Tarihçinin Eleği – Değerlendirme Yazısı

 

Yazan: Mert Pakır

Künye: Cemil Koçak, Tarihçinin Eleği, İstanbul, Timaş Yayınları,  2014.

ISBN: 978-605-08-2324-2

Sayfa Sayısı: 208 sayfa.

 

Yazar Hakkında: Tarihçinin Eleği isimli kitabın yazarı olan Cemil Koçak; 1956’da İzmir’de doğmuştur. Koçak Ortaöğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra 1978’de SBF Basın-Yayın Yüksekokulu’ndan mezun oldu. SBF’de yüksek lisans ve doktora eğitimine devam etti. Bu eğitim süreci 1980’e kadar devam etti. 1990 yılında ise Afet İnan Tarih Araştırmaları Ödülü’nü Türkiye’de Milli Şef Dönemi, yazarın aslında doktora tezidir.  Kamu yönetimi ve siyaset bilimi doktorasından sonra 1991 yılında siyasal ve sosyal bilimler doçenti oldu. Makaleleri, kitap tanıtım yazıları başta olmak üzere, Tarih ve Toplum ve Toplumsal Tarih gibi  çeşitli dergilerde yayımlandı. Samet Ağaoğlu’nun “Siyasi Günlük” adını taşıyan günlüğünü 1992’de yayımladı. 1995 yılında ise Haldun Derin’in Çankaya Özel Kalemini Anımsarken adlı anıyı hazırladı. Sabancı Üniversitesi tarafından 1998’de yayımlanan Birinci Meclis adlı kitabın editörlüğünü yaptı. Umumi Müfettişlikler, Belgelerle Heyeti Mahsusalar, İkinci Parti ile Muhalif Sesler isimli kitapları yayımlayarak yayın hayatına devam etti. Çeşitli yazılarını bir araya getirdiği “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” isimli kitap ise 2010 yılında yayımlandı. Çağdaş Türkiye 1908-1980 adını taşıyan çalışma da, yazarın bir başka kitabıdır.Geçmiş Ayrıntılarda Saklıdır adlı derlemenin de yazarı olan Koçak,1984-1999 yılları arasında TÜBİTAK’ta çalıştı. Halen Sabancı Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görevini sürdürmektedir.

Kitabın Bölümleri:

Sunuş bölümüyle başlayan kitap; “Ama Onun Orada Olmaması Gerekiyordı: Bir Örnek Olay Temelinde Tarihte Yöntem Sorunu Üzerine Notlar”, “Eski Bilgilerden Yeni Yorumlara”, “Zafer Kars’ın Kitabı Vesilesi İle Tarih Çalışmalarında Yöntem Üzerine”, “1908 Devrimi ve Bir Kez Daha Yöntem Üzerine”, “Latife Hanım Kritiği Üzerine Bir Kritik”, “Bir Kritiğin Kritiği”, “Talat Paşa’nın Evrakı ve Murat Bardakçı”, “Resmi Tarihin Tarihi”, “Üzerinde Düşünülmüş Cesur Bir Çalışma”, “Bir Tezin Düşündürdükleri”, “Celal Bayar Biyografisi”, “CHP Üzerine Yeni Bir Araştırma”, “Milli Şef Dönemi Üzerine Bir Doktora Tezi (Ya Da Bir Doktora Tezi Nasıl Olmamalıdır!)”, “Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkenlerin Araştırıldığı Bir Doktora Tezi Üzerine”, “Madamlarımızın ve Mösyölerimizin Tarihi Üzerine Kritik Bir Bakış”, “Denge Oyunu”, “Türk Alman İlişkileri (1933-1939) Üzerine Başarılı ve Örnek Alınması Gereken Almanca Bir Doktora Tezi”, “Hayat Neden Sorun Oldu Nasıl Sorun Olmaktan Çıktı?”, “Soğuk Savaş Yıllarında Türk Dış Politikası ve İndeks” gibi bölümlerden oluşmaktadır.

Kitabın Ana Fikri: Kitapta verilen olaylar ve durumlar baz alınarak aslında temel olarak verilmek istenen mesaj, araştırmacılara tarihte kaynak ve yöntem sorunlarının olduğu ve bu sorunların büyüklüğü karşısında yapılacak  işin de aynı oranda çok olduğudur.

Kitap hakkında kapsamlı yoruma girişmeden önce, kitabın kapağından başlamak belki de en doğru yoldur. Çünkü bir kitap kapağı bazen kitap hakkında birçok şeyi anlatır. Ondan çeşitli yorumlar yapabilme imkanına sahip olunur. Bu düşünceyle kitabın kapağını incelendiğinde, derli toplu bir sistemle görsel ve yazılı öğelerin yerleştirildiği göze çarpmaktadır. Sade bir şıklık kitabın kapağına hakimdir. Bunun dışında, spesifik bir yorum olacaktır fakat tercih edilen rengin sıcak bir renk olması, kitabı edinen okuyucuda iyi bir his oluşturacağı ve okuma merakını daha da artıracağı şüphesizdir.

Bunların dışında görsel öğeleri incelersek; tarihi kişiliklerin kitabın kapağına koyulması kitabın başlığına bakıldıktan sonra da tariheilişkin bir kitap olduğu yönünde fikir vermektedir. Kapaktaki tarihi şahsiyetlerin tercih edilmesinin sebebi kitapta kendilerinden bahsedilmesinden ileri gelir. Tarihi şahsiyetlerin seçiminde izlediği yol olarak da kritiğini yaptığı eserlerde bu kişilerin isimlerinin geçmesi gösterilebilir. Kapakta yer alan bu kişilerin kapağa yerleştirilme sıralamasında da var oldukları dönem itibarıyla bakıldığında, sistematik bir dizilimin olduğu dikkatten kaçmaması gereken bir husustur. Aynı zamanda, tarihte ‘’büyük’’ insanların adlarından sıkça söz edildiği ve onların merkezde yer aldığı tarih anlatımlarının bir benzerini daha kitaba başlamadan kapaktan anlamaktayız.

Kitabın kapağını açıp ilerlediğimiz vakit,  kitap ve yazar hakkında çeşitli bilgilerin yer aldığını görmekteyiz. İçindekiler kısmının hemen öncesinde verilen ithaf yazısında, yazarın anne ve babasına duyduğu sevgiyi anlatması, büyüklerine saygılı olması ve vefa borcunu böyle bir jest yaparak bir nevi ödemeye çalışması açısından da üzerinde durulması gereken başka bir husustur. Bilimin vicdandan uzak olamayacağı ve bilimin bir sevgi ürünü, sevdiklerimize faydalı olması sebebiyle ortaya çıkarılan bir ürün olduğunu bu birkaç satırdan çıkarabilmek pekala mümkündür.

Koçak’ın eserinin ilk yayımlanma tarihi 2012’dir. Eserde yer alan yazıların en eskisi yirmi yıl öncesine kadar gitmektedir. Bunların birçoğu Tarih ve Toplum dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonrasında ise Toplumsal Tarih ve diğer dergilerde de bu yazıların yayımlanma fırsatı bulduğunu anlıyoruz. Bunların içinden de seçmeler yaparak bu kitabın bir derleme eser olduğu konusunda Koçak’la hemfikir olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu yazıların ortak noktaları, yakın tarihimize ilişkin araştırma ve yayınlar  olmasıdır. Ancak bunlar bir yandan yayımlanırken bilimsel manada kritiğinin yapılmadığı da aşikardır. Dolayısıyla Koçak’ın kitabının, bu alandaki boşluğu doldurması bakımından önemli bir eser olduğuna kanaat getirilebilir. Ancak kitapta adı geçen Hüseyin Bağcı’nın Koçak’a yönelik bir eleştirisini de görmekteyiz. Bağcı, kitabını kritik eden Koçak’ı, ‘’Özellikle sosyal bilimlerdeki araştırma kısırlığının altında yatan temel nedenlerden biri sanıyorum genç araştırmacıların Koçak gibi haksız suçlamalarda bulunanların şerrinden korkmalarıdır.’’[1] diyerek eleştirmiştir. O da buna yanıt olarak yazmış olduğu Tarihçinin Eleği kitabının Türkiye’deki tarihçiliği bitirmemesi ümidini taşıyarak nükteli bir cevabı kendisine iletmiştir.

Derleme bir eser olması sebebiyle içerisindeki yazıların bir elekten geçirildiğini düşünmek gayet doğal bir durumdur. Bunu yazar da eserinin sunuş bölümünde anlatmaktadır. Ancak bu eleme işlemini yapmak için uygun eleğin seçiminin yapılması yazarın görevlerindendir. Yazar, bu yazılara herhangi bir ekleme ya da çıkarmada bulunmadığını, yalnızca bazı ufak ifade değişiklikleri yoluna gittiğini belirtmiştir. Bu açıdan bakıldığında bu derleme eserin özünün korunduğunu ve yazarın dün söylediklerini bugün de söyleyebildiğini, anlatılanlarda kusur bulmadığını çıkarabilmekteyiz.

‘’Ama Onun Orada Olmaması Gerekiyordu: Bir Örnek Olay Temelinde Tarihte Yöntem Sorunu Üzerine Notlar’’ eserin ilk yazısıdır. Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanmış bir yazıdır. Bu kısımda tarihçilikte yöntem sorununa ilişkin meseleyi devlet arşivlerindeki belgelerle izah etmeye çalışmaktadır. Bir arşiv belgesi olan telgrafta garip olan bir nokta yazarın dikkatini çekmiştir. Bu nokta, telgrafta o dönemde Kültür Bakanlığı bulunmamasına rağmen  gönderilen taraf olarak Kültür Bakanlığı ismi geçmektedir. Ayrıca başka bir rapor da yine aynı garip durumu gözler önüne sermektedir. Bu telgraf ve rapordan bahsettiği esnada onları kitabın uygun bir sayfasına yerleştirmiştir. Bu bölüme ilişkin olarak yazar, tarihçinin böyle durumlara rastlayabileceğini ve bunlara karşı uyanık ve hazırlıklı olması gerektiği tavsiyesinde bulunmaktadır.

Eski Bilgilerden Yeni Yorumlara bölümünde Erik Jan Zürcher’in 1987 yılında yayımlanan “Milli Mücadelede İttihatçılık” kitabının ardından yayımlanan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925) kitabının değerlendirilmesine ilişkin bir yazı kaleme alınmıştır. Bu bölümde kısaca kitabı tanıtan yazar, kitabın temel niteliklerini ve bu niteliklerinin ne kadar önemli olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Örneğin kitabın niteliklerinden biri olan resmi tezi sorgulamasının yapıldığından bahsetmiştir. Bu sorgulamada akıllara yeni belge ve bilgilerin ortaya koyulduğunu getirebileceğini fakat bunun doğru olmadığını kitabında anlatarak devam eder. Bu kitabın yeni bulunmuş kitaplardan, broşürlerden, anılardan yahut arşivlerden beslenmediğini, yani, yeni bir şeyin ortaya koyulmadığını açıklar. İstisnai olarak Hollanda ve İngiltere kaynaklı birkaç elçilik raporunun bu eserde yer aldığını da belirtmekten çekinmeyen Koçak’ın bu hususta çelişkiye düştüğü anlaşılmaktadır. Çünkü hem arşiv belgelerinden bahsedilmediğini söylüyor, hem de istisnasının olduğunu belirterek kendi içinde bir çelişki yaşıyor. Bu çelişkiyi ‘’istisnai’’ sözcüğüyle bir nevi üzerinden atmaya çalıştığını söylemek güç olmasa gerek.

Zafer Kars’ın Kitabı Vesilesi ile Tarih Çalışmalarında Yöntem Üzerine isimli bölümde yazar, bizdeki tarih çalışmalarında en çok kullanılan usulün birinci el kaynaklara inilmeden ortaya koyulan eserleri ve bu yöntemi eleştirmektedir. Bunun yerine bizdeki tarih araştırmalarında daha önceden yapılmış çalışmalar incelenerek onları temel olan bir “araştırma” mantığından vazgeçilmesi gerektiğini belirterek tarih araştırmalarında nasıl bir yol izleneceğini bu bölümde fazla detaya girilmeden anlatma çabasına girmiştir. Yine bu bölümde de sorgulayıcı bakış açısının üzerinde duran Koçak ikinci el kaynaklardan da yararlanılabileceğini fakat bu faydalanmanın zarar doğurmaması ve doğru bir ürün ortaya çıkması bakımından bu konunun üzerinde yol göstermektedir. Yol göstermesinin yanında, eleştirdiği eski usulün de yavaş yavaş terk edilmesini yazar olumlu ve sevindirici bulmuştur. Yeni usul çalışmaların “doğru” yargılara ulaşılmasını eski bilgilerin sorgulanmasına bağlamıştır. Yeni usulden bir örnek olarak da Zafer Kars’ın “Belgelerle 1908 Devrimi Öncesinde Anadolu” eserini vermiştir. Öte yandan eserde eleştirilecek kısımları da eleştirmekten çekinmemiştir. Koçak’a göre Kars’ın eserinde kullanılan ifadelerin “hayli şaşırtıcı” olduğundan bahseder. Oysaki verdiği ifade örneklerine bakıldığında şaşılacak bir durumun olmadığı anlaşılmaktadır. Yazarın savunduğu yeni usulun uygulandığı bu eserdeki ifadeler de elbette yeni usulün getirdiği ifadelerden olacaktır. Bu açıdan bakıldığında şaşılacak bir durumun olmadığını düşünmek gerekir. Kars’ın kullandığı ifadelere baktığımızda kendince yorumlara girişmesi gayet doğaldır. Çünkü eldeki malzemeleri direkt olarak bir sayfaya aktarıp bunu yayımlamak tarihçinin bir görevi olmamalıdır. Tarihçi eldeki malzemeleri bir değerlendirme sürecine koyar ve bu süreçte de algı dünyası, bilgi ve birikimi neticesinde bir eser ortaya koymakta özgürdür. İfadelere takılıp genel çerçeveyi görmemek, ifadelerdeki verilmek isteneni anlamayıp ifadelere odaklanmak çok doğru bir yöntem değildir. Bu açıdan bakıldığında ifadelerde kusur aramak yersizdir.

1908 Devrimi ve Bir Kez Daha Yöntem Üzerine isimli bölümde de yine tarihte yöntem meselesi üzerinde durulmaktadır. Bunu sağlayan bir araç olarak görebileceğimiz Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi isimli kitabıdır. Bu kitabı yöntem açısından incelemesinin yanında kitaba ilişkin yayımlanmış başka eleştirilerden de bahsolunmuştur. Bunlardan biri Mete Çelik’in 1908 Devrimi ve Meşrutiyet Nostaljisi isimli makalesidir. Diğeri ise Oktay Gökdemir’in 1908 Devrimi’nin Düşündürdükleri’dir. Bu yazılar Kansu’nun eserine dönük olarak yazılmıştır. Koçak da üç eseri adeta bir kutunun içine koyarak onları karşılaştırma yolunu tercih etmiştir. Koçak bu eserin kritiğini yaparken 1908’i merkeze almaktadır. 1908’in farklı kesimlerce ne anlama geldiği vurgulanmaktadır. Ancak bu vurgulamayı yaparken Koçak’ın genellemelere fazlaca yer vermesi ve tarafgir tutumunu yansıtması, tarihçinin objektif olması esasını zedeleyecek yöndedir.

Latife Hanım Kritiği Üzerine Bir Kritik isimli bölümde Rıfat Bali’nin yayımlanan Latife Hanım kitabı kritiğinden başlayarak İpek Çalışlar’ın Latife Hanım kitabıyla yazısını sürdürmüştür. Bali’nin eleştirilerinde haksız olduğunu ve neden haksız olduğundan bahsetmeden önce Bali’nin eleştirilerinin de bu bölümde bahsedilmesi kıymetlidir. Böylece hem okuyucunun anlaması açısından hem de tutarlı eleştirilere girişmesi bakımından fayda sağlamıştır. Örnein Bali’nin fazlaca niteliğe takılmasını eleştiren Koçak bu konuya hak verememek elde değildir. Bunun yanında Koçak Bali’yi eleştirdikten sonra Çalışlar’ın eserinde yappılması gereken düzeltmeleri de belirtmekte fayda gördüğü anlaşılmaktadır.

Bunun gibi Bir Kritiğin Kritiği, Talat Paşa’nın Evrakı ve Murat Bardakçı, Resmi Tarihin Tarihi, Üzerinde Düşünülmüş Cesur Bir Çalışma, Bir Tezin Düşündürdükleri, Celal Bayar Biyografisi, CHP Üzerine Yeni Bir Araştırma, Milli Şef Dönemi Üzerine Bir Doktora Tezi (Ya Da Bir Doktora Tezi Nasıl Olmamalıdır!), Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkenlerin Araştırıldığı Bir Doktora Tezi Üzerine, Madamlarımızın ve Mösyölerimizin Tarihi Üzerine Kritik Bir Bakış, Denge Oyunu, Türk Alman İlişkileri (1933-1939) Üzerine Başarılı ve Örnek Alınması Gereken Almanca Bir Doktora Tezi, Hayat Neden Sorun Oldu, Nasıl Sorun Olmaktan Çıktı?, Soğuk Savaş Yıllarında Türk Dış Politikası gibi bölümlerle devam eden Koçak’ın eserinin geneline panaromik bir çerçeveden baktığımızda eleştirel ve sorgulayıcı yöntemin hemen her yerde kullanıldığını görmekteyiz. Bunun bir sebebi, kitabın tarih sorunlarını eleştirmesi ve kendi içinde çözüm aramasıyken, bir sebebi de yazarın tarihsel çalışmalarında eleştirel ve sorgulayıcı tutumu tercih etmesidir. Özellikle tarih biliminde çok fazla kabul gören görüşlere de sorgulayıcı bir gözle bakmasını bilmiştir. Buna kitap içinden örnek vermek gerekirse, ilk bölümün bütününde ve spesifik olarak da sayfa on ikide bu izlenilen yöntemi açık bir şekilde görmekteyiz. Burada var olan paradigmayı tek başına yeni bir paradigmanın yıkamayacağını söyleyen Koçak, bunun için var olan paradigmalardan yola çıkmak gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Zafer Kars’ın kitabının kritiğinin yapıldığı bölümde 1908 Devrimi hakkında yapılan yayımların genellikle Makedonya’da yoğunlaşmış bir hareket olduğu ve İttihatçıların yanında halkın da destek olduğu görüşünü eleştirerek bunda halk eyleminin desteğinin şüpheli olduğu belirtilmiştir.[2] Bu eleştiriden yola çıkarak, Koçak’ın olayların perde arkasının da irdelenmesinin gereğini benimsemiştir ve peşini bırakmadığını da bu eserden anlamaktayız. Bunu yaparken  en başta bir bilim insanı ve tarihçi titizliğiyle hareket ettiğini görmekteyiz. Zaman zaman çeşitli yanlı tutumu açısından da eleştirilecebilecek bu eser beğenilsin yahut beğenilmesin, içeriğinden çok kıymetli bilgilerin çıkarılacağı aşikardır. Keza yazarın kendisi de eserinde bunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Ona göre de bir eserin yüzde yüz kusursuz olması yazardan beklenen bir durum değildir.

Sonuç

Tarihçilikte yapılan ciddiyetsizliklerin bir anlatımı olarak niteleyebileceğimiz eserde, çarpıcı örneklerle desteklenen anlatım tarzında yer yer akademik üslubun dışına da çıkılarak rahat bir yazım tarzının benimsenmesi kuvvetle muhtemeldir ki  okuma ve anlaşılma açısından artı özelliklere sahiptir.

Yakın tarihin önemli tarihçilerinden biri olan Cemil Koçak, bu kitabında İngilizcede review olarak geçen kavramdan yola çıkmıştır ve Türkçede tam anlamı olmasa da “review” çalışması sürdürmüştür. Bizde kitap tanıtımı olarak Türkçe karşılığı kabul edilecek bu işi, birtakım eleştirilerimize karşın hakkıyla yapıldığını vurgulamakta fayda vardır. Bu açıdan bakıldığında bu yazının da bir değerlendirme yazısı olması ve kusurlarının olması muhtemeldir. Bir tarihçi akan bir nehir gibi olmasını bilmelidir. Bu nehrin kendini yenilemesi gibi tarihçi de bazen yağmur sularından, bazen dağlardan gelen karlardan faydalanarak kendini yenilemesi gerekmektedir. Bu yenilenmeyi doğal karşılamalı ona karşı durmamalıdır. Farklı bir görüş ileri sürüldüğünde ona tarihçi gözüyle bakmasını bilmeli, objektif ilkeleri göz önünden ayırmadan konuya yaklaşmalıdır. Elbette bu tarihçinin işini yapmasına da engel oluşturmamalı, argümanlarla desteklemek şartıyla fikirlerini beyan etmekten de çekinmemelidir.

Pek doğaldır ki tarih sosyal bir bilimdir ve toplumbilimle etkileşim halindedir. Bu eser, sadece tarihin ve tarihçiliğin değil, akademik alana bakış açımızı yansıtan çok önemli bir eleştiridir. Akademik hayatın sosyolojik ve psikolojik incelemesi olarak da görebileceğimiz bu eser, verdiği mesajlar ve yöntem üzerine aktardığı görüşler bakımından dikkat edilmesi gereken bir yapıttır.  Koçak’ın kitabı okuyan tarihçilerin ve tarihçi adaylarının elinde yol gösterici bir rehber olacağı da açıktır. Öte yandan sadece tarihçiliğin değil gündelik yaşamda varlığını hissettiğimiz vicdan ve ahlak kavramlarını da sorgulamamıza yol açmaktadır.

[1]Cemil Koçak, Tarihçinin Eleği, İstanbul, Timaş Yayınları, 2014, s. 14.

[2]a.g.e., s.33.

 

Yazar Hakkında: Mert Pakır 

Mert Pakır TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü  Yüksek Lisans Öğrencisi

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial