Suffragette Film Analizi

Yazan: İlkay TÜRKEŞ

SUFFRAGETTE (DİREN!) FİLMİNE KISA BİR YORUMLAMA

2015, İngiliz yapımı olan Suffragette filminin yönetmenliğini Sarah Gavron üstleniyor. Başrollerini Carey Mulligan, Anne Marie Duff ve Helena Bonham Carter’in paylaştığı dram, tarih ve biyografi içerikli film Londra’da çekiliyor. Film genel olarak geçmişten günümüze kadınların siyasi ve sosyal arenadaki hak arayışını ve verdikleri mücadeleyi konu almaktadır.

ÇAMAŞIRHANEDE BAŞLAYAN BİR DİRENİŞİN ÖYKÜSÜ

Londra’da tarih 1912’yi gösterirken, bir çamaşırhanede çalışan ve evinin geçimini sağlayan onlarca kadın işçi görmekteyiz. Dönemin Britanya’sında kadınların birer “birey” olarak yasaların karşısında erkekler gibi eşitlik içinde yaşaması gündemdedir.

“Kadınların oy kullanmasına izin verilirse sosyal yapı çöker. Görüldüğü gibi onlar babaları, ağabeyleri ve kocaları tarafından zaten temsil edilmektedirler!”

Yukarıdaki sözden de anlayabileceğimiz gibi, kadınlar tarih boyunca eşitlik ve oy hakkı için barış içinde kampanyalar yürüttüler. Her şeye rağmen görmezden gelindiler. İşte bu film de çalışan bir grup kadının mücadeleye katılış hikayesidir.

Filmde karşımıza çıkan, 13 yaşından beri çalıştığını dile getirenMaud karakterinin çamaşırhanede çalışmasının yanısıra ev içinde de birçok işi üstlendiği gözlerden kaçmıyor. Maud evli ve Georgie adında küçük bir oğlu var. Toplumun ona atfettiği en büyük ve tek denilebilecek sıfat ise “anne”lik olgusu.Buna rağmen bir anne olarak Maud çocuğu üzerinde bir hak sahibi değil. Sırf “kadın” olduğu için. İşte dönemin sosyal yapısından anlamamız gereken,  sert cinsiyetçilikle örülmüş duvarlar ötesinde yalnızca erkeklere hitap eden yasaların, devletin, kanunların olduğudur. Ekonomik hakların, tapularun, çocuklar üzerindeki haklarının tamamının erkeğe ait olduğunu görmekteyiz. Düzen tam olarak patriyarkal yönetime dayalıdır. Kadınlar gerek ev içinde gerek iş yerinde itilip kakılmakta, sürdürdükleri hak arayışı ise büyük kitlelerce komik ve ayıp olarak karşılanmaktadır.

Yine bir gün Maud çamaşırhanede çalışırken, birkaç gün öncesinde kadınlara oy hakkı için sokaktaki dükkanın camını taşlayan Violet ile karşılaşır. Violet o sırada çamaşırhanenin zorba patronu ile başa çıkmaya çalışmaktayken Maud ile kısa bir konuşmada bulunur. Maud aslında öncelerinde kadın hakları ile ilgili pek okuyup, bilgi sahibi olmamış olsa da Violet ilgisini çekmeyi başarır. Violet denen karakterin çamaşırhanede çalışan bir de küçük kızı vardır. Burada bunu belirtme gereği duyulmaktadır, çünkü “çocuk işçi”liğine de vurgu yapılmıştır. Ayrıca filmde patronun genç kadın işçilere sarkıntılık yaparak taciz ve cinsel istismarda bulunduğu sahnelere de tanık olmaktayız.

KADINLAR YAVAŞ YAVAŞ PARLAMENTO GÜNDEMİNDE

Violet, Maud’a Avam Kamarası’na giderek Glass House Çamaşırhanesi’nde çalışan kadınlar adına beklentilerini anlatacağını söyler ve katılmasını ister. Parlamentoda bulunacakları gün Violet şiddete maruz kalır ve konuşacak durumda değildir, Maud bu görevi üstlenir. Kağıda yazılı cümleleri okumak yerine kendi hayatında edindiği deneyimleri anlatarak parlamenterlerin ilgisini çekmeyi başarır. Ancak daha sonradan bazı parlamenterler kadınlara oy hakkını desteklese de bunun yasa olarak geçirilebileceği herhangi bir kanıt bulunmadığı söylenir ve kadınların mücadelesi geçici olarak sonuçsuz kalır. Yapılan bu açıklamadan sonra kadınlar yine hızlı bir örgütlenme içerisinde tepkisini göstermek üzere sokaklarda seslerini yükseltirken polisin ağır şiddetine maruz kalırlar ve ciddi şekilde yaralanırlar. Maud, bir taraftan ev işlerini de beraberinde yürütürken kendini kadın mücadelesi içinde bulmasından dolayı bu durum kocası tarafından hoş karşılanmayacaktır. Maud büyük bir yüreklilikle ve kadın arkadaşlarından aldığı cesaretle bu yolda ilerlemeye ve mücadeleler vermeye devam ederken kocası tarafından evden atılır ve çocuğunu görmesine bile izin verilmez. Maud’un gördüğü bu muamele O’nu daha da hırslandırır ve mücadeleye iter.

Kadın Mücadelesinin o dönemlerdeki lideri Ms. Pankhurst aranmaktadır ve kaçak olarak kadın arkadaşlarına seslenecektir.

“Alay edildik, yıprandık, bizleri görmediler. Göz ardı ettiler. Elimizdeki tüm barışçıl yolları tüketmişlerse militan yola başvurulmasını destekliyorum. Kırabilen kırsın, kaçabilen kaçsın.”

“WE DON’T WANT TO BE LAW-BREAKERS, WE WANT TO BE LAW-MAKERS!” 

Ms. Pankhurst

Tüm barışçıl yolların tüketildiğine inanan kadınlar başta Maud olmak üzere eylemlerini arttırma yoluna giderler ve fotoğrafları basına servis edilir. Maud, kadın iş arkadaşları tarafından dahi ayıplanır ve dışlanır. Hatta bu olay üzerine zorba patronu tarafından işinden kovulur.

BİR KADIN BİR ANNE

Bir tarafta kadın olarak tüm zorluklarla karşı karşıya kalan ve zaman zaman umutsuzluğa kapılsa da pes etmeyen Maud karakteri; diğer tarafta da kendi öz çocuğuna bakma seviyesine bile erişemeyen bir koca olarak Sonny’i görmekteyiz. Sonny, George’u Maud’dan habersiz, onun izni olmadan evlatlık vermeye karar verir.Bu sahnelerde kendi hislerimi açıklamam gerekirse, kadın ile erkeğin hayata karşı mücadelesi arasındaki farkı gösterir gibiydi. Maud onca şeye göğüs gerebilirken, Sonny kendi çocuğunun sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor ve ona bakmaktan aciz duruma düşüyordu. Bunlara rağmen yasalar sırf “erkek” olduğu için her hakkı O’na veriyordu.

Bir kadın, bir anne çocuğunu görmekten mahrum bırakılıyordu. Düzenin katılığı içinde Maud arkadaşlarıyla eylemlere devam ediyordu. Büyük bir cesaret ve kararlılık içerisinde başbakanın yazlık evini patlatmaları üzeri Maud üçüncü kez hapse mahkum edilir. Filmde bir başkaldırı örneği olarak sayabileceğimiz hücre içerisindeki açlık grevi sahnesine tanık oluyoruz. Daha da vahim olan sahne ise, bu durumdan ötürü yetkililerin bir süre sonra Maud’a işkence türünden sayılabilecek şekilde zorla midesine gıda vermesiydi.  Ne de olsa özgürlükçü (!) liberal hükümetin hapishanelerinde açlıktan ölmek büyük bir sansasyona neden olabilir, kaos ortamı yaratabilirdi.

Hapisten çıktıktan sonra Maud ve arkadaşı Emily Davison kendisini büyük bir kalabalık içinde bulur. Emily elim bir kaza sonucu ölür ve cenazesi ile birlikte ismi tüm dünyada yankı bulur.

SONUÇ YERİNE

-Bu olaydan sonra kadın mücadelesine olan ilgi arttı.

-Verilen mücadele binden fazla Britanyalı kadının hapse girmesine yol açtı.

Sonuç olarak 1918 yılında, 30 yaş üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanındı. 1925 yılına gelindiğinde ise bir kadın çocuğu üzerinde hak sahibi olabildi. 1928’de kadınlar da tıpkı erkekler gibi oy hakkına sahip oldu ve yasaların önündeki eşitlik anlam buldu.

Son olarak kendi fikrimi beyan etmek istediğim konu şudur ki, geçmişte kadınlarımız büyük bir mücadele ile oy hakkını emekleriyle kazanmış olsalar da bugüne baktığımızda ataerkil düzenin izlerini yaşamımızda hala görmekteyiz. Belki oy kullanma konusunda değil ama yaşamımızda binbir türlü zorbalığa, caniliğe, şiddete, tacize maruz kalmaktayız. Erkek egemen düzene, törelere, eşitsizliği savunan yasalara boyun eğmeyeceğiz. Dünya kadınlarla güçlü, kadınlarla güzel!

Yazar Hakkında

İlkay Türkeş / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı / Çevirmeni

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial