dikkat çeken Ed Exley (Guy Pearce), kariyeri için her şeyi yapabileceğini gösterir ve bu teklifi kabul eder. Tabii sonrasında karakolda başlayan sözlü tacizlerden kurtulamaz. Sinirli ve öfke kontrolü olmayan Bud White (Russel Crowe) ise ortağının uzaklaştırılmasına bir hayli sinirlenmiş olacak ki Ed Exley’e karşı bir tavır alır.

Bu sırada şehrin yer altı dünyasının kralı olarak sayılan mafya Mickey Cohen hapistedir. Şehirde oluşan boşluğu doldurmak için büyük bir savaş başlamıştır. Bir gece, bir kafede toplu katliam yapıldığı haberi gelir. Cohen’in ortaklarına yapılan saldırıda, ölenler arasında görevinden uzaklaştırılmış olan polis memuru da bulunur. Olayın soruşturulması için, departmanı anlatan bir diziye danışmanlık yapan ve tanınmış bir isim olan Jack Vincennes (Kevin Spacey) de dahil bu üç polis görevlendirilir.

( Ed Exley’in şüphelileri sorguya çektiği sahne)

Bu olaydan sonra başroldeki her polisin hikayesini detaylı olarak görmeye başlıyoruz. İlk başta karışık gelse de aslında verilen her detayın ileride tek bir noktada buluşması seyirciyi daha da etkiliyor. Polisin gazetecilerle iş birliği içerisinde olması, kaçırılan bilgiler, tahmin edilemeyecek insanların farklı olayların içerisinden çıkması, çözüme kavuşmuş gibi gösterilen vakalar… Polisiye filmler arasında en iyilerinden diyebileceğimiz film, her yönüyle dikkat çekiyor.

Guy Pearce, Russel Crowe ve Kevin Spacey’in yanı sıra filmde Danny DeVito, James Cromwell ve Kim Basinger gibi isimler de yer alıyor. Ayrıca bu film Russel Crowe’nin büyük çapta ün yaptığı ilk film olarak görülüyor. Filmin En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ı ve Kim Basinger’in En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını alması dışında filmin birçok ödülü ve adaylığı bulunuyor.

RESERVOIR DOGS (1992)

Sinema ve film kültürüne çok yakın olmayan insanların bile adını duyduğu ünlü yönetmen Quentin Tarantino’nun ilk defa yönetmenlik koltuğuna oturduğu, senaryosunu yazdığı ve aynı zamanda oynadığı film. Sinemaya “Tarantino Tarzı”nın geldiği bu film, Soygun yapmaya kalkışan bir grubun soygundan önce ve sonra yaşadıklarını anlatıyor. Ama işleyişi bu kadar basit anlatılacak bir film değil.

imdb.com’dan alınmıştır.

Filmin hemen başında bir masa etrafına toplanan insanların sohbetine ortak oluyorsunuz. Daha en başından filmin devamının farklı olabileceğini anlıyorsunuz. Koyu bir müzik muhabbeti sonrasında sahne son buluyor ve aksiyon yavaş yavaş başlıyor. Soygunu planlayan patron birbirine yabancı 6 kişiyi soygun için topluyor. Eğer soygun sırasında bir sorun olursa kimsenin birbirini ifşa etmemesi için de hepsine birer takma ad veriyor, takma adlar ise renklerden oluşuyor. Soygun sahnesini göremiyoruz ama taslak olarak nasıl işleyeceği anlatılıyor. Göstermemelerinin sebebi Tarantino’ya sorulduğunda; detay vermeme, bazı şeyleri gizli bırakma fikrinin hoşuna gitmesinin yanı sıra bütçeyle alakalı sorunlardan kaynaklandığını söylemiş.

Filmin konusunun detaylarına gelirsek; tahmin edilebileceği gibi soygunda hesaba katılmayan sorunlar ortaya çıkıyor ve karakterlerimiz olay yerinden kaçıyor. Sığınmak için buldukları yer ise bir depo. Depoya vardıkları andan itibaren birbirlerini suçlamaya başlıyorlar ve aralarında birisinin köstebek olduğunu düşünüyorlar.  İşte tam da burada Tarantino’nun müthiş zekasının ürünlerini görmeye başlıyorsunuz. Asıl konu soygun olmaktan çıkıp karakterlerin zaman içerisinde fikir ve tavırlarındaki değişikliklere, grup içindeki güven problemine dönüyor. Filmin çok büyük bir bölümünün bu depoda geçtiğini, konuya ve işleyişe kendinizi kaptırıp filmin sonlarına doğru fark edebilirsiniz. Tabii ki yine Tarantino deyince aklınıza ilk gelen “aşırı şiddet gösterisi” ilk defa bize sunulmuş oluyor.

Bunların yanı sıra tabii ki müthiş oyunculukların da olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kadrosunda ayrıca Tim Roth, Michael Madsen, Steve Buscemi, Harvey Keitel ve yazar Edward Bunker gibi çok büyük isimleri barındıran filmi, yalnızca bir izleyici olsam da öve öve bitiremem. Filmin başarılı olmasının ikinci sebebi performanslar diyebilirim. Tasarlanan çoğu şeyin gerçeğe uygunluğu için yapılan çalışmalar, oyunculuklardaki gerçekçilik sizi daha da etkiliyor.

Filmin ilgi çekici detaylarından birisi de az önce yukarıda bahsettiğim gerçeğe uygunluk ile ilgili. Filmin en başında vurulan Mr. Orange (Tim Roth) depoya getirildiği andan itibaren bir yerde yatıyor ve zaman içerisinde kanamasındaki artışı gözlemleyebiliyoruz. Tarantino, kan kaybı seviyesinin gerçeğe uygun olması için sette bir sağlık görevlisi ile çalışmış. Kanın zaman içinde kurumasından dolayı set ekibi, Tim Roth’u yerden kazımak zorunda kalmışlar.

FERRIS BUELLER’S A DAY OFF (1986)

John Hughes’in yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı, Başrolünde Matthew Broderick’İn olduğu 80’li yılların gençlik filmi. Aslında bakarsanız konusu zamanın gençlik filmlerinden çok da farklı değil.

imdb.com’dan alınmıştır.

Ferris Bueller, haylaz bir lise öğrencisi. Bir gün hasta olduğunu iddia eder ve okula gitmemek için ailesine yalan söyler. Ailesini inandıran Ferris, bir süre sonra evde sıkılır. En yakın arkadaşı ve kız arkadaşının da aklını çelip, babasının gözü gibi baktığı spor arabasını kaçırıp şehri turlamaya karar verir.  Ama tabii ki hiçbir şey düşünüldüğü gibi tozpembe geçmez. Hiç tahmin etmedikleri ama yine de eğlenmek için bir yolunu buldukları olaylar başlarına geliyor. Bu tarz gençlik filmlerinin ve dizilerinin olmazsa olmazı “kıskanç kız kardeş figürü” de filmde unutulmamış tabii. Şu an klişe sayılabilecek bu karakter bile filmin eğlenceli olmasını sağlayan faktörlerden birisi.

“Hayat oldukça hızlı ilerliyor. Eğer arada durup etrafınıza bakmazsanız, kaçırabilirsiniz.”

Basit konuya sahip ama eğlenceli sahnelerle dolu film, şu günlerde belki de boş kafayla bilgisayarınızın başına oturup güzel vakit geçirebileceğiniz sayılı gençlik filmlerinden bir tanesi. Filmin konusu için çoğu lise öğrencisinin yapmak isteyip de yapamadığı şeyin bir yansıması diyebiliriz. Filmin zamanında bu kadar popüler olmasının sebebi de bu olabilir.

Filmin hatırlanacak ve gülünecek birçok sahnesi var. Geçit töreni ve garajda geçen sahne ise bu sahnelerden sadece iki tanesi. Kendinizi eve kapattığınız şu günlerde, sabah uyandığınız zaman “Bugün eğlenmek için neler yapabilirim?” diye düşünüyorsanız bu filme bir şans vermenizi tavsiye ediyorum.

VERTIGO (1958)

Gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biri olarak kabul edilen Alfred Hitchcock’un klasikleşmiş gerilim filmlerinden. Başrollerinde ise sinemanın klasik yıldız isimlerinden Kim Novak ve James Stewart var.

imdb.com’dan alınmıştır.

“Hitchcock” deyince filmin temasının gerilim olduğunu tahmin etmek çok da zor olmuyor. San Francisco’da görev yapan Dedektif John “Scottie” Ferguson, bir suçluyu kovalarken ayağı kayar ve çatıya tutunarak yardım ister. Kendisine yardım etmek için yaklaşan ortağı, dengesini sağlayamaz ve aşağı düşer. Yaşadığı bu travmadan sonra yükseklik korkusu başlayan Ferguson, polisliği bırakır. Fakat bir süre sonra eski okul arkadaşı olan Gavin Elster kendisinden eşini takip etmesini ister. Aralarında geçen diyalogda Elster, eşinin son zamanlarda çok garip davrandığını, bazen konuşurken duraksayıp etrafa boş gözlerle baktığını, farkında olmadan daha önce bilmediği yerlere gittiğini ve gittiği yerleri hatırlamadığını anlatır. Eşinin bedeninin bir ruh tarafından ele geçirilmiş olabileceğini düşündüğünü söyler. Anlatılan bu şeyleri çok saçma bulmasına rağmen arkadaşını kıramaz ve yardımcı olmak için dedektifliğe geri döner. Ferguson, Gavin’in eşi Madeleine’i takip etmeye başlamasından itibaren çok garip şeyler öğrenir ve gözlemler.

(Scottie Ferguson’un kâbus sahnesi)

Filmin ilerleyen bölümlerinde, hikâye tahmin etmekte zorlanacağınız bir hal alıyor. Yaşanan garip durumlar, izleyiciye fark ettirilmeyen ufak detaylar, hikâyenin sizi ters köşe yapması heyecanı daha da arttırıyor.

62 sene önce çekilen bu film, sinema tekniklerinin zaman içerisinde ne kadar değiştiğini rahatlıkla gösteriyor. Sinemanın kült filmlerinden olan bu filmi seçmemin en önemli sebeplerinden birisi de bu. 58 yılının Kaliforniya’sının kendine hayran bırakan atmosferi, mekânlar ve kostümler, filmin diğer güzellikleri dışında en önemli hazinesi olabilir. İzlerken kendi kendinize “Keşke şu dönemde yaşıyor olsaydım.” diyebilirsiniz.

Filmde gözünüze çarpacak bir diğer büyük şey ise kuşkusuz oyunculuklar. Zamanın çok büyük film yıldızlarının ne kadar farklı oyunculuk anlayışına sahip olduğunu anlıyorsunuz. İzlerken bazı yerlerde bu durum sizi çok az da olsa rahatsız edebilir. Ama o dönemde bu tarz oyunculuğun yaygın olduğunu göz önüne alırsak, son derece kaliteli olduğunu söyleyebilirim.

+Ne düşünüyorsun?

– Ağaçlar yaşamaya devam ederken doğan ve ölen bütün insanları.

+ Gerçek adları Sequoia Sempervirens “Daima yeşil, daima canlı.”

– Onları sevmedim.

+ Neden?

– Öleceğimi hatırlatıyor.

TAXI DRIVER (1976)

Yönetmenliğini Martin Scorsese’nin yaptığı, Kadrosunda Robert De Niro, Cybill Shepherd, Jodie Foster ve Harvey Keitel’in yer aldığı, başyapıt sayılabilecek film. Filmlerle arası iyi olan insanların en az 1 kere izlediği varsayılan, izlemeyenlerin de adını elbet bir yerlerden duyduğu filmdir.

imdb.com’dan alınmıştır.

Vietnam gazisi Travis Bickle, New York’ta yaşamaktadır. Uyku problemleri olan Travis, geceleri uyuyamadığı için sabaha kadar sokak sokak dolaşır ama eve geldiğinde bile gözüne uyku girmez. “Madem geceleri uyuyamıyorum, ben de vaktimi para kazanarak doldurayım.” Bahanesiyle taksici olmak için iş başvurusunda bulunur. İşe kabul edildikten sonra New York’ta girmediği delik bulamaz ve kuşkusuz her tipten insana şoförlük yapar. Yaşadığı yerden ve bu yerin düzeninden son derece nefret eder. İnsanların, ona göre, pisliklerinden, hiçbir şeyin doğru olmadığından ve kimsenin gidişatın farkında olmadığından yakınır. Garip zevkleri dışında hayatında hiçbir heyecan bulamaz. Yalnız olduğunu sıklıkla belirtir. Bir gün taksisiyle bir seçim kampanyası ofisinin önünden geçerken, güzelliğinden etkilendiği bir kadın görür. Aradan bir süre geçtikten sonra cesaretini toplar ve kadını yemeğe davet eder. Bu noktadan sonra psikolojisinin de etkisiyle hayatında çok fazla değişiklik olacaktır. Yaşadığı sorunların büyük bir trajediye yol açması an meselesidir.

Filmin büyük bir bölümü karakterimizin iç dünyasını anlamakla geçiyor. Savaş döneminde yaşadığı şeyler yüzünden hayatındaki bazı şeylere bakış açısının değişmesi, bazı şeylere artık tahammülünün kalmaması, yaşadığı toplumun arasında boğulması gibi durumları anlayabiliyorsunuz. Filmi bu kadar özel kılan şey belki de karakterin psikolojisidir. Film bu yaşanan psikolojik sorunları o kadar güzel ele almış ki, aynı durumdan muzdarip insanlar filmde kendilerini görebilirler. Alt metinde yatan bir sürü anlam bulunuyor ve yalnızlık ise bunlardan sadece bir tanesi.

Filmle alakalı ilginç bilgilere gelecek olursak; film Vietnam Savaşı’nın bittiği 1975 yılından bir yıl sonra, yani 1976 yılının şubat ayında gösterime giriyor. Filmin çekimleri 45 günde tamamlanmış. Filmin başarısının bu kadar büyük olmasının bir sebebi de henüz taze olan acılar. Savaşı gerçekten yaşamış ama etkilerini hâlâ hisseden insanlar, kendi psikolojilerini henüz üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken beyaz perdede gördükleri zaman heyecanlandılar. Gerçek ve yaşanmış duyguların bir karakterde toplanması da büyük bir kitlenin dikkatini çekti.

İkinci ilginç şey ise çoğumuzun bildiği o meşhur “ayna sahnesi” ile ilgili. De Niro, aynanın karşısında hepimizin ara ara yaptığı gibi farklı tavırlar sergileyip kendini izliyor. Sahnenin sonlarına yakın o meşhur cümleyi duyuyoruz: “Bana mı diyorsun?”. Bu sahnenin bu kadar meşhur ve ilginç olmasının nedeni de senaryoda yer almaması. Senaryoya göre De Niro, sahnenin başında söylediği şeyleri söyleyecek, birkaç saniye aynada kendisine bakacak ve sahne bitecekti. Fakat sahnenin böyle bitmesini istemeyen De Niro, bir anda doğaçlama yapmaya başlamış. Bu cümlelerin temelinde ise rock efsanesi Bruce Springsteen var. De Niro bir gün Springsteen’in konserinde iken “Bruce” diye tezahürat yapan kalabalığa “Bana mı diyorsunuz?” diye sesleniyor. Nereden aklına geldiği bilinmez, sahnenin bitmesi gereken yerde bu sözü kullanarak doğaçlamaya yapmaya başlar, Scorsese ise sahneyi bitirmez. Hatta cümleyi birkaç kere tekrarlayan De Niro, sonrasında tekrardan role girer ve sahne biter. Sahne çok beğenilir ve filme eklenir.

(Yukarıda bahsettiğim sahne)

Son ilginç bilgi ise Scorsese ile ilgili. Filmde dönüm noktası sayılabilecek ufak bir sahnede Travis ve yolcu arasında bir konuşma geçer. Yolcuyu oynayan kişi ise yönetmen Martin Scorsese’dir. Filmi bu yıllarda izleyen ve Scorsese’nin gençlik halini bilmeyen bir insanın gördüğünde tanıması çok da olası değil. Sahnede Scorsese’nin yönetmenliğinin yanı sıra oyunculuğunun da ne kadar iyi olduğunu görüyoruz.

Filmde gördüğünüz New York atmosferi, Amerika’nın diğer bölgelerinde çekilen filmler gibi büyüleyici değil aksine filmin yapısıyla orantılı olarak kapalı ve koyu bir atmosfer taşıyor. Etrafta gördüğünüz çöpler (bununla ilgili de ayrı bir ilginç bilgi var), Şehrin kalabalığı ve renkleri, karakterimizle bağdaşlaştırabileceğimiz düzeyde.  Bu detayları fark edince izlediğiniz sahnelerin gerçek olup olmadığını düşünüyorsunuz.

Senaryonun sahibi Paul Schrader, senaryoyu yazarken tam da Travis Bicker’ın sahip olduğu hayata sahipti. İşinden kovulmuş, etrafında hiçbir arkadaşı kalmamış ve sevgilisiyle ayrılmak üzeredir. Bu süre içerisinde kendisinde bir silah takıntısı başlar ve tıpkı Travis gibi garip zevkleriyle vaktini geçirir. Filmi yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra, aslında yaşadığı bu zorlukların temelindeki psikolojik sorunları kaleme aldığını fark eder. Schrader ile benzer bir aile yapısından gelmiş Scorsese ise senaryoyu gördüğünde kendinden bir şeyler görür içerisinde. Sonrasında da film tarihine bir başyapıt bırakır.

De Niro ve Scorsese’nin filmografisinin belki de en nadide parçası olan film, şüphesiz listenizin en başında yer alabilecek filmlerden bir tanesi.

COOL HAND LUKE (1967)

Stuart Rosenberg’in yönettiği, kadrosunda Paul Newman ve George Kennedy’nin yer aldığı film.

imdb.com’dan alınmıştır.

Savaşa gazisi Luke Jackson, bir gün sarhoşken işlediği önemsiz bir kamu suçundan dolayı 2 yıl hapse mahkûm edilir. Getirildiği hapishanede, kendini patron olarak göstermeye çalışan Dragline ile tanışır. İlk başta iletişim sorunları yaşasa da zamanla insanlara alışır ve artık sıkı bir arkadaşlık ilişkileri vardır. Hapishanede yer alan her mahkûmun tek bir görevi vardır: Hapishaneye giden yolun iyileştirilmesi için çalışmak. Sıcak ve kavurucu güneşin altında saatlerce çalışırlar. Yaşadığı zorluklar sonrasında Luke’nin asi, inatçı, asla plan yapmayan ve iradeli yapısı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Orada bulunmamasını düşündüren olaylar da başına gelince Luke için yapılması gereken tek şey hapishaneden çıkmaktır.

Film çoğu özelliğiyle beraber bir klasik gösterilmesine rağmen günümüzde çok da popüler olan bir film değil. Ama filmi izlediğiniz zaman neden bir klasik sayıldığını anlayabiliyorsunuz.

Hikâye yapısı, seyirciyi ekrana kilitleyen ilk etkenlerden bir tanesi. Filmin en başından itibaren senaryonun gidişatını merak ediyorsunuz. İçerisinde aksiyon sahnesi barındırmasa da filmin bir sonraki bölümünde yaşanabilecek şeyler insanı heyecanlandırıyor. Senaryo, ekrana çok profesyonel bir şekilde yansıtılmış. İkinci etken ise çekim teknikleri. Film belki de o zamana kadar kullanılmamış ve “Yeni Hollywood” dalgasının temelini atan tekniklerle çekilmiş. Daha önce kullanılmayan kamera açıları ve teknikler, filmin yakın bir zamanda çekilmiş olabileceğini düşündürüyor.

Filmin asıl başarısı ise yaratılan karakterler. Filmde karakter gelişimini zaman içerisinde gözlemleyebildiğimiz birçok karakter var ve bunlardan en önemlisi ise tabii ki Luke Jackson. Zamanla fikirlerindeki değişikliklerin surat ifadelerine vurması ve konuşma tarzındaki farklılıklar göze çarpıyor.

Filmin Oscar’da birçok adaylığı bulunsa da alabildiği tek ödül En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar’ı. George Kennedy’nin muhteşem performansı belki de ödülü sonuna kadar hakkediyor. Ödül alamamasına rağmen Paul Newman’ın performansının ne kadar iyi olduğundan bahsetmeye gerek olmadığını düşünüyorum.

 

IN THE HEAT OF THE NIGHT (1967)

Roman uyarlaması olan suç, gizem ve drama filmi. John Ball’ın aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan filmin yönetmenliğini Norman Jewison yapıyor. Oscar ödül törenlerinde ödüle boğulan filmin başrollerinde ise Rob Steiger ve Sidney Poitier var.

imdb.com’dan alınmıştır.

Mississippi’nin küçük bir kasabasında bir gece işlenir. Öldürülen kişi ise ünlü bir beyaz iş adamıdır. Polis kasabayı didik didik ararken tren istasyonunda fark edilen, iyi giyimli ve üzerinde yüklü miktarda para bulunan siyahi bir şüpheliyi gözaltına alır. Karakoldaki rahat tavırlarıyla dikkat çeken şüphelinin Philadelphia’da ünlü bir cinayet uzmanı olduğu anlaşılır. Bu olay üzerine karakol şefi Gillespie’nin (Rob Steiger) tavrı hemen değişir ve adının Virgil Tibbs (Sidney Poitier) olduğu öğrenilen cinayet uzmanının şefine telefon edilir. Şefi tarafından cinayeti çözmek için ufak da olsa bir yardım edilmesi istenir. Her ne kadar istemese de kasabada kalan Tibbs, kendisinden sonra tutuklanacak olan şüphelinin masum olduğunu ve olayların aslında kasabadakilerin düşünmedikleri gibi gerçekleştiğini fark eder.

Film, genel itibariyle ten renginden dolayı ön yargıya maruz kalan insanların çektiği sıkıntıları ve bu durumun kırılmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Tibbs’in girdiği her mekânda insanların küçümseyici tavırlarına maruz kalması, şaşkın insanlara kendini açıklamaktan kaçınmasını sık sık görüyoruz. İşinde ne kadar başarılı olsa da insanların şaşkınlığı ve alaycılığı asla azalmıyor.

Filmin senaryosunun ve oyunculukların üst düzey olması dışında en büyük dikkat çeken yanı çekildiği yıl itibariyle yaşanan zorluklar. Film, Hollywood tarihinde siyahi oyuncuların yer aldığı ilk filmlerdendi. Sidney Poitier, çekimler öncesinde hikâyenin geçtiği Mississippi’ye yaptığı ziyaretler sonrası Ku Klux Klan üyeleri tarafından ölüm tehditleri almaya başlayınca çekimleri Illinois’de yapmaya karar vermişler.

Filmde Tibbs’in bir beyaza tokat attığı sahne bulunmaktadır. Bu sahne film çıktıktan sonra çok yankı uyandırmış ve izleyiciler tarafından filmin en dikkat çekici sahnelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Romanda Tibbs’in tokat attığı bir bölüm bulunmuyordu. Senaryoya sonradan eklenen sahnenin bu kadar meşhur olmasının sebebi ise daha önce Amerikan yapımı bir filmde böyle bir sahnenin görülmemesiydi.

 

 

En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Rob Steiger’a filmde dikkat edecek olursanız sürekli sakız çiğnediğini görürsünüz. Senarist ve yönetmenin isteğiyle her sahnede ağzında sakız bulunan Steiger, film boyunca 263 paket sakız çiğnemiş.

Filmin çok güzel işlenen senaryosu biraz ağır da ilerlese kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Suç temasının yanında aynı zamanda ten renginden dolayı yargılanan bir insanın çektiği zorlukları iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Toplumsal bir konunun bir başka konu ile bağlantılı olarak işlenip de her ikisinin de bu kadar güzel ele alındığı bir film bulmak kolay değil maalesef.

 

TRAINSPOTTING (1996)

Listemizdeki roman uyarlaması olan üçüncü film. Yakın zamanda devamı da çekilen, İskoç yazar Irvine Welsh’in romanından uyarlanan Danny Boyle’nin yönetmenliğini yaptığı filmin başrolünde, Star Wars serisinden tanıdığımız Ewan McGregor var.

imdb.com’dan alınmıştır.

Film konusu ve içerdiği mesajlar dolayısıyla bu listedeki diğer filmlerden çok farklı. Begbie, Renton, Sick Boy ve Spud isimli arkadaşların yaşadığı zorluklar ve uyuşturucu bağımlılıkları anlatılıyor. Anlatıcımız olan Mark Renton ise başkarakter. Renton ve arkadaşları, modern hayatın standartlarını reddedip kendi standartlarını oluşturdukları hayatı yaşamayı seçen bir grup genç. Sürekli uyuşturucu kullanıp, kendini kaybeden Renton, bir gün kendisine yaptığı “altın vuruş” ile ölümle burun buruna gelir. Sonrasında uyuşturucuyu bırakmaya ve hayatını değiştirmeye karar verir. Bu kararından sonra bir seçenek yapması gereken çok sayıda durum yaşar. Artık eskiden olduğu insan olmak istemeyen Ranton, bunun hiç de düşündüğü kadar kolay olmayacağını fark eder.

Filmin konusu ve karakterler, İskoç toplumuna yapılan bir eleştiri olarak görülüyor. İskoç politikacıların tavırlarının, gençlerin iş hayatı ile ilgili yaşadıkları zorlukların filmin temelinde yer aldığı söylenir ki izlediğiniz zaman siz de fark edeceksiniz.

Filmin uyuşturucuya özendirdiği ile ilgili birkaç görüş bulunmakta fakat izledikten sonra aslında tam tersi olduğu anlaşılıyor. Onların aslında bırakmak istedikleri şeyin kendilerine verdiği zararın farkında olmaları, başarısız denemelerde bulunmaları, istemeseler de hayatın baskıları altında ezilen bu insanların tek kurtuluş yolu olarak dayanamayıp geri dönmeleri ve sonrasında tekrardan başa dönen bu kısır döngünün temelindeki uyuşturucu çok farklı bir boyutta ele alınmış. Filmin ilerleyen dakikalarında alt metin daha da belirgin hale geliyor.

Filmin birçok rahatsız edici sahnesi bulunuyor. Requiem For A Dream filmini izlediyseniz sizi çok fazla etkilemeyecektir. Renton’un ağır uyuşturucu etkisindeki sahne, bazılarınızı izlerken rahatsız edebilir ama kesinlikle filmden uzaklaştırmıyor aksine sizi filme daha fazla bağlıyor, sonrasında yaşanacak şeylerin merakını daha da arttırıyor. Filmi izlerken Renton’un pes edip etmeyeceği ise sürekli aklınızı kurcalıyor.

 

PAPILLON (1973)

Franklin Schaffner’in yönettiği, Henri Charriere’nin kendi hayatını anlattığı romanı temel alan film. Başrollerinde ise Hollywood’un usta isimlerinden Steve McQueen ve Dustin Hoffman var.

imdb.com’dan alınmıştır.

Henri “Papillon” Charriere (Steve McQueen), işlemediği bir cinayet suçundan dolayı hapse mahkûm edilmiştir. Fransız Guyanası’ndaki bir hapishaneye tahliye edilmek için bindirildiği gemide dolandırıcı Louis Dega’yla (Dustin Hoffman) tanışır. Dega zengindir ve Papillon adadan kaçmak için paraya ihtiyacı olduğunu bilir. Adaya varana kadar kendisinin onu koruyabileceğini söyleyen Papillon, bunu tabii ki bir ücret karşılığı yapacaktır. Sözünü yerine getirmiş olan Papillon ile Dega arasında bir süre sonra bir dostluk bağı kurulur. Geldikleri ada ise hiçbir şekilde kaçışı yokmuş gibi görünen, çok sıkı korunan bir hapishanedir. Fakat Papillon işlemediği bir suç için senelerce mahkûm edilmeye hiç de razı değildir. Filmin ilerleyen bölümlerinde Dega ve Papillon’un arkadaşlık bağları daha da güçlenecek ve adadan kaçma planları yapacaklar. Fakat ilk olarak daha önce çekilmiş kaçış temalı filmlere hiç benzemediğini söylemeliyim. Üstelik filmin yaşanmış bir hikâye olması olayları daha da ilginç kılıyor. Hiç aklınıza gelmeyen şeyler yaşanacak, izlerken “Hadi canım, bunu da yaşamamıştır artık!” diyeceksiniz.

Konusunu anlattığıma göre nihayet oyunculuklardan bahsedebilirim. Oyunculuklar için söyleyebileceğim tek kelime “inanılmaz” olurdu. Dustin Hoffman’ın kelimenin tam anlamıyla devleşip, Dega’nın kendisinin filmde oynuyor gibi hissettirmesi ve Steve McQueen’in sanki karakterinin başından geçen fiziksel ve zihinsel zorlukları gerçekten yaşıyor gibi davranması gerçekten muazzam. İzlerken sanki bu olaylar gözümün önünde yaşanıyor da ben de tanık oluyormuşum gibi hissettim. Filmin kendisini benzer konulu filmlerden ayıran en büyük yönleri yaşanmış olması ve performanslar.

Diğer faktörleri övüp çekim tekniklerine değinmemek olmaz elbette. Filmin teknikleri, oyuncuların performanslarını en iyi şekilde yansıtabilecek düzeyde. Teknikler son derece taze ve güçlü hissettiriyor. Olayların bu kadar etkileyici yansıtılmasının bir diğer sebebi de atmosfer diyebilirim.

 

 

“Seninkisi, insanoğlunun işleyebileceği en korkunç suç. Seni hayatını boşa harcamakla itham ediyorum!”