Sn. Prof. Dr. Levent Ürer ile Röportaj

1)Levent Ürer kimdir? Akademik kariyerinizin geçmişinden kısaca bahseder misiniz?
1962 Samsun doğumluyum. Samsun Anadolu Lisesi’nde okuduktan sonra Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. 1985’te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümüne dâhil olduktan sonra orada sırasıyla yardımcı doçent, doçent, profesör olarak görev aldım.
Oradan emekli oldum. Şuanda Beykent Üniversitesi’nde devam ediyorum. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğretim üyesiyim. Fen Edebiyat Fakültesi’nde de dekan olarak şu anda görev yapmaktayım. Üç temel kitabım, Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları, Mondros’tan Mudanya Mütarekesi’ne Türk Dış Politikası, bir de sosyal devlet üzerine yazmış olduğum üç temel kitap var. Çeşitli dergilerde milliyetçilik ve azınlık hakları üzerine makalelerim ve yine Romanlar üzerine yaptığımız aslında şu anda konusunda tek olan bir edisyonumuz var. Genç meslektaşlarımla İstanbul Üniversitesi’nde yaptığımız bir çalışmaydı. Siyasi tarih, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, siyaset sosyolojisi ama şu anda daha çok siyaset bilimi anabilim dalında doçentlik sınavlarına giriyorum. Yani YÖK şu anda beni siyaset bilimi öğretim üyesi olarak kabul ediyor. Oysa doçentliğim siyasi tarih üzerineydi. Çünkü İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesinde daha çok tarih üzerine odaklandığımızdan biraz daha fazla tarih bilgisiyle şekillendiriyoruz kendimizi. Çünkü sosyal bilimlerde çalışan insan bir süre sonra fark ediyor ki modelleyebilmesi için ya matematik bilmesi gerekiyor ya da tarih. Doğal olarak hani modellemek adına anket vs. anlamında konuştuğumuzda ya bunu istatistik ve matematikte yapacaksınız ya da bunu tarihle modelleyeceksiniz. Biz matematiğimiz zayıf olduğu için tarihle bu işi karşılamaya çalıştık. O yüzden de hepimiz birer tarih uzmanı gibi hareket ederek tarih konusunda yoğun bilgilerle siyaset bilimindeki kavramları çözümlemeye çalıştık. Yani gibi demeyelim ama Hobsbawn’u düşündüğümüzde yıllar sonra keşfettiğimizde tarih sosyolojisi olarak; ‘’bizim ekolümüz herhalde olsa olsa budur.’’ diye düşünerek kendi kendimize şekillendirdik yaşantımızı. Ve tabi şu anda azınlık, azınlık hakları, azınlıklar ve göç dâhil olmak üzere ve yine tabi uluslararası ilişkiler teorileri başta olmak üzere yüksek lisans ve doktora derslerimde ulus ve ulusçuluk kuramları tartışmalarını yürütmeye devam ettim. Emekli olmam üzerine yine doktora dersini İstanbul Üniversitesi’nde geçen dönem de dâhil yürüttüm. Evet Levent Ürer’in özlü akademik yaşamı bu.
2)Milliyetçiliğin oluşumu aşamasına psikanaliz açısından bakarsak sizce çocukluğumuzdan başlayan büyük grup kimliğine ve toplum psikolojisine neden bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?
Aslında çok güzel! Bu yaptığınız tespiti ben de Lozan ve Azınlıklar kitabımı yazarken yapmıştım. Çünkü ben azınlıklar konusuna niye ilgi duyuyorum diye baktığımda ailemden ve de teyze oğlumdan kaynaklanan yıllarca çok hararetli tartışmaların bu düşünce yapıma etkisinin varlığını gördüm. İkincisi kendimi hiçbir zaman çoğunluk olarak ya da çoğunluk gibi görmedim. Yani işte, maça gidip böyle çılgınlar gibi bağıran insanlar, denizde deve güreşi yapıp, beyaz, uzun paçalı donlarla deniz kenarında güreşen insanlar vardı. Onların mutluluğuna bakardım ‘’ya ben niye bunlar kadar hiçbir zaman mutlu olamadım.’’ Derdim. O zaman aslında daha hayatımın başından itibaren iş adamı olan babamla da başlayan çatışmamla ki Allah rahmet eylesin, ilk söylediği şey ‘’sen nasıl bir solcusun. Çünkü zengin çocuğusun.’’ olmuştu. Doğal olarak aslında azınlık olma halim daha o günden başladı. Bugüne kadar hala azınlık statüsünde devam ediyorum hayatıma. Yani hiçbir zaman benim gibi düşünen insanlar güruhu içerisinde olamadım. Zaten benim gibi düşünen insanlar güruhunu gördüğümde acaba ben de onlar gibi mi oluyorum diyerek kendimi hep sarstığımı ifade edebilirim. Kendimin farklı olduğunu düşünmüyorum. Ama kendimi farklılaştırmaktan, artık azınlık olma halinden zevk aldığımı ifade edebiliyorum. Çünkü dersi anlatırken bile sınıftaki öğrencilerin eğilimi neyse mutlaka onların karşısında olmaya çalışıyorum. Bu durum riskli olduğu gibi bir o kadar da keyifli. Biraz bilginiz ve tecrübeniz yetiyorsa o keyfi alabiliyorsunuz. Yani azınlık olma ızdıraplı; ama onun dışında oldukça keyifli bir hal. Şimdi bu hal benim hem psikolojik hem de sosyolojik boyutum olarak özetlenebilir. Aslında bunu genellemeye çalışırsak her insan kendisinin farklı olduğunu düşünür diye başlarım söze. Ve ne yazık bu her insanda benzer bir özelliktir. Yani aslında her insanın kendisini farklılaştırmak için gösterdiği çabanın sosyolojik ve psikolojik tabanda grup kimliği, gruplaşma, ulusçuluk, ulus kavramlarıyla çok doğrudan ilişkisi olduğunu görüyorsunuz. Yani bu şu demek günümüzde birey cemiyetlere yönelerek sosyalleşme yerine cemaatlere yöneliyorsa, hızla kendisini farklılaştırmak için bunu yapıyorsa, sosyal olanın günümüzde hızla grup kimliği temelinde dönüştüğü bugün tartışılan konular arasındadır. Kısaca, ben size kendimi anlatıyorum, diyorum ki ‘’ben Levent Ürer.’’ Ne yaptım? Ad ve Soyadım ile kendimi farklılaştırmaya başladım. Sonra erkeğim diyerek farklılaştırdım. Sonra şu şu şu gibi derneklere gidiyorum diyerek farklılaştırdım. Yüksek lisansımı şu alanda doktora yaptım diyerek, şunu yaptım, bakın bütün özelliklerimi sayarken siz şöyle düşünüyorsunuz: vay be! Ben kendimi sizden farklılaştırmaya çalışırken sizin aklınıza gelen şey: ‘Vay be ne kadar sosyal bir adam.’. O zaman aslında şunu görüyorsunuz ki kendimi geliştirmek için ya da farklılaştırmak için gösterdiğim gayretlerin toplamı beni daha toplumsal kılıyor. Daha tekil kılmıyor. O zaman sosyolojiyi, psikolojiyi ya da toplum dediğiniz şey aslında bu tür ilişkilerin grift bir ağından oluşuyor. Sadece bir tanesiyle açıklamak çok mümkün değil. O zaman hayat beni azınlık ve milliyetçilik gibi kavramları sorgulamaya itti diye ifade edebilirim.
3)Konuşmalarınızda pek çok kez milliyetçilik ve ulusçuluk tartışmalarına değindiniz. Bugün politik alanda ‘’Batı Demokrasisi’’ ile ‘’İslam Terörizmi’’ arasında bir çatışma görüyoruz. Son dönemde Trump gibi aktörlerin ortaya çıkması ve destek görmesi bu çatışmanın uzun süre devam edeceğinin bir göstergesi midir? Sizce günümüzde ‘’Medeniyetler’’ arasındaki çatışmalar, milliyetçiliğin önüne geçmiş midir, yoksa milletler esas unsur olarak işlevini sürdürmeye devam etmekte midir?
Şimdi öncelikle iki kavramın üzerinde öncelikle durmak gerekir. Çok bildiğiniz milliyetçilik ve ulus kavramı… Ben bu kavramları biraz etimolojik olarak yani dil bilimsel olarak ayrıştırmaya çalışıyorum. Milliyetçilik kavramı tam da Osmanlıca ve Arapça karşılığına tekabül eden dinsel birlik olarak tanımlarken yani aslında 19.yy’dan tutun da günümüze kadar, bugün milliyetçiyim diye bağıran insanların aslında ümmetçiden bir farkı olmadığı, aslında bütün içerisinde dinle bağların çok sıkı olduğu bir yapıyı görüyorsunuz. Oysa ulus dediğiniz kavram ise biraz laik-seküler bir kavram, yani Arap dediğinizde ya da Türk dediğinizde nasıl ki dinden önceki hallerini hatırlıyorsanız ulusçuluk dediğinizde de onun dinden arınmış halini konuşuyorsunuz demektir. Niye buradan besleniyorsunuz dediğinizde de çok basit. Milliyetçiliğin tarihsel okumalarını yaptığınızda, örnek olarak Charlton Hayes’ten alıntı yaparak anlatmak zorundayım, Charlton Hayes milliyetçilik her ne kadar başlangıçta dinin yerini doldurmak üzere ileri sürülen bir teori, bir ideoloji, bir tutunum olsa bile kendisi zamanla bir din halini almıştır der. Bu şu demek aslında başta insanlar birbirlerini din için öldürürken, şimdi ulusları için öldürmeye başladılar. Her yerde gazilik müessesesi gibi müesseseler meçhul asker anıtlarına kendisini çevirecek ve evrilecek diyebiliriz. O yüzden milliyetçilik kavramını bu anlamda analiz ettiğinizde şunu görüyorsunuz: Ulus felsefi bir kavramdır diyorum, tıpkı Batı’da 1789’dan sonraki gelişenlerle bağlantılı olarak. Yani bunun klasik çağdaşlaşma kuramını sorduğunuzda size şöyle cevap verirler; çağdaşlaşma Batı’da gelişen akıllanma, aydınlanma çağının bir ürünü olarak ortaya çıktı. Ve doğal olarak topyekûn bir düşünce biçiminin ürünüdür. Yani insan birden akıllandık derken aslında bu akıllanma algısı kilisenin baskılarına karşı bir direnç olarak gelişecektir. Milliyetçilik hep mi vardı sorusunda Avrupa aydınlanmasını okuduğunuzda yerel kiliselerin ortaya çıkması, bu yerel kiliselerin milliyetçilik adı altında hareket edip Luteryan ölçütleriyle analiz ettiğinizde birbirleriyle savaşmaları, aslında Avrupa’nın o üç yüz yıllık karanlık bir döneminin ifadesidir. Doğal olarak Avrupa o üç yüz yılın sonunda ‘Ya bizi din perişan etti.’, diyerek laik ve seküler biçime sıçrarken, yani uluslaşmayı geçmişi unutmak üzerine kurguladıkları birer mesaj olarak algılarken. Bu şu demek: Ernest Renan, yine bir düşünür, diyecek ki “uluslar geçmişi unutmak üzere kurgulanır, geçmişi hatırlamak ulusları etnikleştirir”. Buradan ortaya çıkan şey Amerika 1776’da var, Fransa’da 1789’da var, Türkiye’de 1920’de var. Geçmişi hatırlamak ise ulusları etnikleştirir. D. Trump Amerika’da başkanlık seçim sürecinde hatırlarsanız şöyle bir laf etti: ‘Bu göçmenleri biz almayalım, geri çevirelim’’ dedi. Buna Kızılderililer espriyle karışık ‘Siz ne zaman geri dönüyorsunuz.’ dediler. Hatırlarsanız geçmişi hatırlamak ulusları etnikleştirir sözüne geliyorsunuz. O zaman ulus; felsefi, modern, soyut bir kavram ve içinde bulunan herkesi barındıran ve toplayan bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bunu (teritoryal) topraksallık ilkesi, kan bağı ilkesi gibi bir sürü felsefi söylemle süsleyip tartışabiliriz. O zaman demek ki, bütün bu tartışmaların içerisinde milliyetçiliği ben ulusçuluğun bir geri biçimi olarak algılıyorum. Ve vites değiştirme halinde aydınlanmanın sonunda da ulusçuluk kavramını ifade etmeye çalışıyorum. Türkiye’de ne vardı diye bakarsanız; Türkiye’de milliyetçilik bildiğiniz gibi Ziya Gökalp’ten beri var ama oturup içini okuduğunuzda da bunun ümmetçilikten hiç de farklı olmadığını dinsel birlik “hars” ile tamamen bağlantılı ve örüntülü olduğunu görürsünüz. Ulus ve uluslaş(tır)ma süreci erken dönemlerde felsefi bir niteliğe sahip. Dönemin ruhuna uygun da bir tarz olarak nitelendirilebilir. Farklı yorumlar yapılıyor olsa bile,  ulusçu, “laik-seküler” olup da tamamen dinin etkisini kontrol altına almayan ve hatta bir nebze olsun bu etkiden kendini kurtarmaya çalışan bu felsefi düşünce biçiminin sadece Mustafa Kemal döneminde denendiğini gözlemliyorsunuz. Ne demek denenmek? Belki çok konuşmuyorsunuz ama hatırlarsanız ezanın Türkçeleştirilmesi hali.1918 yılında Ziya Gökalp tarafından dile getirilmiş olan ve 1932 yılında bizzat Mustafa Kemal tarafından başlatılan süreç, 16 Haziran 1950 yılında Demokrat Parti döneminde “ezanın Arapça okunması” özüne geri döndü. Halktan gelen tepkiler, yerel itirazlar dâhil, bu durumdan vazgeçilme süreci hala tartışmalara açık bir haldedir. Neden istendi? Ne oldu vazgeçildi? Sorusuna alınacak yanıtlar, milliyetçilik üzerine yürütülecek araştırma adına bir nebze olsun ışık tutacak nitelikte görünmektedir. Geri dönülmesi hali yine bir milliyetçi olarak ya da tırnak içinde bir ulusçu olarak Mustafa Kemal’e kendisine Atatürk deme hali gibi içerikler ve felsefi donanım hala göz ardı edilmektedir dersem hatalı olmam. O zaman demek ki onun arkasında başka bir felsefi düşünce biçimi var. Ulus kavramı; bu anlamda da ben sınıflarda genellikle şunu söylüyorum: düşünün ki 1925 yılında birisi ‘Ben Atatürk’üm.’, derken yani ‘Türklerin atasıyım.’, derken atası çok belli olan Türkler kuşkusuz bu duruma ‘Bu bizimle dalga geçiyor’ diyebilirdi ama elimizde itirazlar olsa bile veriler o yönde değil. O zaman felsefi anlamda Mustafa Kemal’in o gün orda Atatürk’üm ben deme ifadesine baktığımızda ve bugün eğer hiçbirimiz biz Türk’üz diyemez hale geldiysek; onu somutlaştırmak için elimizden gelen gayreti esirgemediysek ve şimdi o kavramın içerisine hiçbirimiz sığamıyorsak, aslında kavramı nasıl yozlaştırdığımızla ya da nasıl milliyetçi anlamlar yüklediğimizle bağlantısını tartışabilirsiniz. Milliyetçi diyorum bakın hala ulusçu kavramını konuşamıyorum. O yüzden Avrupa analizlerine baktığınızda şunu görüyorsunuz: din savaşları yüzünden perişan olan bir Avrupa’nın aslında dini bırakalım, biz artık yeni kavramlar üzerinden hareket edelim demeye başladığı bir uzlaşı (consensus) biçimi olarak ulusçuluk algısını görürüz. Tabi Almanya’nın bunu 1936 yılından başlayarak abartması söz konusu. Çünkü ulus uydurma ifadesi yanlış olabilir ama icat edilmiş, hayali birer tasarımsa, 19. Yüzyılda neredeyse birçok devlet kendi tasarımını “egemenliği altına” inşa ederken, Almanya hızla kendi gerçeğine sarılacaktır. Hepsinin inşa etmeye çalıştığı bende zaten var ve bu olana şimdiki devletim dar diyecektir. Bu durum Alman olarak ben çok somut Germen dediğimiz kavimden geliyorum deme hali ile doğrudan ilişkilidir. Unutmayalım ki dönem dünya için bir çılgınlıktır. Yani birden ulus ve ulusçuluk kavramına yüklenen somut içerikler ona uyan ve uymayanların dışlandığı ve doğal olarak ikinci konuma kaçınılmaz bir şekilde geldiğimizin ifadesi olacaktır. Nihayet bu durum herkesin dışlandığı bir hali gündeme getirmiştir; Azınlık halini. Artık azınlık dediğiniz kavram herkesi her şeyi kapsar bir hale geldi. Yani Türklük kavramını tanımlarken bile bazı özellikleri saysak bu özelliklerin bir kısmından çoğumuzun dışlanabileceğini düşünürsek o kavram içerisinde bile çoğumuzun azınlık olma halinin ne kadar kapsamlı ve tartışılabilir bir şey olduğunu ifade edebilirim. Kısaca milliyetçilik ve medeniyetler çatışması kavramına geliyoruz. Algıladığımız şey şu: dünya bize karşı mı yoksa biz mi dünyaya karşıyız? Sorusu gibi kendi içinde “öteki” için aynı anlama gelen soruyu konuşuyoruz. Bu durumu esprili bir dille tahlil etmek istersek; Temelin Avrupa’da otoyola ters girme öyküsündeki gibi derim. Bildiğiniz gibi, Temel otoyola ters giriyor, radyoda bu durum anons, “delinin biri otoyola ters” girdi. Temel hemen söylenmeye başlar, ne bir tanesi bunların hepsi deli diye. Şimdi buradaki soru şu: medeniyetler çatışmasını Huntington (Samuel P. Huntington) diye birisi kitaplaştırdı. Ama buna daha çok İslami kesim inandı. Yani karşı taraftan sürekli olarak bize vurgulansa bile ya da vurgulandığını düşünsek bile Avrupa aydınlanması içerisinde, İsviçre’de, çoğu Doğu Avrupa ülkesinde milliyetçi vizyon, milliyetçi algıyı besleyen kaynağın biraz da duruşumuzla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bunu şöyle örneklendiriyorum: mesela Avrupa’dan baktığınızda Türklerden korktukları kadar var diyorum bazen. Niye var diyorum? Çünkü hatırlarsanız karikatür krizi başladığında Orta Doğu’da gösteriler başladı. Her gösteride iki Arap yaralı, bir Arap yaralı, bir Arap öldü, iki Arap öldü gibi her gün bir şey duyduk. Türkiye’de bir tane gösteri oldu. Ertesi gün Trabzon’da bir papaz öldürüldü. Yani aslında şöyle baktığınızda ‘Türklerin şakası yok’ lafını çok rahatlıkla görebilirsiniz. Bizim bu konuda gayet ciddi mesajlar verdiğimizi görmemiz lazım. Hele ki azınlıklar konusunda ya da azınlıklar algısı konusunda. Bu durum bu alanı bana daha cazip kılıyor; çünkü başta dilimiz olmak üzere kullandığımız günlük dilde anlambilim açısından Türkçenin ciddi ayrımlara, ciddi ayrıcalıklara, ciddi kırımlara söz konusu olduğunu ifade edebiliriz. Küfür dilimizden tutun da sosyolojik olarak kullandığımız kadına ilişkin kavramlar dahil olmak üzere azınlıklara ilişkin birçok noktada çok acımasız olduğumuzu görebilirsiniz. Bu da aslında kendimizin çok aryan olduğunu düşündüğümüzden kaynaklanıyor. Burada ‘aryanı’ ‘ari’ anlamda kullanıyorum. Yani biz Türkler deyip her şeyi genelleştirip ama o genellik içerisinde işte Ermeni tohumu, Rum bilmem nesi gibi kullandığımız ya da İsa’nın üzerine yazdığımız karikatürler sanki yokmuş gibi Hristiyanlığın Muhammed üstüne yazdığı her kavrama öfke göstermemizi ve dönüp de bunlar niye bizi anlamıyor dememiz kadar abesle iştigal bir şey olamaz diyorum. Çünkü bize artık çok olağan gelen her şey bir Batılı için çok astronomik, çok farklı değer olarak gözlemlenebilir. Bu akademisyenin önündeki en ciddi zorluk olarak karşımıza çıkacak. Elbette ki medeniyetler arası çatışma kavramı bizim uluslararası ilişkiler uzmanlarının çok sevdiği bir kavram, çünkü söz konusu olan iki medeniyet var. Buradaki soru medeniyetin nasıl tanımlandığı? Nasıl tanımlıyorsunuz? Doğal olarak medeniyetler kavramı, herkesin medeniyetten başka bir şey anladığının ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. O yüzden aslında medeniyetler dediğimiz andan itibaren zaten bir tasnif yapmış oluyoruz. Çünkü bu tasnifin içerisinde insani anlamda neyi öncelediğimiz olduğu konusunda hem fikir olmamız gerekirken aslında bu insan olmaktan kaynaklanan hem fikirden uzak algımıza bir takım kalıplar koyuyoruz. Yani bunu Batı’dan da gelse Doğu’dan da gelseler dediğimiz andan itibaren bir ortak insan olmaktan kaynaklanan standart dışında bir öteki tanımı kaçınılmaz bir şekilde koyduğumuzu deklere etmiş oluyoruz tekrar tekrar. Biz medeniyetler dediğimiz andan itibaren karşı taraf da o zaman benimki değil bu kendininkini kastediyor gibi bir algı içerisine girecektir. Oysa insanlığı bekleyen şey ortak bir medeniyet algısı ve dürtüsü olsa gerek. Hepimiz insan dediğimizde aynı şeyi anlıyorsak ki şüpheliyim; çünkü hepimizin insandan aynı şeyi anladığımızdan benim ciddi endişelerim var, hatta insan diye kendini tanımlayanların bile farklı şeyler anladığı sonucundayım. Doğal olarak daha biz böyle bir evrensel kritere gitmeden medeniyetin genel geçer tanımlanmış çok üst bir nitelikmiş gibi algılanması sadece medeniyetsizliğimizin ifadesi ve bu halde zaten etnik ve azınlık sorunlarının en temel göstergesi olarak karşımızda. Yani sözcüklerimiz daha başlangıçta bir takım boşaltımlara yani anlam kayıplarına sahip. Hepimizin bildiği gibi karbonun ayak izi dediğimiz bir kavram var, dünyaya ilişkin bir algımız var, hepimiz kendi dünyamıza ilişkin bir takım algılara sahibiz. Ve bu bizi olabildiğince fazla yerel kılarken kültürel anlamda çok üst değerlerdeymişiz gibi tartışıyoruz. Dikkat ederseniz ben burada bir Avrupalı ya da bir Müslüman ayrımı yapmak istemedim.
4)Türkiye’nin son dönemine baktığımızda güçlü bir lider motifi ile karşılaşıyoruz. Aslında Cumhuriyet tarihi böyle güçlü lider portreleri ile ya da bu şekilde çıkartabilme çabası ile doludur. Türk siyasetinde güçlü lider/karizmatik lider figürlerinin bu kadar önemli olmasının sebepleri sizce nelerdir? Karizmatik liderlerin oynadıkları önemli rol sizce demokrasi için bir tehlike barındırır mı ?
Aslında buna tabi bizim Türkçemizle cevap vermememiz lazım. Karizmatik lideri aslında Marksizm tanımlıyor. Yani Marx ve Engels’in Doğu despotizmi kavramında Batı ve Doğu’yu tanımlarken Doğu tipi toplumlarla Batı tipi toplumlar analiz ediyor ve diyorlar ki ‘’Doğu’da neden despotik liderler çıkıyor Firavun döneminden itibaren?’’ Aslında bunu 1970’lerde Sencer Divitçioğlu da tartışıyor. Yani Türkiye’de 1970’lerin solu’2 neden Türkiye’de bu liderin peşinde koşuyor?’’ sorusuna bakıyor. Hani Mustafa Kemal’den öncesinden başlayarak Enver Talat Beyler’den gibi yola çıkıp baktığınızda ve
Marx ve Engels’in Doğu despotizmi dediği kavramda neden bu insanlar Doğu’da bir liderin peşinde koşuyorlar sorusuna baktığımda bir takım tespitleri var: 1)Yaşam ve hayat sahaları. Yani burada Doğu’yu şöyle anlıyorlar; burası kurak bir iklime sahipti, bu yüzden suyun getirilmesi gerekçesiyle Doğu toplumları, Firavun döneminden başlayarak su kanallarını açık tutmak zorunda kalmalarının onların otoriter bir devlet yapısına neden ihtiyaç duyduklarını gösterecektir. Hatırlayacaksınız Oral Sander’in Siyasi Tarihi Birinci Cildi’nin 1918’e kadarki kısmında bu vurgu vardır Batı bunu kendisinde bir üst nitelikmiş gibi. Yani ‘’bizde iklim buna müsaitti, biz daha demokratik bir kültüre o yüzden sahibiz.’’ gibi açıklamalarla yapacak. Ama aslında bugün siyaset biliminde birçok kuramcı, demokrasi kuramlarından yola çıkarak, demokrasi kuramı içerisinde ki Hobbes mutlak iktidarın mutlak yozlaşacağını, yani gücü elinde bulunduracağını ifade edecektir ve bundan yola çıkarak ‘oligarşinin tunç yasası dediğimiz’ kuramda bir iktidar gittikçe ötekileri ortadan kaldırır ve gittikçe mutlak hale dönüşür ifadesini göreceksiniz. Bu aslında insanlık ve demokrasi açısından baktığınızda ben hep şöyle tanımlıyorum: demokrasi 1920’lerde şuydu; yapılan özgür seçimlerden sonrasında iktidara gelmekti. Ama kaç parti var ama ne kadar parti olacak, bunlar tartışılmıyordu. Buna göre mutlakiyetçi rejimler vardı ve bu rejimler karşısında parlamentosu olanlar vardı. Uzunca bir süre parlamento devreye sokulmadı. Sonraki süreçte tarihsel anlamda dediler ki ‘İyi de, parlamentolar var ama parlamento kralın emri altında.’. O zaman bu parlamentolara yapılan seçimler ve iktidarın oluşmasında ya da yapılacak özgürce seçimler sonrasında iktidara gelmek biçiminde anlaşılıyordu demokrasi. Ama Nazi Almanya’sı dönemi yaşandığında mesela ya çoğunluk sapıtırsa hali tartışıldı; çünkü mutlak iktidara gelen Hitler seçimle geldi. Sonra dedi ki ‘Beni halk seçti. O zaman ben gitmiyorum.’’ Ve bu halkın isteğidir dediği zaman bugün tartıştığımız Mili Güvenlik Kurulları, Anayasa Mahkemeleri o günlerde inşa edildi. Yani gitmeme durumu. Zamanında bunu 1950’li yılların Türkiye’sine adapte ettiğinizde de benzer bir sorunu görüyorsunuz. Çünkü meclisin üstünde hiçbir yapı yok, hiçbir mekanizma yok. Mesela Adnan Menderes grup toplantısında meclise dönüp dedi ki:’ Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.’, dediğinde aslında çok doğru bir mantığı var; çünkü meclis üzerinde hiçbir irade olmadığı için meclis istediği her şeyi yapabilir konumda ve güce kudrete sahiptir. Tabi 1946’lara giden yolda Nazi Almanya’sı tecrübesinde şu görüldü: yapılan özgür seçimler sonrasında iktidara gelenler bir türlü iktidardan gitmiyordu. O zaman 1946’lara gelirken şu konuşulmaya başlandı: Efendim demokrasi, yapılan özgür bir seçim sonrasında iktidara gelmek değil, aksine iktidardan gitmektir. Yani Türkiye’nin demokrasi tarihini analiz ettiğinizde Türkiye’de seçimlerle iktidara gelen parti 1923’ten itibaren var. Ama niye Türk demokrasisi 1946’da başlatılıyor, 1950 bunun en taçlandırıldığı nokta deniliyor? O zaman şunu anlıyorsunuz: 1946’da ilk çok partili yaşam deneyimi var. Ama Kemal Karpat mesela 1948’de ve 1950’den sonra Türk Demokrasi Tarihi adlı kitabı yazarken ne dedi? ‘Evet.’, diyecek. ‘’Türk demokrasisi 1950’de başladı.’’ Çünkü ne oldu 1950’de? İlk defa gelen hükümet iktidardan gitti. O zaman aslında şimdi demek ki demokrasi nedir sorusu 1950’den sonra yapılan özgür seçim sonrasında bir partinin iktidardan gitmesidir. Şimdi böyle bakarsanız Türkiye’de 1920’den 1946’ya, 1946’dan günümüze analizlere baktığınızda dikkat edin. Yapılan özgür seçim sonrasında giden parti var mı? Şimdi eğer demokrasiye bu tanımla bakacaksanız. Giden parti ve lideri var mı sorusuna bir daha bakın. Çünkü dikkat edin parti, ne zaman gidiyor? Lideri Cumhurbaşkanı olduğunda, parti gidiyor. Hangi örnekler var? Süleyman Demirel, Turgut Özal’dan tutun şu anda da benzer bir şeyler var. Şimdi bu tecrübeyle iktidar ne diyor o zaman ‘Bir dakika. Burada bir şey eksik. O zaman bunun biz adını başka koyalım.’. Yani tırnak içerisinde ve dikkat ederseniz İsmet İnönü’yle başlıyor bu süreç, 1950 seçimlerinde İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığına atlıyor. Partiyi terk ediyor. Partiyi terk edince muhalefete düşüyor. Sonra iktidardan gitmediği için 1960 darbesi var. Yani 1950-60 arasında darbe var. 1980’de yine iktidardan gitmediği için darbeler var. Ama arada gidenlere dikkat ettiğinizde de bunlar ya Cumhurbaşkanı seçildiği için partiyi bırakan liderler yüzünden iktidarın değişmesi gibi bir kavramla karşılaşıyorsunuz. O zaman sorun şu: demek ki demokratikleşme ve demokraside bir iktidar değişimine ilişkin ciddi sorun var. O zaman ben demokratikleşmeye baktığımda iki kriteri önemsiyorum: 1)Koalisyonlar. Şimdi koalisyonlar uzlaşı rejimleridir ve herkesin uzlaşmasını gerektirir. 2)Parlamenter sistem ki ciddi bir evrim sürecinde. Parlamenter sistem yönetimi değiştirebilir bir hal ve yeteneğe gelmek zorundadır. Burada parlamenter sistemi denedik demekle parlamenter sistemin hala daha evrim içerisinde yerini bulmasına yönelik çabaların kaçınılmaz bir şekilde hayatın gerçeğine dönmek yerine, iktidarların hayatın gerçeğini nasıl algıladıklarına bakmak gerekir. Diyorlar ki: ’Madem bu sistem değişimi engelliyor, başkanlık sistemini getirelim ve hayatın değişimini böyle yakalayalım.’’ Ama şunu unutmamak lazım; başkanlık rejimini bir analiz ederseniz bugün Amerika’dan tutun da Latin Amerika’da uygulanan başkanlık sistemleri 1750 yılı İngiliz siyasal sistemidir. Yani ileri değil aksine felsefi olarak en geri sistemlerdir. 1750’den bu yana İngiliz siyasal sistemini evrimin bir modeli olarak anlıyorsanız parlamenter sistemi terk etmemiş ve parlamenter sistemde sembolik olarak devam etmiştir. Şimdi bu şu demek: Fransa’da başkanlık sistemi var. Neden başkanlık sistemi var; çünkü soyluların tamamını kestiler. İngiltere’de Cromwell dönemini analiz edin; çünkü İngiltere’de Cromwell döneminde soylular kesilmiyor ama Cromwell iktidara geliyor, bir süre sonra diyor ki: ‘Ben imparatorum.’. Ortalama bir İngiliz diyor ki: ’Ya zaten başımıza kimi getirsek kral kesilecek. Hiç değilse bir kraliyet ailesi gelsin ve sembolik bir değerde devam etsin.’’ Fransa bu tecrübeyle soyluları kesiyor. Rusya benzer bir şey yapıyor ve bunların neden başkanlık sistemini ortaya çıkardığını anlayabiliyorsunuz. Buradan şu sonucu da asla çıkartmayın: Türkiye’de de Osmanlı hanedanı vardı, hanedan geri gelip buradan sembolik bir takım şeyler çıkar mı gibi bir takım sorular sorabilirsiniz. Bunu tartışmaya açarsınız, açmazsınız. Ben katılmasam bile, Avrupa tarihinden çıkardığım örneklerle bunun dahi tartışılabilir olduğunu; ama parlamenter sistemde böyle bir evrim modelinin olmadığını ifade edebilirim.
5-Yoğun gündemin başka tartışma konusu da başkanlık sistemi. Siz, Türk siyasal hayatındaki sorunların böyle bir sistem değişimi ile aşılabileceğine inanıyor musunuz? Eğer çözüm sistem değişiminde değil ise sizce nerededir ?
Bir kere sistematik, sınıfsal ya da Marksist bir analiz yaparsak, Marksizmin despotik dediği yapıda analiz ettiğimizde; şu günkü kültürel yapı değişmediği sürece Türkiye için başkanlık sisteminin itibarlı bir şey olduğunu ifade edebilirim. Doğru diye söylemiyorum, itibarlı! Çünkü burada insanlar yönetenin arkasına geçip, yöneten kişinin kutsallığına ilişkin referansların; meclisteki konuşmalarda Recep Tayyip Erdoğan için ‘’peygamber’’ ve ‘’hazret’’ gibi ifadelerin kullanılmasının, Marks ve Engels’in doğu despotizmi kavramı ile çok örtüştüğünü görüyorum. Yani hiç şok olmuyorum ya da ne kadar tuhaf demiyorum.  Doğal olarak aslında toplumsal yapıda ve bilinçte değişme, dönüşüm yakalanmadığı ve gelişme sağlanmadığı sürece, başkanlık sisteminin toplumun beklentisi ile örtüşemeyeceğini ifade edebiliyorum. Şimdi buradaki soru, toplumun ve bireylerin mutluluğunu düşünmek mi yoksa sistem içinde azınlıkların garanti ve güvence sistemini düşünmek mi? Burada sıkıntılı yapı, parlamenter sistemin getireceği müzakere ortamını başkanlık sisteminin engelleyeceğini düşünüyorum.  Zaten şuanda Türkiye’de başkanlık sisteminin yeniden tartışmaya açılmasının, müzakere ortamının kapatılması ile çok bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu her alanda müzakere ortamı için geçerli. Parlamenter sistem ve koalisyonlar dönemi aslında her şeyin çok rahat tartışılması gereğini açığa çıkartır.
Ama düşünün ki elimizde öyle bir toplum var ki – Türkiye’yi konuşuyoruz- belki de Osmanlı’dan başlayarak son 400 yıldır hiç konuşmamış. Hiç konuşmamış bir topluma konuş demek, hadi hareket et demekle hiç konuşturmamaya devam etmek arasındaki bir ilişkiyi tartışıyoruz. Düşünün ki, bugün Türkiye’de din hiçbir zaman konuşulmadı. Yani Müslümanlık dedik; birisi ‘’Müslüman’’ dediği zaman başı açık olan Müslüman mı değil mi konusunu tartışamıyoruz. Ya da daha sabote edeyim size; bugün anayasa yazalım diyorlar, ben hep şunu söylüyorum: Medeni kanun yazmamış bir toplumuz ve anayasa yazmaya kalkıyoruz. Şimdi medeni kanun yazmak ne demek? Bu felsefi anlamda ciddi bir tartışma gerektirir. Çünkü medeni kanun, medeniyet gibi öncelikli tanımları gerektirir. Şimdi neye göre konuşacağız? Hukuk sistemimiz, ceza sistemimiz neye göre olacak? Birisi dese ki bu, dine göre olmalı; çünkü benim anladığım medeniyet tarzı bu. Hırsızlık yapana şunlar şunlar yapılmalı, tecavüz edene tecavüz edilmeli, tecavüz edeni öldürmeli ya da tecavüz edende bu toplumun kara kederine sahiptir ve doğal olarak o insanlar ıslah edilmeli gibi felsefeye ulaşabilmek için medeni kanunun öncelikle tartışılması gerekir. Yani, medeni olabilmek için önce onun temelleri tartışılması gerekir. Bunu tartışmamış ve tartışamamış bir topluma bunu tartış demek başka bir ızdıraptır. ‘’Hadi bunu tartışmayalım o zaman.’’ diyerek, Mustafa Kemal’in de yaptığı gibi ya İsviçre’den alalım ve bu topluma bunu tartıştırmayalım diyebilirsiniz. Ama toplum yine tartışıyor. Mesela bugün, kadınların öldürülmesi, şiddete maruz kalması, infazlar vs. Bunlar aslında yine toplumda tartışılmamış kanunların ortaya çıkışından kaynaklanıyor. Denilebilir ki; hukuk sistemi ile vicdan sistemi örtüşmüyor bu kişilerde. O zaman ‘’benim kız kardeşimin cezalandırmasını ben yapmak zorundayım.’’ diyebilir. Ahlak, adap, gelenek ya da medeniyet algısına sahip olan insanlarla birliktesiniz. O zaman bu şu demek;  En az 500 sene tanışmamış, konuşmamış ve tartışmamış bir toplumla karşı karşıyasınız. Bunu şunun için söylüyorum; mesela laiklik diyorsunuz, laiklik ne demektir? Din ve vicdan özgürlüğü ya da bunları kalplere hapsetmektir. Mustafa Kemal’i düşünün. Aslında Mustafa Kemal laikliği istediği için değil, azlinde kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü 500 sene hiç dini tartışmamış bir topluma dini tartıştırmamanın iki yöntemi vardır; ya halife olacaksın ya da o dini tartışılmaz kılmanın ikinci yöntemi olarak laikliği göreceksiniz.
O yüzden, aslında hiç dini tartışmamak ve vicdanlara itmek; laiklik böyle bir politika işte. Avrupa’ya bakın model olarak. Avrupa laiklikle ne yaptı dinsiz mi oldu? Hayır. Son 100 – 150 sene içerisinde ki uygulamalar sayesinde Papa’nın peşinden şuan milyonlar koşuyorsa, batının bunu laiklikle elde ettiğini görmemiz lazım. O zaman aslında soru şu; Laiklik – dikkat edin yeni bir tezle ileri sürüyorum- dini yeniden restore etme biçimidir. Restore etme 1789’da Papa’nın itibarı bile yoktu. Çünkü kilise bütün mal varlığına el koyuyordu. Eğer bugün Papa’nın ardından milyonlar koşabiliyorsa demek ki adamlar son 150 – 200 yıl içerisinde dini ne yaptılar? Yeniden ve yeni kuramlar ve kavramlar üzerinden restore etmeye çalıştılar. Dinsizliği sağlamak için değil. Çünkü aslında din iyi bir yönetim mekanizması olarak hep kullanılan bir strateji olarak karşımızda. Bunu sistem tartışmalarına da adapte edebiliriz. Parlamenter sistemi nereye kadar? Başkanlığı burada nasıl algılayacağız? Bu aslında bizim toplumsal yapımıza bağlı. Şuradan sokağa çıktığımızda, eve girdiğimizde, her şey başkanlık sistemine dayalı ise, yani evin reisi kim? Baba ne? Patron kim? Gibi birçok soruya vereceğimiz yanıtlar oldukça önemli. Hep bir üçgenin üstünden konuşuyorsanız ve toplumsal hiyerarşiniz bir piramit şeklindeyse ve ulus-ulusçuluk dediğiniz kavramı  –halk egemenliği dediğiniz bir kavramsa-  terse çeviriyorsa, o zaman şunu görmeniz lazım ki ‘’çoğu yerden devlet, halktan ileride.’’ Yani çoğu yerde devlet demokrasi diyor ama şuradan sokağa çıktığınızda işletmeden aileye kadar her şey hiyerarşik yapılanmıştır. Her şeyin hiyerarşik yapılandığı ve her şeyin bir lidere dayalı yapıya sahip olduğu bir toplumda, dönüp sorumluluklarına sahip olan halk tipi ve yönetim mekanizmalarının seçmesini beklemek ve o bilinci beklemek belki de o topluma yapılan en büyük haksızlık olabilir. O yüzden demokratikleşme açısından baktığımızda sokaktaki insanın kültürünün, ister istemez başkanlık sisteminin ve hiyerarşik mekanizmaların kurumlarını muhafaza ettiği bir sürece varılabileceğini söyleyebiliriz.
6- Avrupa’nın göçmen karşıtlığı terör olayları ile daha da arttı. Fransa, Macaristan bunun örneklerinden bazıları. Avrupa sert tutumunu ne kadar ileri götürebilir? Avrupa ve Türkiye’nin göçmen politikası arasındaki fark nedir?
Aslında bu bizim şok olduğumuz bir şey. İnsanlar Ortadoğu’dan kaçıyorlar ama Türkiye’ye gelmiyorlar. Avrupa’ya doğru kaçıyorlar. O zaman biz bunu tartışabilirdik. Eğer bize doğru koşuyor olsalardı, derdik ki; ‘’demek ki biz modern ve iyi bir yerdeyiz ki bize doğru geliyorlar.’’ Hatta Türkiye’deki sınırları kaldırsalar ben dahil hepimizin kaçacağı yer Avrupa. Doğal olarak birincisi şunu kabul etmemiz lazım; Sınırlar bugün Avrupa’nın güvenliği pahasına var. Yani Türkiye’deki sınırlar da. Çünkü Türkiye bile sınırlarını açsa içinde yaşayan insanlar oraya doğru gidecek. Bunun birinci sebebi şu;  modernleşme, çağdaşlaşma kavramı batıdan geldiği için batı en modern ve en çağdaş olarak algılandığı sürece buradan akan nüfusun oraya gitmesi doğaldır. Suyun yönü gibi algılanıyor adeta. Çünkü en modern olanı yaşamak isteyen insan önce kentine göç ediyor, – modernleşme kuramına göre- daha modern yaşamak için daha modern yerlere göçü gerektiriyor. Göç aslında negatif bir kavram değil. Çünkü ilkokuldaki göç haritalarını göz önüne getirin. Hunlar nereden geliyor? Orta Asya’dan bir göç dalgaları var. Cermen diyorsunuz, anglo-sakson diyorsunuz dikkat edin, Saksonya neresi? Almanya’nın göbeği. Anglo-sakson diyorsunuz İngiltere’yi konuşuyorsunuz. Doğal olarak aslında siz Amerika dediğiniz yer en büyük göçmen yeridir. O zaman şöyle görmeniz lazım; göçmenler, dünya ve tarihinin belirleyici rolüne sahiptir. Şimdi o zaman şöyle de sormanız lazım; Eğer göçmenler gittikleri yerlerdeki medeniyete hakim oluyorlarsa, gidilen yerdeki medeniyet göçmenlerin baskısı altında.  Bu tarihin her döneminde böyle yaşanmıştır. Şimdi Türkiye’deki yapıyı da konuşabiliriz. Bunu şöyle anlayabilirsiniz.
  1. Biz belki uzak bakabiliriz ama Türkiye’ye gelen 3 milyon göçmen Türkiye’nin aslında her şeyini değiştirdi. 75 milyonun  %5’lik bir rakamını konuşuyorsunuz. Bu 3 milyonluk kesim artık gelecekte, dinamik nüfus anlayışı vs. olarak Türkiye’nin kültürel formasyon yapısı dahil her şeyi ileriye dönük değiştirdiğini gözlemleyebilirsiniz. Avrupa ile son dönemde yapılan anlaşmayı ele aldığımızda bölgede tutulacak şu an 3 milyon olan gelecekte 6 milyon olabilecek bir nüfusu salt güney illerinde tuttuğunuz zaman toplam nüfusu nasıl değiştirdiğiniz kolaylıkla ortaya çıkacaktır. Göçmenlik kavramı aslında çok ciddi bir çalışma konusu. Neden? Çünkü göçmen kaçtığı yerden bağını kesmeye çalışan ve gittiği yerle bütünleşmeye çalışan kişi olduğu sürece kabul edilebilir. Güzel bir ifade var; Göçmen ne zaman istenmiyor? Etnik kaldığı zaman istenmiyor.  Yani göçmen gittiği bölge ile bütünleşmeyi kabul etmiyorsa o bölgedeki insanlar diyorlar ki; ‘’bu niye burada?’’ Niye bizimle bütünleşmiyor? Bunu Danimarka’dan tutunda Avrupa’ya kadar bir sorun halinde görüyorsunuz. Aslında bu sıkıntıyı da şöyle görmemiz lazım; sokağa çıkıyorsunuz İstanbul’da, diyorsunuz ki; ‘’saf İstanbullular elini kaldırsın.’’ Eğer yoksa nerede bu İstanbullular o zaman? Eğer bugün kendinizi İstanbullu hissediyorsanız, o zaman şunu şu anda kabul ediyorsunuz ki 50 sene sonra birisi gelse de size İstanbullular elini kaldırsın dese, sizin olmadığınız bir yerde olabilir. O zaman insanlık tarihi başka bir noktada üzerinden hareket ediyor bunu görmemiz lazım. Yani göçmenlik. Göçmenlik bu işin dinamizmini getiriyor. Bunu devletler kendi politikalarına göre uyguluyorlar ama birincisi devrim ihraç etmek ya da kendi rejimini ihraç etmek için kullanıyorlar. Göçmen alan ülkeler genellikle bakın, biz iyiyiz ki göçmen alıyoruz diyorlar. Aslında Türkiye’de bunu yaptı. Dedi ki; bakın biz bir istikrar abidesiyiz ve göçmen alıyoruz. Ama son tablo olarak ortaya çıkan şey şu ki; siz, ne zaman biz Avrupa’yı suçlamaya başladık o zaman biz bu konuda birden ayıldık. Çünkü birden; ‘’ya işte göçmenler sorun mu aslında?’’ demeye başladık. Avrupa’ya da mı sorun, bize de mi sorun gibi bir takım tartışmalar başladı. Çünkü bize doğru geldikleri sürece göçmenler, hatırlarsınız Özal’dan kaçan Kürtler de bize doğru gelirken biz diyorduk ki; ‘’işte bizi seçtiler.’’ Ama bizi birden pas geçmeye başladıklarında; ‘’bir dakika bu bir sorun.’’ demeye başladık. Aslında doğal olarak birinci sıkıntı; göçmen kavramının, kavram olarak bir takım sorunlar olduğunu anlıyoruz. Tabi aslında, şöyle baktığımızda da bir göçmen kabile olarak konuşuyoruz. Yani Anadolu’ya göç etmişiz ve medeniyet kurmuşuz. Kendi tarih açımızdan baktığımızda şimdi yeni gelenlere endişe ile bakıyoruz. Avrupa’nın burada kriterlerinin farklı olduğunu söylüyoruz. Bu aslında, Avrupa’nın kriterleri değil bizim kriterlerimizden kaynaklanıyor. Çünkü, -çok dikkat edin- Avrupa dünyanın her tarafından yoğun göçmen baskı altında kalıyor. Ve bu göçmen akışı, giden göçmenlerde orada hayatta kalabilmek için kendi varlıklarını koruma çabası içerisine giriyorlar. Yani ‘’eth-class’’ dediğimiz etnik sınıf kavramı üzerinden hareket ediyorlar. Etnik kimliklerini terk etmiyorlar. Etnik kimliklerini terk etmedikleri için bu defa Avrupalı kimliği ile çatışma içine giriyorlar. Hele ki daha Avrupa kimliği inşa edememiş bir Avrupalı için –yani orada da ciddi bir sorun var- birden yerel milliyetçilikler bizzat ön plana çıkmaya başlıyor. Aslında şunu da görmemiz lazım, bu göçmen dalgası Türkiye’de de milliyetçiliği değiştirdi. Yani milliyetçilik düşüncesini de farklı boyutlara getirdiğini gözlemleyebiliriz. Bunu ben Avrupa mı daha hümanist yaklaşıyor yoksa Türkiye mi daha hümanist yaklaşıyor gibisinden mükayese edemiyorum ama asıl sorunun insanlık kavramı ile bağdaştığını, Avrupa’nın bakışı ile Türkiye’nin bakışı arasında, zaman zaman Türkiye’nin buna stratejik baktığını görüyorum. Yani hangi anlamda stratejik bakıyor; insan kaynaklarını diğer devletlere politika dayatma olarak kullandığını görüyoruz. Oturup da göçmenler için 3 milyonunu alırım ve bir kısmını size gönderirim veya göndermem gibi bir takım pazarlıklar Avrupa’dan bakıldığında bizim baktığımız kadar doğru gözükmüyor diyebilirim.
7- Prof. Dr Celal Şengör pek çok kez Türkiye’de bir tane bile üniversite olmadığı iddiasında bulundu. Siz Türkiye üniversiteleri hakkında bu derece karamsar bir görüşü paylaşıyor musunuz? Sizce üniversiteler bugün olması gereken yerde mi? Cumhuriyet tarihinde üniversitenin rolü ya da rolleri neler olmuştur?
Şimdi birincisi aydının olmadığı bir toplumda, üniversitelerin rolü nedir diye baktığınızda anlatırlar; eskiden üniversiteler böyle etkindi şöyle etkindi, 27 Mayıs 1960 darbesini hazırlayan işte İstanbul Üniversitesi diye. Ama siyasal iktidarın zaman içerisinde bunun bedelini üniversiteler ödettiğini söyleyebiliriz. Mesela başörtüsü konusunda itirazı karşısında bugün ki cumhurbaşkanımızın ‘’rektörler önünüzde diz çökecek’’ dediğini ben hatırlıyorum. Şimdi diz çökmek bir kenara, rektörlerin önünde takla attığını görüyorum açıkçası. Baktığımızda, üniversite entelektüel bir kurumdur ve bu entelektüel kurumda da düşünce özgürlüğü ve bu özgürlüklerin söz konusu olabilmesi ve özgürce konuşulabilmesi gerekir. Böyle bir üniversite var diye düşünüyorsanız Türkiye ilerlemiş diyebilirim. Ama böyle bir üniversitenin varlığından ben bahsedemem. Şuan gerek kamu üniversiteleri gerekse özel üniversiteler ciddi bir baskı altında. Bu sadece bugün değil her dönemde var olan bir baskıydı. Bugün aslında bu baskı oto-kontrol ve ‘’halk egemenliği’’ adı altında yapılan ciddi baskılarla ifade edilmektedir. Siyaset Bilimi hocası olarak; yok paralel yapılar, darbe girişimleri gibi bir takım kavramlarla var olan toplumsal yapının ciddi içinin boşaltıldığını ve hatta teorik anlamda siyaset bilimi kavramlarının da içinin boşaltıldığını düşünüyorum. Ve tabi bu kaosta ortaya çıkacak bir şeyin düzgün bir üniversite olabileceğine de inanmıyorum. Hele ki üniversitedeki öğretim üyelerinde liyakata bakılmadan bilgi ve tecrübe donanımına bakılmadan sadece partiye yakın olduğu için doldurulmasına tahammül edemediğim için belki de vakıf üniversitesine kaçmış bir insanım. Bu, vakıf üniversitelerinin daha iyi olduğu anlamına gelmez. Çünkü vakıf üniversiteleri aksine aile şirketlerine dayalı olduğu için, YÖK dediğiniz bir despotik yapı karşısında ve kafasında olduğu sürece kadro beklentileri ya da öğrenci beklentilerinin her an tırpalanacağı düşüncesi ve endişesi içerisinde olan bir kurumdan özgür bir düşünce beklemek ve özgür bir üretim ilişkisi beklemek yanıltıcı olur. Şimdi soruyu biraz daha düzgün hale getirelim. Üniversiteler ilerici bir yer midir? Aslında Galilei’den itibaren biliyoruz ki üniversite ciddi muhafazakâr ve gerici bir yerdir. Yani Galilei’i de yargılayan üniversitenin ta kendisidir. Şimdi bütün söylediklerimi başa sarıyorum. Eğer biz üniversiteyi ilerici misyon diye tartarsak, tarihin hiçbir döneminde aslında üniversiteler ilerici bir yer olmamıştır. Aksine üniversite; Profesörlük ya da makamlar olarak baktığımızda; gayet gerici ve muhafazakâr bir yer olmuştur. Bu üniversiteler genellikle iktidara –hangi boyutuyla bakarsanız bakın- hapsolmuş birer mekânlar olmuştur. Muhafazakâr düşünce üreten birer mekânlar olarak varlıklarını devam ettirmiştir. Tabi biz bunu üniversiteye olmadık bir şekilde ileri referanslar koyarak -dönüştürmeci referanslar- süslendi. ‘’Bu bizim beklentimizin’’ bir ifadesidir. Ben üniversiteye başlarken, ‘’daha aydın, daha dönüştürücü bir insan olacağım.’’ Diyordum. Üniversite tarihini incelerken aslında üniversitelerin hiçte öyle olmadığını görünce önce şok geçirdim ve sonra bunu kabullenmek zorunda kaldım. Çünkü üniversite ya da eğitim sistemi dediğiniz şey aslında, basitçe şu soru ile başlıyor; Köpeğinizi neden eğitirsiniz? Neden eğitirsiniz? (köpeğinizi) 1- Eğitirseniz, hayat hem sizin için hem de köpeğiniz için daha rahat olur. Niye? Eğitirseniz her tarafa tuvaletini yapmaz. Eğitmezseniz her tarafa yaptığında köpeğe bağırırsınız. Köpeğinde bunu anlamasını bekleyemezsiniz. Yani bu durum sizin için olduğu kadar köpek için de zor bir hayat. Kısaca eğitim hayatı kolaylaştırıyor. Kim için sorusu önemli ve yanıtı uzun tartışmalar içeriyor. O zaman bu köpeğe verilen eğitimin iki tane mantığı vardır; ceza ve ödül. Eğitim sistemi dediğiniz şeyin içerisine ne koyarsanız koyun dikkat edin ceza ve ödül sistemi var. Mesela not ve sınıf geçme. İçinde ceza ve ödül sistemi olan bir şeyden modern ve ileri bir takım kavramlar beklemek bence gayet yanlış bir şeydir. Yani köpek eğitme ile çok bağlantılı olan bir felsefeden yola çıktığınızda, buradan yola çıkıp modernleşmeci bir kavramı eğitimden çıkarmak, anlamak ya da eğitim sistemi sonrasında toplumsal yapıyı dönüştürecek yeri beklemek abesle iştigal etmek olarak tanımlanabilir. Çünkü aslında bu eğitim sürecinde insanlar -köpeğin insana adapte olması gibi ya da adapte olan insansın köpeğe alışması gibi- eğitim sistemini sonucunda da aslında bu insanların hayata alıştırıldığını görüyorsunuz. Mesela ben muhafazakârlığı tartışırken öğrencime şöyle söylüyorum; ‘’siz hepiniz muhafazakârsınız.’’ Çünkü şuan üniversiteye gelirken toplumsal statünüzün değişeceğini, sınıf atlayacağınızı düşünüyorsunuz. İşte bu durum-beklenti sizi muhafazakâr kılıyor derim. Tabii en baş muhafazakâr da kuşkusuz ben oluyorum. Çünkü ben zaten sizden önce buralara gelmişim. Doğal olarak benden ilerici, modernleşmeci ve dönüştürücü bir kavram beklemeyin. Bu yüzden üniversitelere böyle bir anlam yüklediğimizde –gençken yüklüyorduk- ve daha sonra üniversitede çalıştığımızda aslında üniversitelerin böyle bir misyonu olmadığını görüyoruz. Bunu gördüğüm zaman da hayattaki beklentimle üniversitenin gerçeği arasındaki ilişkiyi zamanla kurmak zorunda olduğumu fark ettim.

 

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial