Ana Sayfa / Yazılar / Siyaset / Kitap Analizi / 1984 Kitap Analizi

1984 Kitap Analizi

1984 George Orwell Türkçe İlk Kapak
1984 – George Orwell Türkçe İlk Kapak

Künye

İsim: 1984

Yazar: George Orwell

Basım: Can Yayınları / 63. Baskı; 2018

Çeviren: Celal Üster

Giriş

Neil Gaiman Fahrenheit 451 adlı kitaba yazdığı sunuş yazısında şöyle der: “Bazen yazarlar henüz var olmayan bir dünya üstüne yazar. Bunu yapmanın yüzlerce sebebi vardır. Geriye değil ileriye bakmak iyidir. İnsanlığın seçmesini umduğumuz veya seçmesinden korktuğumuz bir yolu aydınlatma ihtiyacı duyarız. Geleceğin dünyası günümüzün dünyasından daha büyüleyici veya ilginçtir. Sizi uyarmaya ihtiyacımız vardır. Cesaretlendirmeye. İncelemeye. Hayal etmeye.) Yarından sonraki gün ve ondan sonraki tüm yarınlar üstüne yazmanın sebepleri, yazan insanlar kadar çok ve çeşitlidir.”[1] Ve şu cümlesini de eklemek isterim ki: “Gelecekler birçok unsur ve bir milyar değişkenle birlikte gelen muazzam şeylerdir ve insan ırkının geleceğin ne getireceğine ilişkin tahminleri dinledikten sonra bambaşka bir şey yapmak gibi alışkanlıkları vardır.”[2] Ayrıca Ray Bradbury’nin kitaplarımızı kapaklarına göre yargılamamız gerektiğini ve bazı kitapların kusursuzca insan şeklindeki kapakların arasında olduğunu söyleminden de yola çıkarak ünlü yazar George Orwell’ın ilk kez 1949 yılında yayınlanan 1984 adlı kitabında çizilen gelecek dünyası şu şekildedir: Totaliter ve baskıcı bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede insanların düşünmesinin, okumasının, sevmesinin, aşık olmasının, hayattan zevk almasının kısacası insan olmanın yasaklandığı ve bunun devlet tarafından sürekli denetim ve ölüm tehditli bir sistemle sürdürüldüğü bir dünyadır yazarın tasviri. Düşünen insan, akleden insan korkunç bir şeydir, ana karakterin proleterlerden yola çıkarak hayal ettiği insan kavramından daha farklı bir insan yaratma eğilimindedir rejim ve parti. Kitapta gerçeklerin ve tarihin sürekli değiştirilmesi, kitap okumanın, ki okunan kitaplar bile partiye uygun hale getirilmişti, kısacası insanları düşünmeye itecek her şeyin tehlikeli ve yasak olduğu bu yerde Winston adındaki sıradan birinin sistemi sorgulaması ve bunu yaparken yaşadıkları gözler önüne serilmektedir. Bazı eleştirel kuramcılar güvenliğin özgürleşmek olduğunu vurgulamıştır. Okyanusya’da ise düşünmüyor ve partinin her şeyine koşulsuz itaat halindeyseniz güvendesinizdir. Size bahşedilmiş olan özgürlük her an devlet tehdidi oluşturabilir, partinin güvenliğini tehlikeye atabilirsiniz sebebiyle daima izlendiğiniz,  Büyük Birader’in gözlerinin sizin üzerinizde olduğu bir özgürlüktür. Kendi halkı olan proleterleri bombalayan, insani ve toplumsal güvenlik olgusunun bulunmadığı bu dünyada mühim olan sadece devletin daha doğrusu partinin bekasıdır.

Okuyacak olduğunuz bu yazı 1984 adlı romandaki Winston adlı karakterin yaşadıklarını anlatan olay örgüsünün yanında yazarın 1984 yılı için çizmiş olduğu ulusal ve uluslararası sistem üzerinde durmaktadır.

Yazar Hakkında

Gerçek adı Eric Arthur olan Orwell 1903 yılında, İngilizlerin hakimiyeti altındaki Bengal eyaletindeki Motihari şehrinde doğdu. Orwell Hindistan’da görevli İngiliz bir baba ile bugün Myanmar olan Burma’da yaşayan Fransız kökenli bir annenin oğluydu. Ailesiyle birlikte İngiltere’ye dönen Orwell en seçkin öğretim kurumlarından bir olan Eton College’de okumuştur. Burada Cesur Yeni Dünya’nın yazarı olan Aldous Huxley’den ders alan Orwell Burma’ya dönerek müfettiş yardımcısı olarak çalışmış daha sonra burada yaşadıklarından yola çıkarak Burma Günleri (1934) adlı eserini yazmıştır. Burma’yı geri dönmemek üzere terk eden yazar Londra ve Paris’te yaşamış buradaki yaşadıklarını kaleme getirdiği Paris ve Londra’da Beş Parasız adlı eserini yayınlamıştı (1933). 1930’lu yıllarda sosyalist görüşe yakınlık duyan yazar İspanya İç Savaşına bir milis olarak katılmış, Franco’nun karşısında yer almıştır. Daha sonra bu savaş sırasında yaşadıklarını Katalonya’ya Selam adlı kitabında anlatmıştır. Orwell neden milis gücüne katıldığını şu cümleyle açıklar: “Bana milis gücüne neden katıldığımı sorsaydınız “faşizme karşı dövüşmek için”diye cevap verirdim.Ve neyin uğruna savaştığımı sorsaydınız,’’dürüstlük uğruna‘’derdim.”[3] Ayrıca Orwell’ın kitaptaki “…kurşunun biri şeytani bir çatırtıyla kulağımı sıyırıp geçti ve gerideki arka sipere saplandı. Heyhat! Başımı eğiverdim. Tüm hayatım boyunca,üzerimden ilk kurşun geçtiğinde başımı eğmeyeceğime dair kendime söz vermiştim; ama galiba o an içgüdüsel bir hareket oluyor ve hemen herkes en az bir kez böyle bir şey yapıyor.”[4] şeklindeki cümlesi Orwell’ın mükemmel anlatımlarından sadece biridir. Yazarın en önemli iki eserinden biri olarak adlandırılan ve reel sosyalizm eleştirisi olan Hayvan Çiftliği adlı kitabında bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçiminin almasını “Bütün hayvanlar eşittir” ibaresinin yerine “Bütün hayvanlar eşittir fakat bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” cümleleriyle ortaya koymuştur. Yazarın hayattaki deneyimleri, duygu ve düşünceleri eserlerine yansımış, bazen çoğu kesim tarafından aslında neden bahsettiği ya da karakterlerini gerçekte kimlerden esinlendiği tartışma konusu olmuştur. Ayrıca BBC radyoda çalışmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında buradan ayrılmıştır. Daha sonra Tribune adlı gazetenin edebiyat sayfası yöneticiliğini üstlenmiştir. 1984 adlı eserini yayınlandıktan yedi ay sonra 21 Ocak 1950’de hayatını kaybetmiştir.

Çok Bilinen Bir Distopya: 1984

Thomas More tarafından icat edilen ve kökeni Yunanca olan ütopya kelimesi yer anlamına gelen topos kelimesiyle yok anlamına gelen ou takısından oluşur ve “olmayan yer” “yok yer”(Utopos) anlamlarına gelmektedir. More bu kelimeyi 1516 yılında yayınlanan eserine Utopia diyerek kullanmıştır.[5] Ütopyalar daha çok özendirici ve olması istenen yer ya da toplum yapılarını anlatırken distopya ise ütopyanın karşı bir tezi olarak aslında olmasından korkulan kişi ve özgürlüklerinin kısıtlandığı kötümser, karamsar yerdir.1984 adlı kitap da gelecekte olabilecek ya da olmasından korkulacak bir dünyayı gözler önüne serer.

1. Olay Örgüsü

Winston Smith otuz dokuz yaşında Gerçek Bakanlığı’nda çalışan bir dış parti üyesidir. İçerisinde devrimden sonra oluşturulmuş sisteme ve Büyük Birader’e karşı nefret bulunmakla beraber bunu düşünce polislerine belli etmemeye çalışmaktadır. Olaylar Winston’un parti üyelerine serbest ticaret yasak olmasına rağmen sıradan bir dükkandan defter alması ve günce tutma arzusuyla gelişir. Winston’un evinde tele-ekranın görmediği kör bir nokta vardır ve Winston güncesini burada yazar. Zihninde sürekli bu günceyi ne için ya da kimin için tutuyorum soruları dolaşıyordur. İşyerindeki iki dakikalık nefret sırasında dikkatini çeken genç, güzel ve siyah saçlı Julia’ya karşı duyduğu anlamsız ve bir o kadar şiddetli nefretin yanında bir iç parti üyesi olan O’Brien’ın da bağnaz olmadığına karşı duyduğu anlamsız bir güven vardır. Keşke onunla konuşabilsem diye sürekli içinden geçirirdi. Uzun zaman önce rüyasında bir ses duymuştu bu ses ona “Karanlığın olmadığı yerde buluşacağız.” diye fısıldıyordu. Sürekli bu sesin kime ait olduğu hakkında düşünüyordu, aklındaki tek isim ise O’Brien’dı.

Parti geçmişi değiştiriyordu, Winston bunun farkındaydı. Tek sorun insanlar bunu nasıl fark edemiyor onu düşünüyordu. Winston’un çalıştığı Gerçek Bakanlığı’nda kimse kimin ne iş yaptığını asla bilmezdi. Winston’un görevi ise Times gazetesindeki haberleri değiştirmekti. Her şey şimdiye uygun olarak değiştiriliyordu, geçmiş asla şimdiyle çelişemezdi, parti buna izin vermezdi. Örneğin Büyük Birader’in bir konuyla ilgili gelecek beklentisi aslında olanlarla çelişiyor muydu hiç sorun yok açıklamaların olduğu o gazete yazısı sanki Büyük Birader şu an olanları söylemişmiş gibi değiştirilip eski sayı yok edilmek üzere bellek deliğine atılırdı. Artık geçmiş şimdiyle tamamen uyumluydu. İnsanlar inanılmaz bir şekilde sorgulamadan söylenen her şeye inanıyordu. Örneğin Avrasya ile savaştaysanız devrimden bu yana hep Avrasya ile savaşmış Doğu Asya ile ise dostsunuz demektir. Ama bir anda Doğu Asya ile savaşta olabiliyor ve aslında devrimden beri tek dostunuz Avrasya olabiliyordu. İnsanlar için bu durumun pek bir önemi yoktur onlar partinin söylediği her şeye anında inanırlardı.

Bir gün Winston’un eline partinin yalanlarını ortaya çıkarabilecek bir delil geçer. Bir zamanlar parti üyesi olan üç kişi işlemedikleri suçları kabullenip vatana ihanet etmiş gibi idam edilmiştir. Winston Jones, Aaronson ve Rutherford’a atılan bu iftiraları kanıtlayacak belgeleri elinde tutmaktadır. Sonunda ne yapacağını bilemeyen daha doğrusu partinin yalanlarını ortaya çıkaracak cesareti kendinde bulamayan Winston tüm delilleri yok edilmek üzere bellek deliğine atar.

Winston her ne kadar yasak ve tehlikeli olsa da proleterlerin yaşadığı mahallelerde dolaşmaktan kendini alamaz. Yine bir gün yolu defteri aldığı o eski dükkana düşer. Winston dükkanın sahibi Bay Charrington ile biraz muhabbet ettikten sonra içinde mercan olan bir cam parçasını satın alır, bu parça ona geçmişi yani devrim öncesini hatırlatıyordur. Daha sonra dükkanın üst katındaki odayı gezer. Burası adeta bir hayal gibidir; tele ekran yoktur,  tahtakurularından geçilmeyen eski küçük bir karyola ve birkaç parça eşyadan oluşan bu oda Winston için adeta bir cennettir.

Winston,  her seferinde kendisini nasıl öldüreceğine dair planlar yaptığı ve muhbir olduğunu düşündüğü Julia’dan “Seni Seviyorum” yazan bir kağıt almasıyla allak bullak olur. Defalarca fark edilmeden Julia ile konuşmak için bir fırsat bulmaya çalışır çünkü eğer dışarıdan fark edilecek olursanız bu öldünüz demektir. Sonunda bir fırsatını bulan Winston ve Julia çok kısa süren bir konuşmanın ardından buluşma kararı alırlar. Julia Winston’un daha önce hiç gitmediği tele-ekranların ya da dinleyicilerin olmadığı bir yer tarif eder. Winston Julia’nın da aslında partiden nefret ettiğini öğrenince ona karşı olan ilgisi ve sevgisi giderek artar. Elde ettikleri her fırsatta buluşan çift artık nerde buluşacakları konusunda çelişkideyken Winston Bay Charrington’un dükkanındaki odayı aşk maceralarını yaşamak için kiralar. Bunun bir suç olmasının Bay Charrington için bir önemi yoktur o cebine girecek birkaç doların peşindedir.

Winston düşünen ya da düşünmeye teşebbüs eden herkesin ya çalışma kampına gönderileceğini ya da buharlaştırılacağını biliyordu. Elinde olmadan insanların davranışlarından aslında düşünce suçu işlediklerini fark ediyor, onların bir gün buharlaştırılacakları gerçeğini kafasından atamıyordu. Yenisöylem uzmanı olan arkadaşı Syme’ın da dikkatleri üzerine çekecek şekilde konuştuğunun farkındaydı. Düşündükleri gerçek oldu. Winston Syme’ı işyerinde birkaç gün görmeyişi ve satranç listesinde adının olmadığını fark edince anlamıştı ki Syme artık yoktu, aslında hiç var olmamıştı. Winston bunun farkında olan tek kişinin kendisi olduğunu düşünüyor, diğer insanların bu durumu nasıl fark etmediğini sürekli sorguluyordu.

Winston Büyük Birader’in düşmanı olan Emmanuel Goldstein’in kurmuş olduğu Kardeşlik örgütüne katılmak ve partiye karşı savaşmak için can atarken O’Brien ile konuşma fırsatı yakalar. O’Brien’ın Winston’un gazeteye yazdığı yazıdan bahsederken galiba Yenisöyleme ilgin var bahanesiyle kısa süre önce buharlaştırılan Syme hakkındaki imalı konuşmalarından yola çıkan Winston, O’Brıen’ın kendisine bir mesaj verdiğini anlar. O’Brien’ın Yenisöylem bahanesiyle ilgili konuşma davetini kabul eder. Artık içinde bir umut vardır, Büyük Birader’in karşısında yer alabileceği fırsatı yakalamıştır. Julia ile birlikte O’Brien’ın evine gider ve Ingsos ilkelerine inanmadıklarını, partinin karşısında olan Kardeşlik örgütüne katılmak için can attıklarını, her ne suçu işlemelerini isterse yapmaya hazır olduklarını söyler. O’Brien onlara yüzlerce masum insanı öldürmeye, cinayet işlemeye, vatanlarını yabancı devletlere satmaya hazır olup olmadıklarını sorar ve her defasında evet cevabını alır. Tek hayır cevabını aldığı soru ise “Birbirlerinden ayrılmaya ve bir daha görüşmemeye razı mısınız?” sorusu olmuştur. O’Brien Winston’a Kardeşlik örgütüyle ilgili bir kitap ulaştıracağını söyler. Nefret haftası sırasında tüm hazırlıklar düşman Avrasya’ya karşı hazırlanmış, her taraf onlarla ilgili posterler ile donatılmıştı. Gösterilerin, öfkenin yoğun olduğu ve bir iç parti üyesinin konuşma yaptığı sırada düşman ansızın Doğu Asya olmuş halk Avrasya ile ilgili posterleri söküp sanki hiçbir şey olmamış gibi Doğu Asya’ya nefretini kusmaya başlamış, ortalık karışmıştı. Ortalıktaki karışıklık sırasında Winston O’Brien’ın bahsettiği kitaba ulaşır. Winston kiraladığı odada kitabı okurken aslında zihninde kurduğu her şeyin doğru olduğunu anlamaya başlar. Bu arada Julia Winston gibi değildir, sadece partiden nefret ediyordur o kadar. Winston’daki derin sorgulamalar onda görülmez.

Winston için özgürlük iki kere iki dört edebilir diyebilmekti. Bunu yapabilecek tek sınıf proleterlerdi. Onlar hala insanlardı ama ellerindeki gücün farkında değillerdi. Kendilerini onlarla karşılaştıran Winston ve Julia ise “Biz ölmüşüz”[6] diyorlardı. Tam o sırada söyledikleri bir ses tarafından tekrar edildi odadaki tablonun arkasında bir tele-ekran vardı, ardından bir sürü siyah üniformalı adam odaya doluştu. Julia ile Winston artık düşünce polisi ile karşı karşıyaydılar. Belki de bu Winston’un Julia’yı son görüşüydü.

Winston gözlerini açtığında parlak beyaz fayanslı, yüksek tavanlı, penceresiz bir hücredeydi. Hücrenin dört tarafında tele-ekran vardı. Uzun süre bu hücrede duran Winston, hücreyi birçok kişi ile paylaşır. Odaya gelen herkes 101 numaralı odadan yakınmaktadır. Winston bu odada ne var ki insanlar bu kadar korkuyor diye sürekli düşünüyordu. Winston’un sorgu sırası geldiğinde karşısında O’Brien’ı görünce anlamıştı. O’Brien parti düşmanı değildi ve başından beri Winston’a oyun oynuyordu.

Winston birçok kez sorgulandı, birçok işkence gördü, işlediği hatta işlemediği suçları bile itiraf etti ama bir tek Julia’ya ihanet etmedi. Julia’ya ihanetten kastı onu sevmekten asla vaz geçmemekti. Yapılan tüm sorgular sırasında yanında O’Brien vardı. Winston bunların olacağını zaten biliyordu, ölümü baştan kabullenmişti anlayamadığı tek şey neden bu kadar uzattıklarıydı, onu öldürüp bu duruma bir son verselerdi artık. Winston’un özgürlük tanımından yola çıkan O’Brien ise ona iki kere ikinin dört etmediğini öğretmeyecekti, onu buna inandıracaktı. O’Brien Winston’a burada olmasının sebebinin cezalandırılmak değil iyileştirilmek olduğunu söylüyordu. Winston’a iki kere iki bazen beş eder hatta bazen üç eder parti ne derse odur bunu sorgulamamalıyız sadece inanmalıyız düşüncesi aşılanıyordu. Winston akıllılığı çoğunluğa bakılarak ölçülebileceğini ve onların düşündükleri gibi düşünmesi gerektiğini biliyordu. (Burada gerçekten inanıp inanmadığı kitapta çelişkili bir durum olarak kalmıştır) Yine de ona verilen tahtaya şöyle yazdı: “Özgürlük köleliktir, iki kere iki beştir, tanrı iktidardır.”[7] Winston her şeyi kabul etmişti artık. Fakat her şey bitmiş değildi şimdi sıra 101 numaralı odadaydı. Winston 101 numaralı odaya geldiğinde anlayacaktı ki burası dünyadaki en korkunç yerdir. Winston’un en büyük korkusu olan sıçanlar kafesin içinde onun yüzünü parçalamak için duruyordu. Winston işte o anda hiç beklemediği bir şey yaptı Julia’ya ya ihanet etti: “Julia’ya yapın! Julia’ya yapın! Beni bırakın!”[8] tam o anda kafesin kapısının açılmadığını anlamıştı. Aslında Winston da Julia da bir diğerine ihanet etmişti, ileride bunu birbirlerine itiraf edeceklerdi.

Winston Smith artık bağışlanmıştı, ruhu partinin istediği gibi tertemizdi. Şimdi daha iyi bir işte çalışıyor daha çok para kazanıyordu. Kestane Ağacı Kahvesi’nde her zaman aynı yerde oturup tadından nefret ettiği Zafer Cini’ni içiyordu. Farkında olmadan 2+2=5 yazıyordu o zaman anlamıştı ki “Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geriye dönemiyordu. İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu.”[9] Winston kendine karşı olan zaferi kazanmıştı o nefret ettiği Büyük Birader’i artık çok seviyordu.

2. Okyanusya’nın Ulusal Sistemi

Okyanusya’nın sınırları Kuzey ve Güney Amerika’yı, Britanya Adaları’nın da bulunduğu Atlas Okyanusu Adaları’nı Avustralya’yı ve Afrika’nın güneyini içine almaktadır. Okyanusya’da başkent yoktur, İngilizce her yerde konuşulmakta ve Yenisöylem resmi dil olarak kabul edilmektedir. Burada herhangi bir merkezileşme olmamakla beraber yönetenleri bir arada tutan şey ortak öğretiye olan bağlılıklarıdır. Piramidin en tepesinde sürekli insanları izleyen Büyük Birader vardır. Yönetimde Ingsos hakimdir. Kişisel birkaç eşya hariç  devletteki her şey kolektif olarak partiye aittir. “Ingsos’un kutsal ilkeleri: Yenisöylem, çiftdüşün, geçmişin değişebilirliğiydi.’’[10] Parti sloganında şöyle deniyordu: “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Üstelik geçmiş değiştirilebilir olmasına karşın, hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan sonsuza kadar gerçekti. Tek yapmanız gereken belleğinize karşı sonu gelmeyen zaferler kazanmanızdı. Gerçeklik denetimi deniliyordu buna Yenisöylem’de ise çiftdüşün.”[11] Yeni söylemin amacı söz dağarcığını giderek küçülterek düşünce ufkunu daraltmak ve böylece düşünce suçunu tam anlamıyla olanaksızlaştırmaktır. Burada bağlılık düşünmemek düşünmeye gerek duymamak ve bilinçsizliktir. Ingsos’un özünde çift düşün vardır ve içtenlikle inanarak yalan söylemek her türlü gerçeği unutmak gerekir insanlar çiftdüşünü kullanırken gerçekleri çarpıttığını biliyor ve kabulleniyordur dolayısıyla çiftdüşün sözcüğünü kullanmak için çiftdüşün uygulamak gerekmektedir. Okyanusya’yı yönetmekte olan bakanlıkların adında bile çiftdüşüne rastlanılmaktadır: Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin Varlık Bakanlığı ise yokluğun bakanlığıdır. Gerçek Bakanlığı haberler, eğlence, eğitimle ilgilenirken Barış Bakanlığı savaşla, Sevgi Bakanlığı yasa ve düzeni sağlamakla ve son olarak da Varlık Bakanlığı ekonomik işlerle ilgilenmekteydi. Parti sloganı şu şekildeydi:

“SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELELİKTİR

CAHİLLİK GÜÇTÜR.’’[12]

Okyanusya’daki toplumsal yapıya bakıldığında ise sınıflar iç parti üyeleri, dış parti üyeleri ve proletaryadan oluşmaktadır. Proleterler kaderlerine terk edilmişlerdir ve parti onları pek önemsemez. Partiye göre onların düşünceleri olmayacağından onlara düşünce özgürlüğü tanınabilir fakat toplumun geri kalan üyeleri için bu durum geçerli değildir. Düşünmek yasaktır, düşündüğünü belli edecek davranışlarda bulunmak yasaktır, sürekli tek başına kalmak, parti toplantılarını kaçırmak yasaktır. Düşünce polisi, tele-ekran ya da çevrenizdeki muhbirler tarafından daima izlenirsiniz.

Parti cinsellik güdüsünü kendisi için tehlikeli bulur ve onu yönlendirmeye çalışır. Aile kavramını tamamıyla yerinden kaldırılamamakla beraber insanlara çocuklarını sevmeleri özendirilirken çocuklar anne babalarına karşı kışkırtılarak onları ispiyonlamaları ve ihbar etmeleri öğretiliyordu. Aile Düşünce polisinin bir uzantısı olmuştu artık. Boşanma diye bir şey parti üyeleri için geçerli değildi, üremek parti için kutsal bir görev olarak görülmekteydi. Proleterler için bu durum geçerli değildi onlar aşık olmak, düşünmek gibi konularda devrim öncesindeki gibi yaşam tarzlarında özgürdüler. Toplumun çoğunu proleterler oluşturmasına karşı çok önemli bir rolleri yoktu ya da sistemi değiştirebilecek kadar olabilecek güçlerinin farkında değillerdi. Winston’un güncesine yazdığı gibi: “Bilinçleninceye kadar asla baş kaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”[13]di.

3. 1984’te Uluslararası Sistem

Dünya üç büyük süper-devlete bölünmüştür. Bu üç süper devlet Avrasya, Okyanusya ve Doğu Asya’dır. Üç süper-devletin toprakları o kadar geniştir ki ihtiyaç duyulan hammaddelerin neredeyse tamamı kendi sınırları içerisinde yetiştirilmektedir. Aralarındaki sınırlar genellikle coğrafi konumlarına uysa da kimi yerlerde savaşın tutumuna göre değişmektedir. Bu üç devletin sınırları dışında tartışmalı olarak da bilinen dünya nüfusunun beşte birinin yaşadığı bir bölge vardır ve bu üç büyük devlet sürekli olarak burayı ele geçirmek için birbirleriyle savaşırlar ama sonuç olarak hiçbiri bu bölgede denetim kuramaz. Sistemdeki savaş ve işbirliği şu şekildedir: Bu üç ülke safları sürekli değişmekle birlikte devamlı birbirleriyle savaş halindedirler. Savaşın niteliği değişmiştir artık. Hiçbir somut neden ve ideoloji farklılıkları olmamasına rağmen sınırlı hedefleri olan savaşlar tüm ülkelerde evrenselliği süren ırza geçme, yağmalama, halkları köleleştirme gibi insan onurunu aşağılayıcı davranışların olduğu ve bunu yapan ülkelerin vatandaşları tarafından övgüyle karşılandığı bir hal almıştır. Savaşlar belirsiz sınırlarda yüzen kalelerin çevresinde gerçekleşmektedir. Savaşa giren insan sayısı çok azdır ve katılanlar genellikle eğitimli kişilerdir. Savaşlar eskisi gibi zafer kazanmak amacıyla yapılmamakta, müttefikler sürekli değişmektedir. Ülkeler savaşların kesin bir sonucu olmayacağı bilinmesine rağmen savaşmaya devam ederler. Herhangi ikisi bir araya gelse de bir diğeri yenilemez çünkü sarsılmaz bir güç dengesi bulunmaktadır. Devletler Tartışmalı bölgede hak iddia ederler ama güç dengesi neredeyse hiç değişmez ve süper-devletlerin ana topraklarına dokunulmaz. Köle halkların emeği sürekli savaş için kullanılır. Üretimin sürdürülmesi ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Bu yüzden savaşlar sürekli kılınıyordu. Savaş uğraşı halkın basit ihtiyaçlarının karşılanabileceği ve geriye kalan üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır dolayısıyla halk gereksinimleri hep eksik kalır. Savaş toplumdaki ayrıcalıklı kesimlere bile yoksunluk çektiriyor ki oluşturulan genel yoksunlukla en ufak bir ayrıcalık daha kaliteli sigara, daha iyi içki, daha lüks apartman daireleri gibi ayrıcalıklarla diğer kesimlerle olan farkı büyütüyordu. Savaş hem yıkımı sağlamakta hem de psikolojik olarak yıkımı insanlara aşılamaktadır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayamaması ya da en ufak bir ihtiyaca ulaşamaması gibi insanları düşündürecek ya da ayaklandıracak etkenler sürekli savaş bahanesiyle bastırılmaya çalışılıyordu. Sisteme bakıldığında 1940 ‘larda ortaya çıkan ve kullanılan atom bombaları üç devlette de bulunmaktadır fakat aralarında resmi bir anlaşma olmamasına rağmen tek bir bomba atılmadığı görülür. Üç devlet de atom bombası ya da teknolojik silahları bir gün kullanılır düşüncesiyle sürekli üretmektedir. Herhangi iki devlet bir diğerine karşı bir araya gelse bile diğerini yenemez “çünkü aralarında sarsılmaz bir güç dengesi vardır ve doğal savunmaları bunu engeller.”[14] Yaşam koşullarına bakıldığında ise pek bir farklılık görülmez Okyanusya’da INGSOS’tur, Avrasya’da Neo-Bolşevizm, Doğu Asya’da Ölüme Tapınma olarak geçer. Üç felsefenin birbirinden pek farkı yoktur hepsinde sürekli savaşan ve savaşa hizmet eden ekonomi ve yarı kutsal bir önder vardır. Üç devlet birbirlerinin topraklarını fethedemez ve bu topraklardan yarar sağlayamazlar sürdürdükleri sürekli çatışmayla birbirlerini ayakta tutarlar ve yaşamlarını dünya fethi uğruna olan ve sonsuza kadar sürecek bu savaşlara adarlar. “Fethedilme tehlikesinin olmaması Ingsos’un ve karşıt düşünce sistemlerinin bir özelliği olan gerçeğin yadsınmasını olanaklı kılar.”[15] Eski çağlardaki savaş tanımının aksine zafer ya da bozgun gibi sonucu olmayan yeni savaş düzeni süreklilik niteliği kazanmasıyla, savaşların iç politika aracı haline dönüşmesiyle savaşlar, eskisi gibi ülkelerin birbirleriyle gerçek manada savaşma niteliğinden çıkıp egemen kesimler tarafından uygarlıklarına karşı verilmekte olan asıl amacın toprak kazanmak ya da kaybetmemek değil de toplumun düzenin bozulmadan devamlılığını sağlayacak bir araç olarak görülmektedir.

Sonuç

Hemen hemen her ülke çıkarları için insanları izler. Kitaptaki gibi sürekli birileri tarafından izlenme, dinlenme ve bunun bilincinde olma durumu günümüzde açık bir şekilde görülmektedir. Arama motoruna yazılan bir kelime ya da paylaşılan bir resim, atılan bir tweet ülkelerin sizi tehdit olarak algılamasına sebep olabilir. Devletlerin haricinde mobil uygulamaları indirirken mesajlarımıza, fotoğraflarımıza erişim iznini bile bile vermekle özel olan olmayan her şeyi bilmediğimiz kişi veya şirketlerle paylaşmaktayız. Sosyal medya gibi ortamlarda Post-Truth olarak bilinen gerçek olmayan haberlerin giderek daha geniş kitlelere ulaşması, insanların kitaptaki halkın yaptığı gibi değiştirilen ya da aslı olmayan haberlere bilinçsizce inanması şeklindeki örneklerinin çokça görüldüğü günümüz dünyasından yola çıkarak Orwell’ın yıllar önce çizdiği bu korkunç dünya gerçekleşmekte mi sorusunu bize sordurmaktadır.

Kaynakça

Kaynakça

REFERANSLAR

Ağaoğulları, Mehmet Ali, ’’Sokrates’ten Jakobenlere Batıda Siyasal Düşünceler’’, İletişim Yayıncılık, 7.Baskı, 2016.

Bradbury, Ray, ’’Fahrenheit 451’’, İthaki, 2018.

Orwell,George,’’Katalonya’ya Selam’’, bgst Yayınları, 2014.

Orwell,George, ’’1984’’, Can Yayınları, 63.Baskı, 2018.

https://canyayinlari.com/yazidetay/10370/bir-kitap-cok-kapak-1984  23 Ocak 2019 tarihinde erişildi.

DİPNOTLAR

[1] Ray Bradbury, Fahrenheit 451, İthaki, 2018, Sunuş; Nail Gaiman, sayfa 11.

[2] a.g.e., sayfa 12.

[3] George Orwell, Katalonya’ya Selam, bgst Yayınları, Bölüm 5, sayfa 59.

[4] a.g.e. Bölüm 2, sayfa 31.

[5] Bakınız; Mehmet Ali Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batıda Siyasal Düşünceler, İletişim Yayıncılık, 2016, 7.Baskı, 2016, 3.Bölüm,sayfa 359.

[6] George Orwell,1984,Can Yayınları,63.Baskı,2018,sayfa 239

[7] a.g.e. ,sayfa 299

[8] a.g.e. , sayfa 309.

[9] a.g.e. , sayfa 313.

[10] a.g.e. , sayfa 36

[11] a.g.e. , sayfa 45.

[12] a.g.e. ,sayfa 14

[13] a.g.e. , sayfa 81.

[14] a.g.e., sayfa 203

[15]a.g.e., sayfa 214.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Rümeysa Karagöz

Rümeysa Karagöz
TESAD Siyaset Masası Yardımcı Direktörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir