Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Feminist Tarih / 20. Yüzyılda Cinsellik Algısının Değişimi, Dönüşümü: Cinsel Kimliklerin, Yönelimlerin, Pratiklerin Tarihsel Perspektiften İncelenmesi

20. Yüzyılda Cinsellik Algısının Değişimi, Dönüşümü: Cinsel Kimliklerin, Yönelimlerin, Pratiklerin Tarihsel Perspektiften İncelenmesi

 Öz

Cinselliğe dair her türlü konunun konuşulması yasak kılınmışken bir de bunu genel kabul görmüş cinsellik anlayışını yıkmak, esnetmek üzerinden yapmayı amaçlamak sınırları zorlamanın en uç versiyonlarından biridir. Bu zamana kadar yazılmış eserlerin, özellikle ‘arkeolojik kazı’ mantalitesi ile yapılmış çalışmaların varlığı uç, zor, ulaşılması için hayli yol katedilmesi gereken bir konu olsa da değişimin imkansız olmadığını göstermektedir.

Bu çalışma tam da bu zorluklar yüzünden ve tam da bu zorluklara rağmen başka bir cinsellik algısının mümkün olduğuna işaret ederken bunu tarihsel sürecin içinden örneklerle izah etmeyi amaçlamaktadır. Üç bölümden oluşan yazıya cinselliğin, cinsele dair her şeyin yaşamdaki önemine -tarihsel öznelerden, olaylardan hareketle- vurgu yapılarak bir giriş yapılacaktır.  İlk bölümde cinselliğin tanımı yapılmakta olup, geçmişten günümüze değişen cinsel pratiklerin, cinselliği mümkün kılan faktörlerin zamanla uğradığı dönüşümün tarihsel bir analizi özellikle cinsellik çağı olarak adlandırılan 20. yüzyıl baz alınarak yapılacaktır. İkinci bölümde Foucaultcu perspektiften, kırılmaların yaşandığı tarihler göz önünde bulundurularak aile, kadın, erkek, toplumsal cinsiyet rolleri, aile kurumu, evlilik, gibi başlıklar yapısökümüne uğratılarak açıklanmaya çalışılacaktır. Üçüncü bölümde heteroseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik ve bunların geçmişten bugüne buldukları karşılık teşrih edilirken cinsel yönelimler başlık başlık açıklanacak ve eşcinsel hareketlerden, eylemlerden LGBTİ oluşumundan örnekler sunulacaktır. Sonuç bölümünde dinin, geleneksel yapının, devlet dayatmalarının, hakim anlayışın, muktedirin, tahakküm biçimlerinin etkisinde gerçekleşmiş toplumsal kabullerin, onay görmüş cinsel pratiklerin, “makul” cinsel yönelimlerin ne denli doğal olmayan, inşa edilmiş, üretilmiş olduğu sonucuna varılarak çalışma bu alanda yapılmış araştırmalardan örneklerle nihayetlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Cinsellik, Cinsel Yönelim, Heteroseksüel, Homoseksüel, Biseksüel.

 

Giriş

Cinsellik, hayatın her safhasında olan ve aslında sanıldığının aksine çok daha geniş tanımları mevcut bir pratiktir. Bu pratiğin aynı zamanda teorik yansımaları da bulunmakta olup yazının ilerleyen kısımlarında bahsedilecek olan cinsel yönelimleri, kimlikleri, akışkanlıkları tanımlamalarına göre de farklı anlayışları içinde barındırmaktadır. Tarihin her aşamasında bu alanda belirli sınırlamalar olmuş, her geleneksel otorite, dini kalıp cinselliğin zapturapt altına alınması yönünde düşünsel temeller ortaya atmıştır. Tarihi çağlara ayırmak ve ona göre bir tarih anlayışı geliştirmek çok tartışılan bir husustur fakat anlaşılması açısından belirtmek gerekirse, çağlar boyunca her aşamada cinselliğin tanımı değişmekte otoritelerin algılayışına göre biçim kazanmaktadır. Tam da bu noktada Foucault’ya değinmek gerekmektedir. Otorite sanıldığının aksine tek bir kişilikte veya yapıda vücut bulmayıp yaşadığımız her anı, her alanı sarıp sarmalamaktadır. Foucault’nun deyimiyle “İktidar her yerde ve her şeydedir…” İktidarın bilgisi cinsele dair algıları da dönüştürmekte, pekiştirmekte ve bunu zora dayanarak değil, ‘normal’miş gibi lanse edip şekillendirmektedir. Bu anlamda az önce ifade edildiği gibi çok geniş bir alana yayılmış cinsellik tanımı mevcuttur. Bir kadın ile bir erkek arasında gerçekleşen, vajina ile penisin birleşmesi şeklinde bir cinsellik tanımı çok dar bir çerçevede kalmaktadır. Kadın-kadın, kadın-erkek, erkek-erkek arasında gerçekleşeceği gibi, bir dokunuş, bakış, ses de cinsellik kapsamına girmektedir. Burada mesele cinselliğin ‘normal’ kalıpları algısını yıkmak olduğu için toplumsal kabullerin dar bir kalıba sığdırmaya çalıştığı cinsellik anlayışına reddiyeler sunmak bu metnin temel gayesidir.

Başka türlü cinselliğin mümkün olduğunu tarihsel olarak gösteren örneklerden en ilgi çekicileri 68’de yaşanmıştır. Savaş karşıtlığıyla sevişme edimi özdeşleştirilerek “Yatakta barış, dünyada barış!” sloganları atılmıştır. John Lenon, Yoko Ono gibi tarihsel figürler bir hafta boyunca yataktan çıkmayarak Vietnam Savaşı’na karşı duruş sergilemişlerdir. Özellikle bu dönemde artan teoriler, teorilerin pratiğe yansıması cinselliğin başka tanımlarının da mevcut olduğunu göstermiştir. Birçok insan, düşünür, sanatçı daha çok sevişmenin, özgür cinselliğin dünyayı daha yaşanılabilir kılacağına inanmaktadır. Fakat bunun eleştirisi de daha sonra cinselliğin ticarileştirilmesine karşı yapılacaktır. Nihayetinde bu da kapitalizmle bütünleşik bir devrim algısının ne kadar mümkün olduğunu bizlere göstermektedir.

“Cinsellik insanlara birbirinden pek farklı şeyler ifade etmekteydi. Hatta bazıları için, şiddet ve hainlik yuvasıydı. Öte yandan cinsellik, karşılıklı istendiğinde sıra dışı şekillerde de deneyimlenebilmekteydi: Patlayıcı ve dönüştürücü bir kendinden geçme hali, haz ve heyecan; berrak bir güven duygusu, tatmin, statü teyidi, kurallara uymanın getirdiği zevkler; acı dolu hasret, kırılganlık, iç çatışma, güvensizlik, kıskançlık veya alışkanlık, görev, sıkıcılık ve hatta iğrenme. Cinsellik politik ve sosyal açıdan manipülasyona özellikle açık olduğu karmaşık bir alandır.”[1]

Dagmar Herzog’un belirttiği gibi cinsellik bambaşka ifadeleri olan bir pratiktir. Fakat tüm farklı tanımlamalara, hissedişlere, yönelimlere, kimliklere rağmen Luigi de Marchi’nin de belirttiği gibi hem kişisel mutluluk için hem de daha gelişmiş bir toplumun temellerini atmak için cinselliğin önemini yadsımamak gerekmektedir.

1. Cinsellik Nedir?

“İyi cinsellik belki yarın, belki yarından da yakındır. Gülünç olma korkusu ya da tarihin burukluğu nedeniyle, pek çoğumuzun bağdaştırmaya çekindiği şeyleri, üstü kapalı da olsa, hala bir arada düşünebilmemiz, bu baskının var olduğunu öne sürmemiz sayesindedir. Bunlarsa, devrim ve mutluluk; ya da devrim ve başka, daha yeni, daha güzel bir beden ya da devrim ve hazdır. İktidarlara karşı çıkmak, hakikati söylemek ve doyum vaat etmek; esini, özgürleştirmeyi ve çoğaltılmış şehvetleri birbirlerine bağlamak; bilmenin coşkusunun, yasayı değiştirme istencinin ve umut edilen bir cennetin buluştuğu bir söylemi benimsemek…”[2]

Cinsellik tek bir kalıba sokulmaya çalışılan bir edim olarak çoğu geleneksel ve dini otoriteler tarafından kabul edilse de soyut, kültürel ve kişisel kabullere göre değişkenlik gösteren son derece karmaşık ve çeşitlidir.[3] Tam da bu sebepten kabul görmüş cinsellik, normal cinsellik, saygıdeğer cinsel edim gibi tanımlamalar geçerliliğini kaybetmekte ve yoz kalmaktadır.

Liguori’den aktarmış olduğu aşağıda yer alan söz, İslam’da da: “Zinaya yaklaşmayınız.” ayetiyle vücut bulmuştur. Aslında burada kastedilen cinselliğin birleşmeden ibaret olmadığı, denetlenmesi, engellenmesi gerekenin her türlü cinsellik için atılan adımın olduğudur. Bir bakış, kahkaha, dokunuş hepsi hakim görüş tarafından ya reddedilmektedir ya da meşru ilişki çerçevesinde yapılması uygun görülmektedir. Meşru ilişki çerçevesini de kadın-erkek arasında gerçekleşen nikah akdi mümkün kılmaktadır.

“Yalnızca tamamlanmış edimleri değil ,tüm şehvetli dokunmaları, saf olmayan bakışları, müstehcen anlatımları… tüm kabullenilen düşünceleri.”[4]

Cinsellik çağı olarak adlandırılan 20. yüzyılda doğum kontrol yöntemlerine ulaşılabilirliğin artması, eşcinsel haklarıyla ilgili kaydedilen ilerlemeler,  cinselliğin tek tezahürünün evlilik olduğu algısının yavaş yavaş dönüşümü, “cinsel hazzın kutsanması” gibi yaşanan gelişmeler cinsel alışkanlıkların ve tutumların değişme kaydettiğinin göstergesidir. Yazının bu bölümünde esasen cinseli, cinsele dair olan her şeyi açıklama gayesi güderken aynı zamanda yirminci yüzyılda yaşanan bu olayların da aktarılması gerekmektedir. 20. yüzyılın Freudyen, Marksist düşünürü Wilhelm Reich’ın aşağıda yer alan ifadeleri cinseli tanımlama araçlarının başkalaşması gerektiğine işaret ederken o zamana kadar kabul görmüş algının, modern kavram ve kurumların da bir eleştirisini sunmaktadır:

“Devrimci cinsellik yasalarını kalıcı olarak garantilemek için halkın cinsel sağlığıyla ilgilenmeyi ürologlarla yaşlı sağlık profesörlerinin elinden almak elzemdir. Her işçi, her kadın, her köylü, her genç bilmelidir ki, tutucu toplumda bu alanda hiçbir otorite yoktur; zevklerden el çekme “insanların ahlaki davranışı” konusunda kaygılanma kendilerini cinsel sağlıkçı ve seksolog olarak görenlerin iliklerine işlenmiştir…”[5]

Reich, kürtajın yasaklanmasına, eşcinsel birlikteliklerin cezalandırılmasına, özgür cinsel birlikteliklerin reddedilmesine yönelik nasıl bir çözüm üretebiliriz sorusuna 7 maddelik bir liste ile cevap vermiştir:

“ 1- Bütün bahanelerin ve dürüst olmayan açıklamaların ortadan kalkması; yani ırkı koruma endişesi; maddi sıkıntının kürtajın tek nedeni olduğu görüşü. Nüfus politikasını genel cinsellik politikasından ayırmaya son verilmesi.

2- Cinsel işlevin üremeden bağımsız olarak tanınması.

3-Üreme isteğinin cinselliğin kısmi bir işlevi olarak, çocuk sahibi olma isteğinin yaşama sevincinin bir ifadesi olarak tanınması. Maddi ve cinsel yaşamın tatmin edici olması halinde çocuk sahibi olma zevkinin doğal olduğu, yani çocuğun yaşam sevincinin sonucu olduğu olgusunun tanınması.

4-Gebelikten korunmanın pratikte sadece kürtajların ortadan kalkmasına değil, en başta cinsel hazzın ve sağlığın garantilenmesine hizmet ettiği görüşünün alenen savunulması.

5- Cinselliği olumlamaktan ve cinsel yaşamın özyönetiminden çekinmeme yürekliğini göstermek.

6- Bütün azizlerin, ahlakçıların ve başka kisvelere bürünmüş cinsel nevrotiklerin pratikte etkisiz kalmalarını sağlamak.

7- Gerici doğum uzmanlarının mesleki faaliyetlerinin ve ideolojilerinin cinsel politikayla ilgili kadın ve gençlik örgütleri tarafından en katı şekilde denetlenmesi. Kitlelerin modern bilime duyduğu aptalca saygıyla mücadele; bilim bu adı ender olarak hak ediyor.”[6]

20. yüzyılda birçok açıdan politikleşen cinsellik 1900-1914 yılları arasında daha konuşulabilir bir mesele haline gelmiştir. Bunun sebebini birkaç esasta sıralamak mümkündür: Kadın hareketi, fahişelik konusu, öjeni, zührevi hastalıklar, cinsel sapkınlık, mastürbasyon, cinsel yönelim, doğum kontrolüne artan ilgi ve aralarında yüksek rütbeli askerlerin, aristokrat elitlerin de bulunduğu ünlü kişilerin eşcinsel ilişkilerine karşı oluşan ‘röntgenci ilgi’…[7] Yirminci yüzyıl cinsel sapkınlığı tartışan birçok hekimi üretirken aynı zamanda Sigmund Freud gibi bir düşünürü de üretmiştir. 1886’dan 1939’a ölene dek üreten bir yazar olan Freud’un isim yapmasında etkili olan bazı kitapları şu şekildedir: Rüyaların Yorumu, Histeri Üzerine Çalışmalar, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, Bir Yanılsamanın Geleceği, Uygarlığın Huzursuzluğu… Freud’a göre kişisel tarihin aldığı biçimlerden biri olan cinsellik, geçmişin bilgisini kendisini yeniden gösterdiği yollardan biri olmakla birlikte bireyin yaşamındaki, biyografi ve otobiyografi yazarlarının dehşete düştüğü ve tökezlediği alanlardandır.[8] 20. Yüzyılın başında cinselliğe tutku, haz gibi kavramların dahil olması normallik tanımın alaşağı edilmesinde Freud’un ne derece etkili olduğu aşikardır.

1914-1945 yılları arasında ise yaşanan iki dünya savaşı, Rus Devrimi cinsiyet rollerini, cinsiyetler arası ilişkileri de dönüştürmüştür. Bu dönüşümün cinsel reforma olan etkisi olduğu gibi aynı zamanda savaş aşağıda kalan sadist ve şiddet yanlısı eylemleri de harekete geçirmiştir. Rus Devrimi 1920 yılında eşcinselliği ve kürtajı suç olmaktan çıkarmasıyla cinsellikle ilgili özgürleşimi gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. İki savaş arası dönemde cinselliğe karşı cezalandırmalara karşı bir isyanı barındırdığı gibi, kadın düşmanlığına da bir karşı çıkıştır. “1920’ler ve 1930’ların başı dünyanın birçok yerinde cinsel reform örgütleri altın çağını yaşamaktaydı. Evlilik, üreme, cinsiyet ilişkileri, seks yeniden düşünülmektedir. Feminist cinsel reform yanlısı Swedish Associatşon for Sexuality Education kurucusu Elise Ottesen-Jensen’in: “Doğan her çocuğun kucaklandığı, erkeklerin ve kadınların eşit ve cinselliğin bir samimiyet, keyif ve şefkat ifadesi olduğu günün hayalini kuruyorum.” sözleri o günün şartları ve yeni yeni kırılmaya başlayan anlayışlar göz önünde bulundurulduğunda hayli manidardır.[9]

Avrupa’da faşist hareketlerin yükselmesiyle birlikte erkeklerin cinsel egemenliği yeniden kurma iddiası arasındaki bağlantı ortadadır. Bu dönemde erkekliği diriltme çabaları göze çarpmaktadır. Mussoli’nin kadınların dışarıda çalışmasını üremenin önündeki en büyük engel olarak görmesi, kadınların özgürlük arayışına girmesini büyük tehdit olarak yorumlaması bunun örneklerindendir. Vichy Fransa’sında, Franco İspanya’sında da doğum kontrol ile ilgili ciddi önlemler alınmış, eşcinseller ağır cezalandırmalarla karşı karşıya kalmıştır. Tüm bu pronatalist kampanyalar patriyarkayı diriltmiştir. Herzog’un kitabında belirttiği gibi cinselliğin yeniden düzenlenmesi Nazi projesinin bir unsuru değil tam kalbini oluşturmaktaydı. Bu sebeple de bu dönemde yaşanan olayları, yasaklamaları, cezalandırmaları basit bir politika olarak değerlendirmek imkansızdır.

Soğuk Savaş döneminde ise savaş sonrası cinsellikle ilgili katı uygulamalar devam etmiştir. Sovyetler Birliği’nin 1936’da kürtajı tekrar yasaklaması cinsellik savunucusu Bolşeviklerle fazlasıyla çelişen politikaların yürürlüğe konması gündeme gelmiştir. Doğu Avrupa ve Batı Avrupa ülkelerinde ve dünyanın birçok yerine katı politikalar gerçekleştirilmiştir. Fakat tüm olumsuzluklara rağmen 1946’da Angelo eşcinseller Cultuur en Ontspanningscentrum (COC) adlı örgüt kurmuşlardır. Bu örgüt sayesinde uzmanlar eşcinsel birlikteliği Hollanda’da tartışılabilir daha sempatik konular haline dönüştürmüştür.

Nihayetinde 1965-1980 yılları arasında yaşanan gelişmeler aslı dönüşümü (en azından algısal dönüşümü…) mümkün kılmıştır. “Ne kadar sevişirsem o kadar devrim yaparım.” fikri, cinsel özgürlük, doğum kontrol hapının 1960’ların başında icadı ve hızla yaygınlaşması, kürtajın, eşcinselliğin yasak olmaktan çıkarılması için verilen mücadeleler bu döneme damgasını vurmuştur. Cinsel açıdan tatmin olmuş kişilerin savaş yanlılığından, faşizmden uzak olacağı fikri bu dönem düşünürleri tarafından benimsenmiştir.

Cinsel alışkanlıkların değişiminde, daha özgür yaşanılabilir kılınmasında en önemli sebeplerden biri doğum kontrol hapının 1960’lardaki icadıdır. “Tarihte ilk kez özgürleşmiş kadınlar, cinselliklerini erkeklerin hep yaşadığı şekilde yaşamaya başladılar.” denilmektedir. Birçok ülkede kullanımı yasak olduğu için illegal yollardan temin edilmekte ardından yalnızca evli kadınlara satışı yapılmaktadır. Sonrasında ise feminist mücadele sonucu 1970’lerde birçok ülkede yasallaşmıştır.[10].

 İzlanda’da 1935, İngiltere’de 1967, ABD’de 1973, Finlandiya’da 1970, Danimarka’da 1973, İsveç’te 1974, Norveç’te 1975, Fransa’da 1975, İtalya’da 1978, Hollanda’da 1981, İspanya’da 1985, Yunanistan’da 1986, Kanada’da 1988, Belçika’da 1990, Meksika’da 2007 yıllarında, feministlerin büyük mücadelesi sonucunda kürtaj suç olmaktan çıkarılmış, yasallaşmıştır.

Türkiye’de de kürtaj 27 Mayıs 1983 yılında yasal hale gelmiş fakat uygulamada birçok aksaklık günümüze değin devam etmektedir. Örneğin kürtaj yapılan devlet hastane sayısının az olması, özel hastanelerde aşırı miktar fiyat biçilmesi yasalarla teminat altına alınan hakların, uygulama ile bütünleşmediği sürece ne derece yoz kalacağının göstergesidir.

 İmzalayanların arasında Simone de Beauvoir’in de bulunduğu 343 Manifestosu olarak tanınan bildiri, büyük bir öneme haizdir. 343 kadın ben de kürtaj yaptırdım diye başlayan bir bildiriye imza atmıştır. Fransa’da 1971 yılında Nouve Observateu dergisinde yayımlanan bir kamuoyu açıklamasının altına aralarında Simone de Beauvoir, Catharine Deneuve, Françoise Sagan ve Marguerite Dumas gibi isimlerin bulunduğu 343 kadın imza atmıştır. Kadınlar bedenlerinin erkek denetiminden çıkmasını, cinsellikle doğurganlığın birbirinden ayrılmasını mümkün kılan doğum kontrolünün yaygınlaştırılmasını, kürtajın daha güvenilir koşullar altında yapılmasını talep etmişlerdir. Güvenli bir doğum kontrol sistemi, kürtaj hakkının tanınması, kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması temel taleplerdir. Bu bildiri şöyle başlamaktadır:

Fransa’da her yıl bir milyon kadın kürtaj olmaktadır. Tıbbi kontrol altında yapıldığında çok basit bir operasyon olmasına rağmen gizli saklı çok kötü koşullar altında yapılmaktadır. Kimse bu milyonlarca kadın hakkında konuşmuyor. Ben bunlardan biri olduğumu kabul ediyorum. Kürtaj yaptırdığımı beyan ediyorum, kürtaj olma özgürlüğümüzü talep ediyoruz.” [11]

2. Tanımlar: Aile, Evlilik, Cinsel Kimlikler

Aile, evlilikle kurulan ilişkiler iktisadi, siyasi, içtimai otoritenin devamlılığını sağlarken iktidarın mevcut kanallarına gerçekleştirilecek her türlü sorgulamanın da ötesine geçmektedir. Sorgulamaların önüne geçilmesinin en büyük dayanaklarından biri miras meselesidir. Doğum oranları, evlilik yaşı, bekarlık, gebelik, cinsiyet dağılımı gibi konular politik, ekonomik, toplumsal iktidarın denetimi, iradesi altında devinirken kişiler ve kurumlar da bu sonradan inşa edilmiş yapay kabulleri kendi çıkarlarına olduğu varsayımıyla sorgusuz sualsiz kabul etmektedir.

Aile bu denli övgüye mazhar bir kurum olmaya devam ederken aile dışında gerçekleşecek her türlü ilişkinin de önü kesilmiştir. Evlilik dışı gerçekleşecek bir ilişki piyasa kanallarını, medya araçlarını, hükümet politikalarını etkilemekte ve iktidarın aklına bir çelme takmaktadır. Dinin ve geleneksel kabullerin bu politikalarda ne denli etkili olduğu aşikardır.

Cinsel Çeşitlilik adlı kitabın sunuş bölümünde yer alan, direkt alıntılanması uygun görülen aşağıdaki ifade konunun sistemle ne denli ilişkili, pekiştirici olduğunu göstermesi, aktarması açısından çok mühimdir:

“Kapitalizmin cinsel çeşitliliği dışlamasının, toplumsal, ideolojik ve yasal baskılarla ezmesinin maddi nedenleri var. Kadınların ezilmesi gibi, cinsel baskı da, aile kurumunun kapitalizm için temel öneminden kaynaklanıyor. Bir sonraki işçi kuşağını en ucuz şekilde üretmenin, egemen ideolojiyi her kuşakta yeniden üretmenin, mülkiyet ve miras ilişkilerini sürekli kılmanın temel aracı olan aileyi tehdit eden her şey bizzat kapitalist sistemin kendisi için bir tehdit oluşturuyor.”[12]

19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başı bu anlamda değişimleri beraberinde getirmektedir. Kadının evlilik içinde cinsel anlamda beceri sahibi olması dahi yadsınıyorken birçok çevrede, kültürde ve toplumda artık bu algının yavaş yavaş kırılmaya başladığı gözlemlenmektedir. Evlilik erotikleştirmeye çalıştırılmış, kadının cinsellikteki rolünün utanç ve onursuzluk kaynağı olarak görülmesinin önü kesilmeye çalışılmıştır erken yirminci yüzyılda. Bu da aileye bakışın yavaş yavaş da olsa değişeceği izlenimini yaratmaktadır. Seksin üremeden ayrılması, hazzın kutsanması algısı yerleşmektedir. Erkekleri cinselliği daha kontrollü ve erdemli yaşamaya çağırmaktansa kadınlar için cinselliği zevk unsuru haline getirmenin arkasında yatan feminist hareketi de unutmamak gerekmektedir. Cinselliğin zevk unsuru olması, üremek için değil haz için sevişmek bu yüzyılda eşcinselliği, cinsel yönelimleri yeniden düşünmeyi beraberinde getirmiştir. Tekeşlilik, çokeşlilik mevzusu tartışılmaya başlanmıştır.

1960’larda değişen dinamiklere bakmadan evvel Friedrich Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ adlı eserinde belirttiği birtakım düşüncelere değinmek gerekmektedir.

“Modern karı-koca ailesi, açık ya da gizli, kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur ve modern toplum, salt karı-koca ailelerinden –moleküller gibi- meydana gelen bir kütledir. Günümüzde, erkek çoğunlukla, hiç değilse varlıklı sınıflarda, ailenin dayanağı olmak ve onu beslemek zorundadır; bu durum, ona hiçbir hukuksal ayrıcalıkla desteklenmeyi gereksinmeyen, egemen bir otorite kazandırır. Aile içinde erkek, burjuvadır; kadın proletarya rolünü oynar.”[13]

Engels ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ adlı kitabında aile başlıklı bölümde aile içinde erkeğin burjuva, kadının proleter olduğunu belirtmekte, ardından çözüm olarak da kadının kurtuluşunun koşulunu, kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesi olarak belirtmektedir.[14]

Üç evlilik biçimini özetledikten sonra (‘grup halinde evlilik’ -yabanıllık-, ‘iki başlı evlilik’ -barbarlık-, ‘tek eşlilik’ -uygarlık-) uygar toplumlarda tek eşliliğin kural olarak yalnızca kadın için geçerli olduğunu belirtmekte, kadınların grup halinden evlilikten yoksunlaştırıldığını fakat erkeklerin bu özgürlüğü bir şekilde devam ettirdiklerini vurgulamaktadır. Özellikle kapitalist üretim tarafından değiştirilip geliştirilen fuhuş bu ahlaksızlığın veya toplumun ikiyüzlü ahlakının göstergesidir. Tekeşliliğin de önemli servet birikimlerinin bir elde (O el elbette erkeğin elidir.) toplanmasından ve bu servetlerin o adamın çocuklarına (oğullarına) kalması isteğinden doğduğunu belirtmektedir. Bu sebepleri, tarihsel süreçte tüm detaylarıyla irdelerken, eli kulağında olan toplumsal devrimin vasiyetle bırakabilecek en önemli sürekli servetlerin, üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüştürerek, bütün çoluk-çocuk kaygılarını en aza indireceğini belirtmektedir.[15]

Eli kulağından olan toplumsal, kültürel, cinsel devrim gerçekleşmektedir. 1960’larda boşanmaların artması, cinselliğin ifade edilmesinde ailenin öneminin giderek azalması Engels’in tezlerini doğrular niteliktedir.

Engels’in ve Marx’ın fikirlerinden hareketle tez geliştiren Aleksandra Kollontay’ın Marksizm Ve Cinsel Devrim adlı eserinde, evlilik hakkındaki ifadeleri de konunun çerçevesini, tarihsel altyapısını anlamak bakımından çok önemlidir:

“Kahrolsun, aşıklar arasındaki birliğin resmi düzenlemesi! Kahrolsun törenler ve formaliteler! Serbest onama, işte kadını bunaltan bütün kötülüklerin devası budur! Birlikteliği kutsallaştıran tek bağ aşktır!”[16]

Sonuç olarak boşanmaların artması, cinselliğin tek ifadesinin evlilik olmaktan çıkması, evlilik sonucu doğmamış çocukların hakları için verilen mücadeleler bu döneme damgasını vurmuştur. Simone de Beauvoir İkinci Cins adlı eserinin ikinci cildini oluşturan Evlilik Çağı adlı bölüme yazgı adını vermiştir. Yazgı, toplumun kadına evlenmeden varlığını nasıl sürdüreceği konusunda alternatif üretmemesidir. Yeni koşullar altında artık evlilik yazgı olmaktan çıkmış denilebilmektedir.

Aile ve evlilikle ilgili bu dönüşümün yaşanması da cinsel kimliklerle ilgili sorgulamaları derinleştirmiştir. Tek bir kalıba sokulmaktansa cinsel kimliklerin akışkanlığı, performativite ile açıklanması –elbette Butler’ın katkısıyla- konuşulmaya başlanmıştır.

3. Cinsel Yönelimler, Heteronormativite, Eşcinsel Hareket, Queer Kuram

“Cinsel yönelim, en geniş tanımıyla bir bireyin -eğer duyuyorsa- hangi cinsiyete romantik ve/veya cinsel ilgi duyduğudur. Aynı zamanda cinsel yönelim, hiçbir cinsiyete ilgi duymama durumunu (aseksüellik) da içinde barındırmaktadır. Bu açıdan cinsel yönelim, dört kategoride incelenebilmektedir: aynı cinsiyete ilgi duyma (eşcinsellik – homoseksüellik), farklı cinsiyete ilgi duyma (heteroseksüellik), iki cinsiyete de ilgi duyma (biseksüellik), hiçbir cinsiyete ilgi duymama (aseksüellik). 

Günümüzde bizonlardan penguenlere, kuşlardan insanlara, kertenkelelerden böceklere kadar yüzlerce farklı türde homoseksüel ilişki tanımlanmıştır. Dolayısıyla eşcinsellik, tamamen doğal olarak görülmelidir. Zira bu olgu sadece bir avuç türde değil, tanıma bağlı olarak Dünya üzerinde birçok tür  bulunduğu bilinmektedir. En tutucu tanım dahilinde bile, çok fazla türde eşcinselliğin net bir şekilde tanımlandığı bilinmektedir.”

Belirli tanımları yapmadan evvel şuna değinmekte fayda var, tanımlar belirli çerçeveler dahilinde yapılmaktadır. Örneğin heteronormativite tanımı yapılırken belirli heteronormatif yargılar üzerinden birtakım kanılara varılmaktadır. Heteronormatiflik, bedensel çekimin normal ya da doğal biçimi olarak ibraz edilirken, PIV seksi de denilen ifadesini yalnızca penis ve vajina arasında yaşanan ilişki olarak kurgulayan bir anlayışın ürünüdür. Heteronormatiflik, homofobi ve heteroseksizm ayrımları da yapıldıktan sonra tanımlara geçilecektir. Homofobi, straight bireyler haricinde cinsel deneyim yaşayan her bireyi yok sayma, karalama amacı güden anlayıştır. Heteroseksizm ise straight olmayan bireylerin de olabileceği varsayımını genellikle göz ardı etmektedir. Toplumun geneline yansımış olan farklı cinsellikleri dışlamak da çoğu zaman bu minvaldedir. Cinsiyet, gender, cinsellik, LGBT, interseks, queer, aseksüel,  homofobi, heteronormativite, transeksüel, Kinsey Skalası gibi kavramların tanımları yapılırken de bu algının farkında olmak gerekmektedir.

Cinsiyet: Biyolojik bir şeydir. Kişilerin doğumunda sahip olduğu genital organa göre verilen isimdir. Dişi, erkek, hermafrodit/interseksüel gibi… (Bu tanımın da post-yapısalcı feministler tarafından yanlış bulunduğunu belirtmekte fayda var.)

Toplumsal Cinsiyet: Toplumsal kabuller etkisinde tanımlanmaktadır. Kadın, erkek, trans gibi… Tarihi-toplumsal olarak cinsiyetlere atfedilen rollerle şekillenen algıdır. Kadının rolü, erkeğe biçilen görev, trans kadınlar-erkekler şu mesleği icra etmelidir, şöyle giyinmeli, böyle konuşmalı gibi yapay rollerle beslenen zihniyetin ürünüdür.

Cinsellik: Arzuları, yönelimleri kapsamaktadır. Heteroseksüel, homoseksüel, biseksüel gibi…  Freud’un büyük katkılarıyla salt üremeye dayalı bir pratik olmayım tüm hazları, tutkuları içinde barındırmaktadır.

LGBT: lezbiyen, gey, biseksüel, transgender…

LGBTIQA: Lezbiyen, gey, biseksüel, trangender, interseks, queer, aseksüel…

Homofobi: Baskın cinsel yönelim dışında kalan gruba karşı duyulan nefret, saygısızlık, ayrımcılık…

Heteronormativite: Cinselliğin tanımını heteroseksüel ilişkilerden ibaret sanma yanılgısı.

Kinsey Skalası: İnsan Dişilerinde Cinsel Davranışlar ve İnsan Erkeklerinde Cinsel Davranışlar kitaplarının yazarı Alfred Charles Kinsey 1894-1956 yılları arasında yaşamış biyolog, psikolog, zoolog, entomolog ve elbette seksologdur. Kinsey Raporları olarak literatüre geçen tezleri doğrultusunda erkek dişiyi, dişi erkeği sever şeklinde bir kategorileştirmenin mümkün olmadığını, cinsel çeşitliliğin son derece karmaşık olduğunu belirtmektedir. Hatta öyle ki eşcinsellik ve düzcinsellik (straight) ayrımının da keskin olmasına yoğun eleştiriler getirerek aşağıda yer alan cinsel yönelimleri geniş yelpazede açıklayan Kinsey Skalası olarak bilinen 7 aşamalı raporu ortaya atmıştır. Böylelikle ‘tam’ ‘keskin’ yapılan tanımların çok daha ötesine geçerek, cinsel yönelimi ikili yapı olarak görmenin aksine,  daha sonra Butler’ın dillendireceği akışkanlık kavramının da önünü açmaktadır.

            “Kinsey’in 7 aşamalı skalası:

            0 Tamamen heteroseksüel, hiç eşcinsel değil

            1 Büyük ölçüde heteroseksüel, sadece ara sıra eşcinsel

            2 Büyük ölçüde heteroseksüel, ama ara sıradan fazla eş cinsel

            3 Eşit derecede heteroseksüel ve eşcinsel

            4 Büyük ölçüde eşcinsel ama ara sıradan fazla heteroseksüel

            5 Büyük ölçüde eşcinsel sadece ara sıra heteroseksüel

            6 Tamamen eşcinsel, hiç heteroseksüel değil

            X Toplumsal-cinsel temas ya da tepki yok”[17]

Eşcinsel ve heteroseksüel kavramları 1860’larda Macar yazar Karl Maria Kertbeny tarafından dile kazandırılmıştır. 20. Yüzyılın ortalarına kadar cinsel kimlikten ziyade cinsel çeşitlilik üzerinde yoğunlaşılmıştır. Ameliyatla cinsiyet değiştirme örneğin ilk olarak 1910-20’lerde yapılmış olsa da transseksüellikten bahsetmek için biraz daha beklemek gerekmektedir. Şunu da belirtmekte fayda var, lezbiyen, gey, biseksüel yani LGB bireyler cinsel yönelimleri ile ibraz olurken transeksüel bireylerin tamamiyle kendini ait hissettikleri cinsiyetle ilişkilendirmek mümkündür ve cinsel yönelimden ayrı bir kategoridedir.

Transgender, Transseksüel: Cinsel yönelimle bağlantılı değildir. Kişilerin doğuştan gelen, doğduğu cinsiyet haricinde cinsel kimlik taşıma halidir. Tam da bu noktada ABD’li yazar, denemeci, gazeteci Jamison Green’a sözü vermekte fayda var: “Eskiden bir kadın bedenine kısılmış bir erkek olduğumu söyleyemem. Sadece bir kadın bedeninde yaşayan erkek bir ruh olduğumu, bir kadın bedeninde bir erkek ruhu yaşatmayı, o bedeni ruhumla uyumlu hale getirmeyin ve hayatımın geri kalanını bir erkek olarak geçirmeyi seçtiğimi söyleyebilirim”[18]

Cinsel Politika Kuramı

İlkel insanlar, kadının cinsel organını bir yara biçiminde tanımlar ve zaman zaman, bir kuş ya da yılanın onu yaralayıp bu duruma getirdiği yolunda yorumlarlar. Ve bir kez yaralanmış olduğu için de, sürekli kanamaktadır derler. Çağımız argosunda vajinaya yarık, yırtık gibi adlar verilmiştir. Kadın cinsel organının Freudian anlatımı ise bir hadım olma durumunu yansıtır. Kadın cinsel organının ataerkil toplumlarda uyandırdığı rahatsızlık ve tiksinti, dinsel, kültürel ve edebi etmenlerle kanıtlanır…”[19]

Kate Millet’ın kitabından alıntılanan bu sözün toplum tarafından ne derece içselleştirilerek devam ettirildiği aşikardır. Fakat İkinci Dalga Feminizmin kuramcıları Kate Millett, Simone de Beauvoir, Betty Friedan gibi isimler de heteronormatif anlayışın dışına çıkıp bir perspektif geliştirmeyi başaramamışlardır.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi adlı eserinde, beden ve sağlık kaygısından, kadın ve evlilikle ilişkinin düzenleniş biçiminden, cinsel ölçülülükten bahsederken filozoflardan örnekler vermektedir. Cinsel perhizin tarihsel kökenini, arkeolojisini incelemekte, deşifre etmektedir. Focault, kavramların kökenine inerken, arkeolojik çalışma yaparken iktidarın sızmış olduğu her yeri deşifrasyona uğratmayı amaçlamaktadır.[20] 1960 sonrası homoseksüel ilişkilerin yaygınlaşması da heteronormatif anlayışın değişmesi, ünlülerin, başkanların eşcinsel ilişkilerinin görünürlüğünün artması iktidarın bu anlamdaki otoritesini sarsmaktadır.

Judith Butler’ın Cinsiyet Belası adlı kitabında söylediği gibi, “Lezbiyenin cinsiyeti yoktur! İfadesi 90’lara damgasını vuran 3. dalga feminist hareketin de temellerini oluşturmaktadır”[21] Bundan böyle cinsellik, cinsel kimlik, cinsiyet daha akışkan bir şekilde tanımlanmaktadır.

Butler cinsiyet toplumsal cinsiyet tartışmalarına yeni bir soluk getirmiş, heteroseksüel matris, performativite gibi yeni kavramlarla cinsiyeti, cinsel yönelimleri, cinsel pratikleri bambaşka açıdan yorumlamıştır. Queer teoriye büyük katkılar sunan Butler yapı-söküm, arkeolojik kazı metotlarını kullanarak Foucault’un tezlerinden hareketle feminizme de (3. Dalga Feminizm) yepyeni bir bakış katmış, teoriyi genişletmiştir. Aşağıda yer alan ifade onun teoriyi ne denli genişlettiğinin anlaşılması bakımından direkt alıntılanması uygun görülen kısım cinsiyete, cinselliğe dair yeni ufuklar açmaktadır.

“Wittig dildeki “cinsiyet” ayrımının zorunlu heteroseksüelliğin siyasi ve kültürel işleyişini güvenceye aldığını savunur. Heteroseksüellik ilişkisi alışıldık anlamda ne karşılıklı ne de ikilidir; “cinsiyet” halihazırda hep dişidir ve yalnızca tek bir cinsiyet vardır: dişil olan. Eril olmak “cinsiyetli” olmak değildir, “cinsiyetli” olmak her zaman bir tikelleşme ve görelileşme biçimidir, oysa erkeklerin bu sisteme katılımları evrensel kişi biçimindedir… Cinsiyet bedenin siyasi ve kültürel bir yorumudur, dolayısıyla geleneksel cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımı geçersizdir, toplumsal cinsiyet cinsiyetin ayrılmaz bir parçasıdır ve cinsiyetin aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olmuş olduğu ortaya çıkar.”[22].

Cinsiyet kategorisinin de, feministlerin dillendirdiği kadınlığın da esasen heteroseksüel matris içinde kurulduğunu belirten Butler, Wittig’den alıntıladığı haliyle ‘Lezbiyenin cinsiyeti yoktur !’ derken cinsiyetin de toplumsal cinsiyetli olduğunu kastetmekte ve tüm tanımları baştan aşağı dönüştürmeyi amaçlamaktadır.[23] Zorunlu heteroseksüelliği, cinsiyetin ikili inşası, hiyerarşik ikili kurgulama eleştiriye açarak kimliği yapıbozumuna uğratmayı amaçlamakta, akışkanlık, performativite gibi kavramları literatüre kazandırmaktadır. Foucault’nun ‘Bu cinsiyet mefhumunu kuran … cinselliğin konuşlandırılma tarzıdır’ sözünü ve Wittig’ın, ‘Cinsiyet kategorisi, toplumu heteroseksüel olarak kuran siyasal kategoridir.’ Sözünü kullanan yazar tüm kimlik inşası sürecinde bu matrise sarılı bir şekilde yol izlendiğini belirtmiştir.

LGBTİ Hareketi

Lezbiyen ve gey özgürleşme hareketleri, 1970’lerin sonunda ortaya çıkmıştır. İngiltere’de 1967, Batı Almanya’da 1969, Fransa ve İsveç’te 1970’lerin sonunda eşcinsellik suç olmaktan çıkarılmıştır.

Toplumsal hareketlerin sonrasında gerçekleşen hak kazanımında ne denli etkili olduğu aşikar ve bu bilinçle yazılan bu yazıda tek tek kişilerin, olayların ele alınmasının önemi asla yadsınmamaktadır. Fakat tek tek ele almak mümkün değildir. Birkaç örnek vermek gerekirse, en bilindiklerinden Harvey Milk (ABD’li eşcinsel aktivist ve politikacı), 1977 yılında San Francisco’da belediye meclisine seçilmiş ve bir sene dahi geçmeden bir meclis üyesi tarafından öldürülmüştür. Georgina Bayer (ilk trans belediye başkanı), Glen Murray (Kuzey Amerika’nın ilk eşcinsel belediye başkanı) gibi örnekler çoğalmaktadır. Tek tek bu özneler de her sene Stonewall İsyanı’nın anısına yapılan Onur Yürüyüşleri de hakların ediniminde büyük bir role sahiptir.

LGBTİ hareketi başta eşcinsel hareket olarak çıkmış ardından hareketin de teorinin de genişlediği görülmüştür.

28 Temmuz 1969’da New York’ta Greenwich Village’taki Stonewall Inn barında polis baskınıyla karşılaşan insanlar (gey, lezbiyen olmaları elbette polis baskını yemelerine sebebiyet vermiştir!) polise direnmiş ve birkaç gece aralıksız sürecek bir direnişe neden olmuştur. Stonewall İsyanı genellikle Batı’daki Eşcinsel Özgürleşmesi hareketinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

1973’te Amerikan Psikiyatri Derneği’nin eşcinselliği ruhsal ve duygusal bozukluklar listesinden çıkarmasının, 1975’te Amerikan Psikoloji Derneği’nin de benzer kararlar almasının arkasında yatan tarihsel sürecin bilincinde olmak gerekmektedir. En nihayetinde 17 Mayıs (Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Gün)  1990 yılında Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkarmıştır. Bu geç kalmış uygulamanın altındaki mücadelenin farkında olmak, kamusal alanda görünür olma çabasının hala devam ettiğini bilmek elzemdir.

Türkiye’de özellikle halen birçok doktorun eşcinselliği, veya daha genel tanımıyla queer kimliği bir hastalık olarak değerlendirmesi ve kişilerde travmatik etkiler yaratacak tedavi yöntemlerine başvurduğu bilinmektedir. Uluslararası Af Örgütünün “Ne Bir Hastalık Ne De Bir Suç: Türkiye’de Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans Bireyler Eşitlik İstiyor” başlıklı raporunun herkes tarafından okunması gerekmektedir.

Sonuç Yerine: Daha Eşit Bir Dünya İçin

Lezbiyen ve gey çalışmalarının çok daha ötesine geçip başka cinsellikleri, cinsel pratikleri de içinde barındıran, heteroseksüellik de dahil olmak üzere bir bütün olarak cinselliğe yaklaşma amacı güden, bir akademik disiplin olan queer çalışmaları disiplinlerarası olmakla birlikte teorik bir yaklaşımdır.[24].

Normal tanımını yapan iktidar, anormal saydığı her türlü performansı, aktiviteyi, pratiği marjinalleştirmekte, devre dışı bırakmak için kurumları, kavramları kullanmaktadır. Normalin sınırlarının çizilmesi heteroseksüel erke düştüğü için de homoseksüel, biseksüel veya aile kurumu dışında cinselliklerini yaşamak isteyen heteroseksüel bireyler normalin içine girmek için gizil kalmaya mahkum edilmektedir. Fakat bu mahkumiyetin çokça direnişle ve mücadeleyle aşıldığını belirtmek gerekmektedir. Nitekim “Yatakta barış, dünyada barış!”, “Zorunlu heteroseksüelliğe son!” sloganlarının ön plana çıktığı cinsel özgürlük hareketleri 60’lı yılların sonundan itibaren tüm dünyayı sarmaktadır. Heteroseksüel fakat evlilik kurumu karşıtı bireylerin, gey, lezbiyen, trans bireylerin attıkları her adım, söyledikleri her slogan değişimin mümkün olduğunu göstermektedir. Heteronormativitenin (heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi) çözümlenmesi elbette çok kolay değildir. Dinin ve geleneksel düşüncenin içli dışlı olduğu toplumlarda genel kabul görmüş pratikleri dışındaki her eylemi ahlaksızlık olarak nitelemektedir.

Daha queer bir dünya için yapılması gereken tarihsel sürece bakıp, her düşüncenin, uygulamanın nasıl dönüşebildiğine dikkat edip tüm bu normallik tanımlarından sıyrılmak, normalite tanımlarını aşmak, belirli otoriteler, iktidarlar tarafından ‘doğru’, ‘gerçek’, ‘hakiki’ olarak isimlendirilmiş pratikleri sorguya açmak, tek kalıba sığmayı reddetmek, akışkanlığın bilincinde olmak gerekmektedir. Bu çalışmada yakın tarihten başlatılarak değişimlere dikkat çekilmek istenmiş olup, belirli kabulleri, kavramları yapısökümüne uğratan yazarların, düşünürlerin teorilerinden hareketle başka bir dünyanın mümkün olduğuna işaret etmek istenmiştir.

Kaynakça

Kaynakça

KAYNAKÇA

Baird, Vanessa, Cinsel Çeşitlilik ‘Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller’, İstanbul: Metis Yayınları, 2017.

Barker, Meg-John, Julia Scheele, Queer ‘Resimli Bir Tarih’, Ankara: Dipnot Yayınları, 2018.

Blank, Hanne, Bekaretin El Değmemiş Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Butler,  Judith, Cinsiyet Belası, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Engels, Friedrich, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: Sol Yayınları, 2017.

Foucault, Michel, Cinselliğin Tarihi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.

Herzog, Dagmar, Avrupa’da Cinsellik, İstanbul: Doğan Kitap Yayınları, 2011.

Marcus, Greil, Ruj Lekesi ‘Yirminci Yüzyılın Gizli Tarihi’, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013.

Millett, Kate, Cinsel Politika, Payel Yayınevi, İstanbul, 1973.

Özbek, Çağlar, “Ayrımcılıkla Mücadelenin Kamusallığı: LGBT, Hareket ve Örgütlülük”, Toplum ve Demokrasi 11 (24), Temmuz-Aralık, 2017, s.141-165.

Phillips, Adam, Freud Olmak: Bir Psikanalisitin Gelişimi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017.

Reich, Wilhelm, Cinsel Devrim, İstanbul: Cem Yayınevi, 2015.

Rich, Adrienne, Compulstory Heterosexuality and Lesbian Existence, 1980.

Rubin, Gayle S., Thinking Sex, Sexualities II: Some elements for an account of the social organisation of sexualities, 188-202, 2002.

Dipnotlar

[1] Dagmar Herzog, Avrupa’da Cinsellik, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul, 2011.

[2] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017,  s.14.

[3] Hanne Blank, Bekaretin “El Değmemiş Tarihi”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s.65.

[4] A. g. e, s.22.

[5] Wilhelm Reich, Cinsel Devrim, Cem Yayınları, İstanbul, 2015, s.11.

[6] Wilhelm Reich, A. g. e, s.274-275.

[7] Dagmar Herzog, A. g. e, s.25.

[8] Adam Phillips, Freud Olmak: Bir Psikanalistin Gelişimi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017, s.12-18.

[9] Dagmar Herzo, A. g. e, s.61.

[10]Dagmar Herzog, Avrupa’da Cinsellik, (İstanbul: Doğan Kitap Yayıncılık, 2011.), s.157-165.

[11]DagmarHerzog, Avrupa’da Cinsellik, (İstanbul: Doğan Kitap Yayınları, 2011), s.161.

[12] Vanessa Baird, Cinsel Çeşitlilik ‘Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller’, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s.11.

[13]Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni, (Ankara: Sol Yayınları, 2017), s.87.

[14]A. g. e, s.85-88.

[15]A. g. e, s.89-91.

[16]AleksandraKollontay, Marksizm ve Cinsel Devrim, (İstanbul: Ceylan Yayınları, 2016), s.50.

[17] A. g. e, 110.

[18] Vanessa Baird, A. g. e, s.133.

[19] Kate Millett, Cinsel Politika, Payel Yayınları, s.85.

[20]MichelFoucault, Cinselliğin Tarihi, çev. , Hülya Uğur Tanrıöver, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.), s.400-473.

[21] Judith Butler, Cinsiyet Belası, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.192.

[22] A. g. e, s.193.

[23] Judith Butler, Cinsiyet Belası, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s.192.

[24] Meg-John Barker, Julia Scheeke, Queer ‘Resimli Bir Tarih’, Dipnot Yayınlaı, Ankara, 2018, s.15.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Feyzanur İnce

Feyzanur İnce
TESAD Genel Sekreteri - Röportaj Birimi Direktörü - Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir