avrupa'da kadın
Kaynak: https://kadngazetesi2016.wordpress.com/2016/09/28/cennetin-kralicesinde-iblis-kadina/

17. Yüzyılda Avrupa’da Kadının Bedeninin Disiplin Altına Alınması Hakkında

Giriş

Aydınlanma düşüncesi ile anlam kazanmaya başlayan ‘Birey, özel mülkiyet, pozitif hukuk’ gibi kavramlar, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinin teorik altyapısını oluşturan kavramlar olarak kabul edilir. Geç feodalizm ve erken kapitalist sürecin toplumsal tarihine baktığımızda, bu kavramların toplum içinde kadınların dışarıda tutularak gelişme gösterdiğini ve karşılık bulduğunu görürüz.Ortaçağ sürecinde, ait olduğu toplumun içinde, dericilik, şifacılık, çiftçilik, kasaplık gibi meslekler ile kendini idame ettirerek[1], toplum içinde var olmaya çalışan kadının,Rönesans’ı takip eden aydınlanma ve kapitalizme geçiş sürecinde ise, daha önce hiç görülmemiş bir şekilde, cinselliğinin ve bedeninin şeytanlaştırılması üzerinden güdülen bir kilise politikası ile, toplumsal ve ekonomik alandan dışlanarak eve kapatıldığı görülür. Kendisine zorla dayatılan Annelik görevini yerine getirmek istemeyen kadınlar ise ya engizisyon mahkemeleri tarafından acımasızca yargılanmışlardır ya da toplumdan dışlanmışlardır.

Kadın Emeğinin Değersizleştirilmesi

Avrupa’da, cinsel davranışın politikleştirilmesinin uzun bir geçmişi vardır. Ruhban sınıfının cinsel arzunun erkekler karşısında kadınlara sağladığı gücün farkına varması ile kadınlardan ve cinsellikten uzak durmayı kutsallıkla özdeşleştirerek, bu gücü kadınların ellerinden almaya çalışması çok erken bir tarihe denk düşer (4. Yüzyılda Hıristiyanlığın devlet dini oluşundan sonra).[2] Kadınların toplumun her alanından dışlanmasını amaçlayan bu kilise politikası doğrultusunda, kadınların doğaları gereği erkeklerden aşağı oldukları -aşırı duygusal ve şehvetli, kendilerine hakim olmaktan aciz oldukları- bu yüzden de erkeklerin kontrolü altında tutulması gerektiği öne sürülmüştür. Kadınlar yararsız, vahşi ve savurgan olmakla suçlanmıştır. Ancak asıl kötü kadın, itaatsiz ve dedikoducu kadın olarak tasvir edilmiştir. Kadınların kamusal alanlarda, cinselliğini kullanarak erkekleri yoldan çıkarmaya çalıştığı ve çeşitli büyüler, dedikodular ile toplum içinde erkeklere itaatsizliğin yaygınlaşmasına sebep oldukları düşüncesiyle kadınların, büyük oranda evlere kapatıldığı görülür. Evlere kapatılan kadının emeği giderek değersizleşmiştir. Kadınlar, ebelik ve bira yapımı gibi kendilerine özgü işlerde bile tutunamamaya başlamışlardır. Proleter kadınlar, evde hizmetçilik, rençperlik[3], örgü örme, süsleme, işportacılık ve süt annelik gibi düşük statülü işler dışında iş bulamayacak konuma gelmişlerdir. Kadınların ev dışında çalışmamaları ve yalnızca kocalarına yardımcı olmak için ‘üretim’le uğraşmaları gerektiği varsayımı (kanunlarda, vergi kayıtlarında ve lonca tüzüklerinde) giderek kabul görmeye başlanmıştı.[4] Kısa sürede kadınların ev içinde yaptığı tüm işler ‘ev idaresi’ olarak tanımlanmaya başlandı. Bu işler ev dışında yapıldığında da erkeklere göre daha az ücretlendiriliyor, bu ücretler kadınların geçimlerini sağlamaya asla yetmeyecekti.[5]Kırsaldan kente gelen kadınların, ücret istihdamında yaşadıkları güç kaybı ile yüzleşmesi sonucu, fahişelik korkunç boyutlara ulaşmıştır. Madrid’de 1631’de siyasi makamların yayınladığı bir bildiri, sorunu açıkça ortaya koymaktadır. Bildiri, şehrin sokaklarında, tavernalarında ve sokak aralarında başı boş gezinen kadınların erkekleri günaha davet ettiklerinden yakınmaktaydı.[6] Fahişelik, geniş bir kadın nüfusunun temel geçim kaynağı haline gelince, fahişeliğe ilişkin kurumsal tavır da derhal değişmişti. Ortaçağlarda bu işin zorunlu bir kötülük olduğu görüşü resmi olarak kabul görmüşken fahişeler yüksek bir ücret rejiminden faydalanabilmekteydi. 16. Yüzyılda bu durum tersine dönmüştü.[7] Protestan reformunun ve cadı avının ortaya çıkışıyla belirginleşen yoğun kadın düşmanlığı ortamında, fahişelik önce yoğun kısıtlamalarla karşı karşıya bırakılıp, sonra da suç haline getirilmişti. 1530 ve 1560 yılları arasında her yerde genelevler kapatılmış ve sokaklarda çalışan fahişeler, sürgün, kırbaç ve diğer vahşi yöntemler ile cezalandırılmaya başlanmıştı.[8] Kadınların zorunlu anneliği reddederek, toplum içinde ekonomik olarak bağımsız bir şekilde hayatta kalmaya çalışmaları sonucunda, toplum içinde gösterdikleri var olma direnci türlü işkence ve şiddet aracılığı ile sistematik bir biçimde kırılmıştır. Var olma direncinin kırılarak kadının itibarsızlaştırılması, örgütlü çalışma alanlarından kovulması, kamusal alanda kısıtlanması, kadının emeğinin eve hapsedilmesine ve tek kariyeri evlilik olan tam zamanlı ev kadının yaratılmasına neden olmuştur.

 

Avrupa’da Genel Kriz ve Kadınların Cinselliğinin Disiplin Altına Alınması

17. Yüzyılın pek çok tarihçi tarafından bir ‘Genel Kriz’ dönemi olarak adlandırılır. Otuz Yıl Savaşları (1618-1648), Polonya-Litvanya[9] İmparatorluğunun dağılması, İspanya İmparatorluğunun ve Britanya İmparatorluğu’nun topraklarında, etnik sebeplerden dolayı ortaya çıkan çeşitli isyanlar bu dönemin siyasi krizlerini oluşturmaktadır. Amerika kıtasının keşfi ile Avrupa’ya akan değerli madenler sonucu, yaşanan enflasyon ile yiyecek fiyatlarının artması beraberinde kıtlığı ve fakirliği getirmiştir. Bununla birlikte Dünya’nın iklimsel olarak yaşadığı soğuma (Küçük Buz Devri)[10] tarım ürünlerine büyük miktarlarda zarar vermiştir. Kara Ölüm’ü (1345-1348) saymazsak bu daha önce görülmemiş boyutta bir nüfus kriziydi. Bu demografik ve ekonomik kriz 1620’lerde ve 1630’larda doruk noktasına ulaşmıştır. Avrupa’da ve kolonilerde pazarların küçüldüğü, ticaretin durduğu ve işsizlik arttığı görülür. Emek, nüfus ve zenginlik arasındaki ilişki bu demografik krizle, devletin nüfus politikasına girişmesi ‘biyo-iktidar’[11] kavramını üretmiştir. Üremenin ve cinselliğin entelektüel söylem ve devlet meselesi haline getirilmesinin en büyük sebeplerinden birisi 17. Yüzyılda yaşanan kıtlıktır. ‘Cadılara,’ uygulanan işkencelerin artması, devletin doğurganlığı düzenlemek ve kadınların doğum üzerinde etkilerini yok etmek için uygulanan yeni disiplin yöntemlerinin çıkışı da yine bu krizle ilişkilendirilmiştir. Avrupa’da iktidar yapısının kadınların yeniden üretim işlevleri üzerindeki kontrolü arttırmaktaki kararlılığının bir diğer nedeni de, giderek özelleşen mülkiyet ve ekonomik ilişkiler sonucu mülk sahibi sınıfın, dilencilerin, şifacıların ve hizmetçilerin mülklerine girerek kendilerine zarar verecekleri korkusuyla, alt sınıfa yer alan kadınlara yönelik patalojik bir yaklaşım geliştirmiş olmasıdır. Yaşanan nüfus krizi ile beraber devletin, nüfus politikası belirleyerek kadınların elinden tüm doğum kontrol yetkilerini aldığı görülür. Evlilik dışı cinsel ilişkilerden dahi hamile kalan kadının, hamileliğine son vermesini yasaklamıştır. Nüfus artışına gösterilen bu ilgi, Protestan inancında da yer bulmuştur[12]. İffeti yücelten geleneksel Hıristiyan anlayışı bir kenara bırakan Reformcular, evliliği, cinselliği, hatta ‘ne kadar zayıflıkları olursa olsun, kadınlar bütün bunları telafi eden bir erdeme sahiptir: Kadınlar bir rahme sahiptir ve doğurabilir…’ diye düşünerek ‘insan ırkının çoğalmasını sağlamak için kadınlara ihtiyaç olduğunu’ kabul etmişlerdir.[13] Nüfus artışını savunan bu görüşler Merkantilizmin yükselişiyle doruk noktasına ulaşmıştır.

 

Nüfus Politikası ve Cadı Avları

Devletin arzu edilen nüfus oranını sağlamak için açtığı temel adım, kadınlara karşı, açıkça onların kendi bedenleri ve yeniden üretimleri üzerindeki kontrolü kırmayı amaçlayan bir savaş açmaktı. Bu savaş, cadı avları ile yürütülmüştür. Cadı avları, kadınları çocuklarını şeytana kurban etmekle suçlarken, her çeşit doğum kontrolünü ve çoğalma amacı gütmeyen cinselliği şeytanlaştırıyordu. Avrupa’da devletlerim doğum kontrolüne, kürtaja ve bebek katline karşı ciddi cezalar uygulamaya başladığı görülür. 16. Yüzyılda Nürnberg’de annenin bebeğini katletmesinin cezası, boğularak ölümdü. Bebek katili suçundan ceza gören üç kadının kopmuş kafalarının ibret olsun diye idam sehpasına çivilendiği, 1580 yılında bu ceza boynundan vurularak idama dönüştürüldü.[14] Hamile kadınların hamileliklerine son vermelerini engellemek için yeni denetleme yöntemleri uygulanmaya başlandı. Fransa’da, 1556 yılındaki bir kraliyet emrine göre, kadınların her hamileliklerini kayıtlara geçirmeleri zorunlu kılınmıştır ve doğduğunu gizlemiş oldukları çocukları vaftizden önce ölen kadınlar, suçlu olup olmadıkları kanıtlanmaksızın ölüm cezasına çarptırılmıştır. Buna benzer uygulamalar 1624 ve 1690 yıllarında İngiltere’de ve İskoçya’da başlatılmıştır. Evli olmayan kadınları ortaya çıkarmak ve bunların her türlü destekten mahrum bırakılmalarını sağlamak amacıyla devlet eliyle bir casusluk sistemi de kurulmuştur. Cadı avları sürecinde, Britanya’da Matthew Hopkins[15] gibi serbest cadı avcılığı mesleği de yaygınlaşmıştı. Bu cadı avcılarının başlıca görevli, cadı olduğundan şüphe duyulan kadınları veya onlarla işbirliği yaptığını düşündüğü erkekleri, yakalayarak onların cadılığını itiraf etmesini sağlamaktı. İnsanların, cadı veya cadı işbirlikçisi ilan edilmesi için, ufak bir iftira, fiziksel veya davranışsal farklılık yeterliydi. Britanya’da hedeflerin çoğu dul veya bekar kadınlar olduğu ve dönemin mahkeme kayıtlarında, cadılık suçuyla yargılananların çoğunun suçunu itiraf ettiği görülür. Bunun sebebinin ise, Matthew Hopkins gibi ‘itirafçıların’[16] cadı veya işbirlikçi olduğundan şüphelendikleri insanlara, türlü işkenceler uygulayarak kurbanların hiç gerçekleştirmedikleri bir davranışı, sadece işkencelerini son bulması için, itiraf ettiği düşünülür. ‘Freelancer’ Cadı avcısı olarak tanımlanan bu insanlar, yakaladıkları her ‘Cadı’ için elbette bir ücret aldıkları ve kısa süre içinde zengin oldukları görülür. Cadı avlarının yaygınlaştığı Avrupa’da, evli olmayan hamile bir kadına ev sahipliği yapmak bile kadının devlet gözetiminden kaçabileceği korkusuyla yasadışı ilan edilirken, onunla arkadaşlık yapanlar da halkın kınamasına maruz kalmıştır.[17] 16. Ve 17. yüzyılda Avrupa’da kadınlar, bebek katli suçunun yanı sıra cadılık suçundan da idam edilmiştir. Cadılık suçunun da merkezinde yine, çocuk öldürme ve üreme normlarının çiğnenmesi yer alıyordu. Yine aynı dönemde, kadın ebelerden duyulan şüphe, doğum yaptırılan odaya erkek doktorların sokulmasına neden olmuştur. Tıbben kadın ebelerin yetersiz olduğu kaygısından ziyade, bebek katlinden duyulan kaygı bu eylemin gelişmesine sebep olmuştur. Ebelerin de denetim altına alınması ile, kadınların doğurganlık üzerinde denetimlerinin azaldığı süreç başlamıştır. Kadın bedeni sadece çocuğu taşıyan pasif bir vazifeye indirgenmiştir. Kadınlar üzerinde giderek artan bu tahakküm öyle bir noktaya gelmiştir ki, Almanya’da kadınlar, doğum esnasında yeterince çaba göstermezlerse ya da evlatlarını sevinçle karşılamazlarsa cezalandırılmıştırlar. İki yüzyıl kadar süren bu politikalar kadınları doğurmaya mahkum etmiştir. Ortaçağda kadınlar çok çeşitli doğum kontrol yöntemleri kullanabiliyorken, bu dönemde kadınların rahimleri erkeklerin ve devletin kontrolü altına girmiştir. Cadı avının politik bir girişim olduğundan şüphe duyulmaz. Roma Katolik Kilisesi, cadı avının metafizik ve ideolojik yapısının iskeletini kurmuş ve cadılara zulmedilmesini kışkırtmıştır. Engizisyon, seküler yetkililerin ‘cadıları’ bulmasını ve cezalandırmasını teşvik eden papalık bildirileri ve kilisenin yüzyıllardır sürdürdüğü kadın düşmanlığı olmasaydı cadı avı da olmazdı. Ancak kalıplaşmış fikirlerin aksine, cadı avı yalnızca Katolik bağnazlığın ya da Roma Engizisyonu’nun kumpaslarının bir ürünü değildir. Cadı avı zirvesine ulaştığında davaların çoğunu seküler mahkemeler görürken Engizisyon’un işlediği ülkelerde (İtalya ve İspanya) idamların sayısı nispeten daha azdı. Hatta Katolik Kilisesi’nin gücünü zayıflatan Protestan Reformasyonu’nun ardından Engizisyon, Yahudilere zulmünü yoğunlaştırırken, otoriterlerin cadılar karşısındaki fanatikliğini dizginlemeye bile başlamıştı. Dahası ruban sınıfı kan dökmenin utancından kaçınmak istediği için, idamların gerçekleştirilmesinde Engizisyon daima devletin işbirliğine bel bağlamıştır.[18] Cadı avları ile Avrupa’da, halk üzerinde kitlesel bir psikoz oluşturulmuştur. Bu psikozun oluşturulmasında, bugün modern rasyonalizmin kurucusu olarak kabul ettiğimiz felsefeciler ve bilim adamları da rol oynamıştır. Jean Bodin, Bacon, Kepler, Galileo gibi dâhilerin çağında dahi, cadı avları Avrupalı entelektüellerin en mühim tartışma konularından birisi haline gelmiştir.

 

Sonuç

Avrupa’da kadınlara karşı, 16. ve 17. Yüzyıllarda uygulanan acımasız ve katı devlet politikası, kadınların toplumda sosyal ve ekonomik olarak sınırlamıştır. Bu politikanın etkilerini hala günümüz toplumlarında görmek mümkündür. Devletin sürekli ve sistematik olarak, kadını eve kapatmaya çalışması, tek kariyeri evlilik ve çocuk yetiştirmek olan tam zamanlı ev kadının yaratılma çabası, bekar veya dul kadınların istenenin aksine bir hayatı olduğu için, onlara karşı toplumda oluşturulan cadı algısı sonucu, sayısız kadın ufak bir iftira veya şüphe sonucunda işkencelere maruz kalarak idam edilmiştir. Kadınlara karşı, bütün bu katliamlar yaşanırken günümüzdeki rasyonel düşüncenin temelini oluşturan dönemin filozoflarının çoğunun, ya bu hareketi desteklediğini (Jean Bodin) ya da yapılanın yanlış olduğunu düşünmesine rağmen, bu uygulamanın mutlak devlet otoritesinin sağlanmasının bir adımı olarak düşünüp sessiz kalmışlardır. (Thomas Hobbes).

 


Kaynakça

Federici, Silvia. Caliban ve Cadı Kadınlar, Beden ve İlkesel Birikim. Çev., Öznur Karakaş. İstanbul: Otonom Yayınları, 2011.

Federici, Silvia. CalibanAndTheWitchWomen, The Body AndPrimitiveAccumulation. New York: Autonomedia, 2014.

Pateman, Carole. Cinsel Sözleşme. Çev., Zeynep Alpar. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2011.

Wood M. Ellen. Özgürlük ve Mülkiyet Rönesans’tan Aydınlanma’ya Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi. Çev., Oya Köymen. İstanbul: Yordam Kitap, 2016.

Medieval Life, ‘MedivalWomen.’ Erişim 23 Nisan, 2019, link: http://www.medieval-life-and-times.info/medieval-women/

Foucault, Michel. Özne ve İktidar. Çev., Osman Akınhay Işık Ergüden. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016. Sayfa, 57-82.

Timeline (Yapımcı), (2018). Witches: A Century of Murder [Belgesel]. Timeline

Dipnotlar

[1] Medieval Life, ‘MedivalWomen.’ Erişim 23 Nisan, 2019, link: http://www.medieval-life-and-times.info/medieval-women/

[2]SilviaFederici, Caliban ve Cadı, çev., Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom Yayıncılık,2011),60.

[3]Tarla, bağ, bahçe, yapıvetoprakişlerindeağırişlerigörengündelikçi.

[4]A.g.e sf. 138

[5]SilviaFederici, Caliban ve Cadı, çev., Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom Yayıncılık,2011), 138.

[6]A.g.esf 139

[7] Carol Pateman, Cinsel Sözleşme, çev., Zeynep Alpar (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2011), 281-284.

[8]SilviaFederici, Caliban ve Cadı, çev., Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom Yayıncılık,2011), 139.

[9]Polish-LithuanianCommonwealth

[10]15. Yüzyıldan 19. Yüzyılın ortasına kadar sürmüş serin iklim periyodudur. Kuzey Avrupa’da sıcaklıklar ortalama 1 santigrat dereceye kadar düştüğü dönemdir.

[11]Biyo-iktidar’ Foucault’nun 19. Yüzyılda otoriter bir yaşam biçiminden, daha merkezsizleştirilmiş bir yönetim biçimine geçişi tanımlamak için Cinselliğin Tarihi (1978) kitabında kullandığı bir kavramdır. ‘Biyo-iktidar,’ devletin bireysel bedenlerin sağlığının, cinselliğinin ve cezalandırılmasının denetimiyle birlikte nüfus artışı, nüfus hareketleri ve bunun ekonomik alana eklemlenişine karşı artan ilgisini ifade eder. Bu paradigmaya göre biyo iktidarın yükselişi, liberalizmin yükselişi ile el ele gitmiş, hukuki ve monarşik devletin sonunun işareti olmuştur. Michel Foucault, Özne ve İktidar, çev., Osman Akınhay Işık Ergüden (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016), 57-28.

[12] Ellen Meiksins Wood, Özgürlük ve Mülkiyet Rönesans’tan Aydınlanma’ya Batı Siyasi Düşüncesinin Toplumsal Tarihi, çev., Oya Köymen (İstanbul: Yordam Kitap, 2016) 77-106.

[13]SilviaFederici, Caliban ve Cadı, çev., Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom Yayıncılık,2011), 129.

[14]A.g.esf, 131

[15] Timeline (Yapımcı), (2018). Witches: A Century of Murder [Belgesel]. Timeline

[16]İng, ‘Confessor’

[17]A.g.e sf,131

[18]A.g.esf, 241-242