Duyurular
Ana Sayfa / YAZILARIMIZ / Ekonomi / Osmanlı Toplumunda Burjuvazi Önündeki Engeller

Osmanlı Toplumunda Burjuvazi Önündeki Engeller

Yazan: Muhammed Recep ÖZTÜRK

Giriş

Sivil toplumun gelişmesinde önemli bir parametre saydığım burjuvazinin gelişim öyküsünü Osmanlı toplumsal tarihinde ele alacağım.  Her şey gibi onun da taşıdığı önemin en çok yokluğunda anlaşılacağına olan inancımdan onun gelişim öyküsünü onun olmadığı bir dönemle başlatmayı yeğliyorum. Üzerinde yaşadığımız topraklarda burjuvazi nasıl meydana geldi ve hangi badireleri atlattı sorusuna açıklayıcı bir cevap onsuz bir dünyayı kısaca özetlemekle başlar. Osmanlı tarihi açısından burjuvazisiz bir toplumsal düzen olarak on altıncı yüzyıl Osmanlı toplumuna işaret edeceğim. Zira Batıdaki burjuvazi hareketi feodal toplumun çözülüşü üzerinde peydah olurken, Osmanlı’daki adaşlarının kaderi ise ekonomik faaliyetleri mutlak denetimi altında tutan, sermayenin iktisadi ve siyasi güç kapılarını tıkayan bir merkezi iktidarın çözülüşüne bağlı olarak seyretmiştir. Bu nedenle merkezi iktidarın Osmanlı topraklarında o güne değin en kudretli çağına işaret eden on altıncı yüzyıl, aynı zaman da yerli bir burjuva sınıfı için en cılız olduğu hatta hayat bulamadığı bir döneme işaret eder.  Merkezi iktidarın toplumsal kuruluş üzerindeki her türden güç kaybı burjuva dahil tüm sivil toplum öğeleri adına bir gelişim seyri başlatmıştır. Kuruluşunu takiben ömrünün sonuna değin Osmanlı iktidar sınıfında güçlü bir merkezi iktidar ideolojisi hiçbir zaman gözden düşmemiş olmasına karşın on altıncı yüzyılın sonlarından başlayarak on yedi ve on sekizinci yüzyıllar boyunca merkezi iktidarın gücü çeşitli nedenlerle zayıflamış ve bazı yerel güçler kendilerine yeni iktisadi ve siyasal kapılar aralamıştır. On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı yönetici sınıfın merkezi yeniden güçlendiren reformlarına karşın reformların amacıyla hiç de örtüşmeyecek bir şekilde bu yüzyıl kapitalizmle bütünleşmeyi hızlandırmış ve iktisadi arenadaki merkezi iktidarın tahakkümünü kırmış. Coğrafyamızdaki burjuvazinin seyri takiben cumhuriyet yıllarında da iktisadi faaliyetlerin kendisini merkezi tahakkümden sıyırabildiği oranda ivme kazanmıştır. Bu kısa girişle beraber yazımıza başlayalım.

16. Yüzyıl Osmanlı Klasik Dönem Toplumsal Kuruluşu

Batılı burjuvazi, orta sınıfı olamayan feodal bir topluma yeni bir orta sınıf olarak doğmuştu. Feodal düzenin çözülmediği veri şartlarda burjuvaziye yer yoktu zira her şeyden önce tek servet birikim aracı toprak idi ve o da yine kapitalist bir ruhla işletilmeksizin aristokrasi ve kilisenin elindeydi. Ayrıca tarım dışındaki ekonomik faaliyetler olan ticaret ve zanaat üretimi de on ikinci yüzyıla kadar ki feodalizmin erken döneminde burjuvaziye hayat imkanı veremezdi çünkü parasal bir ekonomiden, düzenli bir talep çeken pazar şartlarından, meta üretiminden ve bunları tesis edebilecek bir kentsel nüfustan söz edilemezdi.  Batıda burjuvaziye burjuvazi olma imkanı veren değişkenler canlanan ticaret ve onun yarattığı para ekonomisi ile kentler olmuştur. Oysa Roma İmparatorluğunun Bizans adı ile tanıdığımız doğu kanadında, göreli olarak para ekonomisi işlemeye devam ediyordu, ticaret batıdaki gibi sönme durumu yaşamamış ve antik dünyadan beri var olagelen kentler de önemlerini korumuştu[1]. Ne var ki batıda burjuvaziyi yaratan bu avantajlı şartların varlığı, doğu topraklarında burjuvazinin benzer bir ivme yakalamasına yetmedi. Doğudan yükselebilecek burjuvazi lehindeki bu şartlara rağmen, yine batının aksine doğuda var olan bir diğer önemli avantaj ise burjuvazi oluşumun aleyhine seyir göstermiştir. Burjuvazi aleyhine işleyen o avantaj önce Roma İmparatorluğundan Bizans’a miras kalarak yıkılış sürecine değin asırlarca korunan güçlü merkezi bürokratik teşkilat olmuştur. Güçlü bir merkezi iktidar yalnızca feodal toprak aristokrasisi için değil burjuvazi gibi alternatif bir ekonomik güç için de bir yokluk sebebiydi. Bizans’ın son yüzyıllarında devletin merkezi gücü zayıflasa da bu mirası yeni kurulan Osmanlılar yaklaşık olarak bir buçuk asır içerisinde yeniden tesis etmeyi başardı. İnalcık’ın Osmanlıyı geleneksel bir orta doğu devlet modeline dayandırdığı açıklamasında: Osmanlıdaki bütün toplum katmanları ve bütün zenginlik kaynakları, hükümdarın gücünü koruma ve artırma yükümlülüğü altındaydı. Bu nedenle, bütün siyasî ve sosyal kurumlar ve her çeşit ekonomik faaliyet, bu hedefe ulaşmak için devlet tarafından düzenleniyordu[2]. Ve şüphesiz merkezi bürokrasi güçlü olduğu müddetçe devlet bu düzenleme işlerini başarıyla sürdürebiliyordu.   Eğer modern dünyanın mimarı burjuvazi toplumu doğuda değil de batıda yükseliyorsa bu sebep bir farklılıkla ilişkilendirilmelidir ki bu farklılık ilk olarak doğudaki merkezi devlet ideolojisinin kendi gücüne gölge düşürebilecek yerel güçleri bertaraf etme ve ekonomik faaliyetleri de bir bütün olarak denetimi altına alabilmedeki bu başarısında aranmalıdır.

Bizans merkezi kudretini son yüzyılında taşradaki valilerine kaptırmış, Moğol istilalarını takiben Anadolu’daki bir diğer önemli iktidar Selçuklulardan geriye de fütuhat amacıyla özerklik tanınan beylikler kalmıştı. Kuruluşunu takiben on altıncı yüzyıl başlarına kadar her iki kesim de Osmanlı uyruğunda mahalli güçlerini koruma gayreti içinde idilerse de başta padişah olmak üzere yönetici sınıfın bilinçli hamleleri ile güçlü bir bürokratik teşkilat Osmanlı hanedanlığı tarafından yeniden tesis edilmişti. Ayrıca Rumeli ve balkanlardaki feodal eğilimler ve Anadolu’da söz geçirilemeyen göçebe aşiretlerde merkezi iktidar tarafından süreç içerisinde dize getirilmişti[3]. Tarihçiler tarafından klasik Osmanlı dönemi olarak adlandırılan toplumsal yapı en berrak biçimiyle on altıncı yüzyıl Osmanlısında karşımıza çıkar. Her şeyden önce bu toplumsal yapının ikili sınıfsal ayrımı açıklanmalıdır. Bir tarafta çoğunluğu meydana getiren, üretimi gerçekleştiren, devlete vergiler ödeyen reaya/yönetilen sınıf; diğer tarafta askeri, idari, yargı ve eğitim işlerini üslenerek vergiden bağışık olup devleti temsil eden yönetici/bürokrasi sınıf. Yönetici sınıfın üretmeksizin iktisadi artıktan beslenmesini meşrulaştıran inanç ise köylü toplumunda üretimin sağlıklı sürdürülebilmesi için gerekli şartların ancak yönetici sınıfın merkezi devleti güçlü kılacak icraatları ile güvence altına alınabileceğine dayanıyordu[4]. Merkeziyetçi ideoloji doğrultuda atılan her adım şüphesiz ilk olarak devletin bekası açısından gözetilmişti ve baki kalması arzulanan bu merkezi devlet yok olursa dış istilalara karşı üretici kesimin faaliyetleri de süremezdi. Karşılıklı yükümlülükler içeren bu iş bölüşümü; yönetici sınıfı, tarımsal üretimde yaratılan artığa ortak ediyordu. Karşılıklı yükümlülükler dolayısıyla bağımlılıklar içeren bu türden bir iş bölüşümü bütün toplumsal yapılarda görülür ancak yönetici sınıfın üretimdeki artığa el koyma biçimindeki farklılıklar farklı sınıfsal yapıları tayin eder. Söz gelimi adem-i merkeziyetçi Batı topraklarında köylü üreticinin artığına el koyma sürecinde feodal senyörler rol alırken, oluşan sınıfsal yapı onlara bağımlı bir köylülük(serflik) ile feodal egemen sınıfları var etmişti.  Osmanlı ve Bizans örneklerinde köylü toplumunun yeniden üretim şartları güçlü bir merkez tarafından tesis edildiğinden, artığa el koymadaki hak da merkezin olmuştur. Dolayısıyla Osmanlı toplumundaki sınıfsal ayrışım merkezi devleti temsil eden bürokratik yöneticiler sınıfı ile mahalli senyörlerden bağımsız kılınmış bir köylülük üzerine kurulmuştur.

Sanayi devrimi öncesi bütün ekonomilerde olduğu gibi Osmanlı ekonomisi de ekseriyetle tarımsal üretime dayalıydı. 16. Yüzyıl şartlarında Osmanlı nüfusunun yüzde 90 ı yerleşik tarım ve göçebe hayvancılık üretimi yapmaktaydı. Tarımsal üretimin örgütleniş biçimi Bizans örneğinde olduğu gibi küçük köylü işletmelerine dayanıyordu[5] . Bu yapı tamamıyla merkezi iktidarın bir tercihiydi zira Batı Avrupa’daki gibi feodal ayrıcalıklara sahip bir toprak aristokrasisi merkezi devletin bekası açısından tehlikeli bulunuyordu. Bu tercih doğrultusunda toprakta devlet mülkiyeti benimseniyor, özel mülkiyet dışlanıyordu. Merkezi devlet mülkiyeti altındaki toprakları, miri arazi rejimi adı ile küçük birimlere bölerek köylü hanelerine bahşediyor karşılığında köylü toplumu da kira nevinden vergi ödemek ve üretimi aksatmamak yükümlülüğü altına giriyordu. Böylelikle vergilendirilmesi çok daha kolay olan ve hiçbir surette merkezi iktidar sınıfının varlığına tehdit oluşturmayan bir küçük köylülük, tehlikeli toprak aristokrasisine tercih ediliyordu[6]. Elbette güçsüz bir köylü toplumunu vergilendirmek güçlü bir toprak aristokrasine kaşın daha kolay olmakla birlikte dönemin fiziki şartları altında sayısı milyonları aşan köylü hanelerini İstanbul’dan vergilendirmek de o kadar kolay değildi. Bu zorluk karşısında Batı Avrupa’daki krallıklar mahalli senyörlere mecbur kalırken, Osmanlılar bu zorluk karşısında tımar sistemi çerçevesinde bürokratik bir memur statüsüne koyulabilecek sipahileri kullandılar. Sipahiler, devletin kendilerine vergi toplama ayrıcalığını bahşettiği miri topraklardaki köylünün ürettiği artığa devlet adına el koydular, ama topladıkları geliri devlet hazinesine göndermek yerine yaptıkları işe karşılık maaş geliri olarak kendilerinde tutup, ilave olarak savaş zamanlarında askerlik yükümlülüğü altına girdiler. Osmanlıdaki üretim tarzı üzerine yürütülen tartışmalara bütünüyle girmek istemiyorum ancak burada tımarlı sipahinin, batıdaki feodal senyör ile benzerliklerine rağmen özdeş tutulmaması gerektiğini hatırlatmakta fayda var. Zira sipahiler vergiden bağışık olup köylü vergisini toplama ayrıcalığına rağmen ne siyasi ne de iktisadi olarak merkez güce alternatif yahut rakip olabilecek bir güce sahiptir. Hatta bu ayrıcalıklarını da yalnızca merkezin gücün bir lütfü olarak kullanabilmektedir. Bu anlamda sipahiye ayrı bir sınıfsal konum değil merkezi bürokrasi içerisinde bir yer ayırmalıdır[7]. Ortaylı’nın ifadesi ile batının feodal beyi bir küçük hükümdar iken bizdeki tımarlı ise küçük bir memurdur.[8]

Yukarıda kaba hatlarıyla özetlenen tarımsal üretimin burjuvazik bir gelişme adına önemli noktalarına işaret ederek devam edelim.  Tarımsal üretim ve onun vergilendirilme sürecinde rol oynayan iki kesim de;  devlet mülkiyetinde küçük işletmeler üzerine kurulu bu üretim biçimini kapitalist bir ruhla büyük işletmeler üzerine kurulu başkaca bir üretim biçimine dönüştürme özgürlüğüne sahip değildir.  Sipahinin artığa el koymadaki sınırı merkezi devlet tarafından sıkı kurallara tabi tutulmuş ve şahsi serveti adına köylüyü aşırı sömürmesi engellenmiştir. Toprak üzerinden vergi toplama hakkının alınıp satılamamasına benzer olarak devlet mülkiyetinde olmasından ötürü toprağın alınıp satılması da engellenmiş oluyordu. Böylelikle küçük köylü üretici bir yandan toprağından koparılma tehlikesine karşı bir garanti almışken, diğer yandan toprağına yeni ilaveler yaparak verimlilik artışı ve sermaye birikim olanakları elde edemiyordu. Ayrıca reaya statüsünün bir gereği olarak köylü üretim birimleri babadan oğla zorunlu olarak aktarılıyordu.  Bu özellikleri ile Osmanlı tarımsal yapısı içerisinden aristokrasinin yanı sıra İngiltere benzeri kar dürtüsü ile hareket eden kapitalist çiftçiler de çıkamazdı. Yine küçük köylülük topraktan koparılamadığından olası bir sanayi hamlesine olanak tanıyacak emeğinden başka satacak bir şeyi kalmayan işçi sınıfı da bu tarımsal yapıdan çıkamazdı. Görüldüğü üzere tarımsal faaliyetler ve onun vergilendirilmesi merkezi iktidarın merkezi güçlü tutma ideolojisi doğrultusunda şekillenmiş ve ne iktisadi ne de siyasal olarak bir güç elde etmeye müsaade vermemiştir. Bu ideoloji doğrultusunda iktidar sınıfı hem köylüyü hem de sipahileri sıkı denetim altında tutmuştur. Tarımsal kesimden beklenen vergisel yükümlülüklerini yerine getirmesi, kentlerdeki iaşe ve hammadde ihtiyacını temin etmesi idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ve başka geleneksel imparatorlukların, yeni ekonomik sistemlerin ortaya çıkışına direnmesinde, durgun bir sosyo-ekonomik yapıya bürünmesinde, mîrî arazi rejimi ve çift-hane sistemi başlıca sorumlu görülmektedir.[9]

Kırsalda olduğu gibi kentlerdeki iktisadi faaliyetler de merkezi iktidarın hem koruması hem de denetimi altındaydı. Kırsal nüfusla olan ilişkilere benzer şekilde toplumun tüketim ihtiyacının sağlıklı bir şekilde karşılanabilmesi ve vergisel getiri sunabilmesi için korunuyor, merkezce benimsenen toplumsal ilişkilere ve dolayısıyla merkezi iktidarın meşruiyetine zarar getirmemesi için denetleniyordu[10]. Merkezi devletin ekonominin tümü üzerindeki kontrolcü uygulamaları sayesinde merkezce belirlenmiş bir iş bölüşümü yaratıldığı söylenebilir[11]. İç ticaret olanaklarının da katkısıyla Osmanlı topraklarında güçlü bir merkezin artısı olarak kır ile kent arasındaki iş bölüşümü feodal çağdaşlarından daha ileri seviyedeydi.  Her ne kadar kırsal nüfus kentlerdeki zanaat ürünlerine talep yaratan bir niteliğe sahip değilse de kentli nüfusun ihtiyaçlarına yönelik gıda maddelerini temin ederek onların tarım dışı faaliyetlerde yani zanaat ve ticarette uzmanlaşabilmesine katkı sağlıyordu. Küçük tarım işletmesinde üretim yapan köylü nüfusla kıyaslandığında kentli tüccar ve zanaatkar sınıfın servet birikim olanakları elbette daha fazlaydı. Ancak herhangi bir iktisadi faaliyetten burjuvazik bir hareket çıkabilmesi için iki temel şart aranmalıdır; sermaye birikimi ve sermayenin siyasal güç getirisi. Bu şartların bir arada gerçekleşmesi Anadolu özelinde yine merkezi iktidarın gözettiği ideolojisi ve denetimci uygulamalarına mahkum edilmiştir.

Kentlerdeki başlıca iktisadi faaliyeti loncalar çevresinde örgütlenen zanaatkar ve tüccarlar üstlenmişti. Kent çarşılarında hemen her köşede bir lonca oluşmuş, aynı mesleğe mensup esnaf aynı lonca tarafından örgütlenmiştir. Loncaların temel kaygıları üyelerinin çıkarlarını gözetmekti, bu amaçla lonca dışındaki üretim faaliyetleri devletin de yardımı ile engellenir, lonca içi rekabetin de yıkıcı boyutlara ulaşması önlenirdi. Ayrıca zanaat üretimi için en ciddi sıkıntılardan biri olan hammadde temini ve üyeler arasında adil olarak paylaşımı da lonca yönetiminin göreviydi. Belirlemiş olduğu bu misyonu ile loncalar devlet erkinin denetimi olmaksızın da kapitalist bir gelişimin önüne set çekiyordu. Önemsemiş olduğu ahlak ve etik kuralları gereği kar dürtüsü ve rekabet karşıtı felsefesi çoğu durumda esnafın yalnızca geçimlik düzeyde üretim yapmasına imkan tanıyordu.  Bu felsefeye rağmen uzun mesafe pazarlarına yönelik lüks tüketim malları üreten yahut devletin ihtiyaçlarına yönelik büyük üretim yapan ve bu yolla zenginleşen bir zanaatkar sınıf da pek ala mümkündü. Ancak bu defa da merkezi devletin ekonomiye müdahalesi zanaatkar sınıfın önüne bir set çekebiliyordu. Zira siyasal güç, belli bir malın üretimini yahut ihracatını yasaklayabilir, fiyat tespitini esnafın belini bükme pahasına piyasaya bırakmayıp narh usulü ile tespit edebilir ve en kötüsü birikmiş olan serveti çeşitli nedenlerle müsadere edebilirdi[12]. Tabi bütün bunları merkezi gücü yerinde olduğu müddetçe yapabilirdi zira merkezin özellikle de taşradaki etkileri azaldıkça loncalar üzerideki hem korumacı hem de denetimci fonksiyonunu kaybetmişti. İktisadi ve ahlaki yapısı ile Avrupalı adaşlarıyla benzerlik gösteren esnaf loncaları kent yönetimlerine katılma bakımından çok daha zayıf kalmışlardır. Hatta Selçuklularda merkeze karşı kentlerdeki yerel muhalefeti temsil eden ahi örgütlenmesiyle kıyas edildiğinde dahi çok daha etkisiz bir siyasal güce sahiptiler. Çoğu durumda merkezi devletlin gözetmiş olduğu iktisat politikasıyla uyuşan lonca çıkarları, çelişen çıkarlarına ağır bastığından lonca örgütlenmeleri iktidarın meşruluğuna yönelik bir tehdide dönüşmemiştir.  Misal olarak zanaat ustalarının hammadde temini noktasında tüccar ile çelişen çıkarlarına karşı devletin narh koyma denetimlerine karşı çıkmak şöyle dursun desteklenmiştir[13]

Osmanlı iktidarının ticari faaliyetlere karşı takındığı tutum ise temel olarak iki kaygı ile özetlenebilir; sarayın, orunun ve kentlerin iaşesinin sağlanmasında üstlendikleri aracı rolü ile vergi getirisi. Kentlerin ve özellikle başkentin iaşe problemleri yaşamasının anarşiye mahal vereceğinden korkularak özellikle de meta üretimi yaygınlaşmış olan kent çevrelerindeki kırsal alanlardan kentlere doğru bir mal akışını sağlayan tüccar sınıfı destekleniyordu. Benzer şekilde imparatorluk dışından getirdiği mallarla kentlerin iaşesine yapılan dış ticaret katkısı da devlet tarafından beğeniliyordu. Ticaretin bu yönlü katkısının farkında olan yönetici sınıf ithalat noktasında yerli ve yabancı tüccara geniş bir hareket özgürlüğü tanıyor, kervansaraylar ve pazar meydanları tüccarın hizmetine sunuluyordu. Görmüş olduğu bu fonksiyonun teşviki olarak kimi yörelerde yahut kimi özel mallar özelinde tüccar sınıfından bazılarına bizzat devlet tarafından tekel ayrıcalıkları veriliyordu. Tüccar sınıfı, hisbe nizamnamelerine, yani çarşıda makul pazarlığı sağlayan dinî hukuk (fıkıh) kurallarına tabi değildi ve bu özelliği ile Osmanlı toplumunda kapitalist girişimde bulunma imkanına en fazla sahip olan kesim tüccar sınıftı[14]. Ancak tüccarın ithalatın yanı sıra ülke içerisinden ucuza mal toplayıp dışarıya pahalıya ihraç etmek gibi kapitalist bir ruhu daha vardı ki işte bu noktada tüccar sınıfı da devletin denetimi altına giriyordu. Zira ticaret üzerinde iktidarın temel kaygısı kentli nüfusun iaşe ihtiyacının temini iken tüccarın dışarıya mal çıkarması hoş karşılanamazdı ve bazı durumlarda belli ürünlerin ihracatı devlet tarafından yasaklanıyordu. İhracat yasaklarını delme teşebbüsleri özellikle de kıtlık dönemlerinde şiddetli yaptırımlara maruz kalıyor, bu gibi durumlarda tüccarın mallarına ve sermayelerine el konuluyordu. Ticari faaliyetler lonca üretime karşın narh uygulamalarından daha korunaklı iseler de bazı durumlarda özellikle de kıtlık dönemlerinde ve kentlerdeki lonca üretimi için gerekli hammaddelerin temininde narh uygulamalarına rastlanabiliyordu[15]. Ticarete karşı takınan bu tutum yalnızca on altıncı yüzyıl tercihi olarak kalmayıp, Avrupa’da benimsenen merkantilist ticaret politikaları çerçevesinde ihracatın kazanç ithalatın kayıp sayıldığı on yedi ve on sekizinci yüzyıllara da sirayet etti. Her şeye rağmen tüccar sınıfın, kontrol altındaki bu toplumsal düzende en özgür kesim ve sermaye birikim olanakları en ileri seviyede olanı olduğu belirtilmelidir.

Özetlemek gerekirse on altıncı yüzyıl Osmanlı Klasik iktisadi aktörlerinin ezici çoğunluğu küçük köylü üreticiydi. Tarımsal yapıda önemsiz miktarlardaki istisnai özel mülk arazileri ve vakıf arazileri dışında özel mülkiyet söz konusu değildi en önemli servet birikim aracı olan toprakta devlet mülkiyeti egemendi. Özel ellerde servet birikim olanakları kentli nüfusun zanaatkâr ve tüccar sınıfı için olanaklıydı, ancak onlar da merkezi devletin ekonomiye sıkı müdahaleleri altında iktisadi olarak engellenmişlerdi. Ayrıca hukuki alt yapı da sahibi oldukları sermayeyi diledikleri gibi kullanmalarına hele ki siyasal bir aktör olarak yer almalarına engel teşkil ediyordu, her an müsadere tehlikesi altındaydılar. Egemenliğin feodal parçalanmışlığında Avrupa kentlerinde özerk bir iktisadi aktör haline gelen ve zamanla kentlerin yönetiminde söz sahibi olabilen tüccar ve zanaat loncaları, Osmanlı kentlerinde kendilerini egemenliğin mutlak sahibi olan merkezi iktidarın denetiminden kurtaramamıştır.  Merkezi devletin gücü zayıflamadıkça da bu kesimlerin varlıkları var olan yapıları dönüştürüp burjuvazik bir hareket olma özelliği gösteremeyecektir. Klasik dönemim servet birikim olanağına sahip diğer aktörler olarak yüksek devlet memurları ve sarraf olarak adlandırılan tefeci bir ufak nüfustan bahsedilebilir. Ancak yüksek devlet memurluğu ile sahip olunabilen servetler de hukuksal rejim kapsamında babadan oğla aktarılamaz ve sahibinin görev süresince elinde bulunurdu. Tefecilik faaliyetlerine de merkezi devletin kendisine ihtiyacı olmadıkça müsamaha gösterilmezdi. Bu özellikleri itibariyle Osmanlı klasik dönem toplumunu, kapitalist gelişime kapalı durgun bir sosyo ekonomik yapı olarak tarif edebiliriz.

16.Yüzyılın sonu 17 ve 18. Yüzyıllar: Merkez İktidar Zayıflıyor

On altıncı yüzyıl başlangıcı Akdeniz’in hem doğu hem de batısı için bir iktisadi genişleme ve canlılık dönemi olmuştu. Avrupa ekonomileri coğrafi keşifler neticesinde hem ticari avantajlar elde etmiş hem de Amerika’nın değerli madenlerini ele geçirmiş ve bunları doğu ile olan ticaretinde kullanmıştı. Ayrıca yüz yılın başları hem Avrupa hem de Osmanlılar için demografik açıdan da bereketli geçmiş ve nüfus artışları görülmüştür. Tarımda kullanılan emek miktarının üretime müsait toprak miktarına göreli kıtlığı olan Anadolu topraklarında nüfus artışları yüz yılın son çeyreğine kadar yeni toprakların üretimine açılması anlamı taşımış ve tarımsal üretimi artırmıştır. Kırsal alanlarla kentler arasındaki iş bölüşümü de derinleşerek pazara dönük meta üretimi ve para kullanımını yaygınlaştırmıştır. Hem köylü hem de kentli tüccar ve lonca ustalarının durumlarında iyileşmeler görülmüştür. Coğrafi keşifler sonucunda Hindistan ile olan ticaret ağının Atlantik’e kayması sanıldığının aksine Akdeniz ticaretine bütünüyle darbe vuramamış, Venedik ve Osmanlı gibi iki önemli güç Akdeniz’in ticari olanaklarından bir müddet daha yararlanmıştır[16]. Yüzyıl başlarındaki bu canlılık dönemi son çeyrekte yerini iktisadi ve mali bir takım sorunlara bırakmış aynı zamanda toplumsal yapıda da merkezi devlet gücünü zorlayan gelişmeler baş göstermiştir. 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyıl başlarındaki büyük bunalımı hazırlayan önemli gelişmeler olarak: büyük nüfus artışı, Avrupa’da savaş teknolojisinin ve gümüş bolluğunun etkisi altında Osmanlı klâsik askerî ve mali düzeninin sarsılması, Safavîler ve Habsburglarla uzun savaş dönemi ve onun doğurduğu mali bunalımlar göz önüne alınmalıdır[17].

Yüzyıl boyunca süren nüfus artışları karşısında 17. Yüzyıla doğru bazı yörelerde yeni tarımsal toprakların üretime açılarak yeni nüfusu doyurma kapasitesinin sonuna gelindi böylece tarımsal üretim/tüketim dengesinde nüfus artışı olumsuz bir baskı oluşturmaya başladı. Ayrıca batıdaki demografik artış ve fiyat devrimlerinin etkisiyle göreli ucuz olan Osmanlı tarım ürünlerine yönelik dış talep artmaya başlamıştı. Bu gelişmeler Osmanlı ekonomisinde, maliyesinde ve toplumsal yapısında önemli sonuçlar yarattı. Nihayetinde iç piyasa fiyatları hem içerdeki nüfus baskısı hem de artan dış talep nedeniyle arttı. Artan fiyatlar karşısında zaten sınırlı olan meta üretimi dış ticarete kaydığından kimi lonca üreticileri de kötü bir sürece girmiş oldu. Bu kısım, nüfus baskısı ve Avrupa menşeli fiyat devriminin yönetici sınıfın aleyhindeki iktisadi ve mali sonuçlarıydı. Ayrıca, nüfus artışları karşısında toprak miktarının yetmediği yöreler de işsiz köylü gençleri(levendler) ya kendilerine askeri ve ilmiye sınıflarına geçmek için fırsatlar kolladı ya da eşkıyalık hareketlerine yöneldi ve yine merkezi gücün istemeyeceği şekilde Anadolu’daki toplumsal çözülüşe kapı araladı.

Yüzyıl gelişmelerinin maliye alanında yarattığı çözülmeye biraz daha yakından değinmeliyiz. Kimi sabit oranlı parasal vergilerin enflasyonist baskılar sonucu reel değerini yitirmesi, bazı meta ürünlerinin kaçakçılık pahasına ihracata yönelmesi dolayısıyla iç ticaret ile lonca üretiminden sağlanan bazı vergi kalemlerinin düşmesi ve nihayetinde yayılmacı fetih ekonomisinin sonuna gelinmesi ile merkezi devlet ve onun temsilen yönetici sınıfın gelirlerinde önemli gerilemeler yaşandı.  Ayrıca ateşli silahlar ile güçlenen Avrupalı ordular karşısında ordunun sayıca üstün kanadını oluşturan sipahiler, artık faydalı olamadığından; kendisine askeri hizmetlerine karşılık bahşedilen vergi toplama ayrıcalığı merkez açısından fonksiyonel olmaktan çıkmıştı. Yeni savaş şartları gereği sayısı artırılan düzenli kapıkulu ordusu ise parasal maaş aldığından maliyede önemli bir gider olmaya başladı[18]. Ayrıca kısmen enflasyonla da alakalı olarak devletin harcamaları şişmiş ve artan gider karşısında devlet kasası zor bir döneme girdi. Mali ihtiyaçları doğrultusunda gelirlerini artırmak ve özellikle nakit dar boğazlarına çare bulmak isteyen merkezi devlet önceleri tağşiş işlemine yani paranın maden miktarını azaltarak kasadaki parasını çoğaltma yöntemine başvurdu[19]. Bu yöntem enflasyonu daha da körüklediği gibi tehlikeli yeniçeri ayaklanmalarına neden olduğundan süreklilik arz edemedi.  Bir diğer yöntem olarak halktan o denli sıklıkla olağan üstü vergi talebinde bulunmaya başladı ki bu vergiler artık olağan addedilmeye başlandı ve vergileri tahsil eden memurların da görevi istismarı ile beraber toplumsal bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Sonraları tarımsal artığa doğrudan el koymak üzere iltizam ismiyle başka bir vergilendirme düzeni yaygın hale getirildi. Aslında yeni bir buluş olmayıp, yaygın olmamakla birlikte Osmanlılarca eskiden de bazı devlet gelirlerinin toplanmasında başvurulan iltizam usulünde, merkezi devlet belirli bir bölgede ve kısa dönemler için vergi toplama ayrıcalığını peşin paralar karşılığında mültezimlere devrederdi. İltizam sistemi devletin artan giderlerine ve acil nakit ihtiyaçlarına karşı daha fonksiyonel olduğundan hızla yaygınlaştırıldı. Artık ortaçağ ekonomik ve mâlî koşullarından doğmuş olan tımar rejimi çökmüş, yerini ateşli silâhlarla donatılmış bir ücretli ordu almış, böylece ürünle ödemeye dayanan vergi sistemi yerine daha çok nakdî vergilere dayanan bir maliye ve merkezî hazine sistemi gelmiştir [20]. Yaygınlaştırılan iltizam usulünün, taşradaki ayanların elinde toplanması ile merkezi iktidar ve yerel güçlerin iktisadi ve idari niteliklerinde yaratacağı değişime biraz aşağıda değineceğim.  Ayrıca Osmanlı yönetiminin tek taraflı bir ihsanı olarak niteleyebileceğimiz bu dönem kapitülasyonlarını da devletin artan giderler ve iç piyasalarda daralan mal arzına yönelik endişelerine karşı alınan diğer bir tedbir olarak yorumlayabiliriz.[21] Bu dönem kapitülasyonları tamamen tek taraflı lütuf ile verildiğinden ve ayrıca kapitülasyonlarla ayrıcalık edinen devletler henüz sanayi üretiminin yıkıcı gücüne sahip olmadıklarından bahisle bu ayrıcalıklar ne Osmanlı merkeziyetçi gücü üzerinde ne de genel olarak toplumsal yapıda 19. Yüzyıl benzerleri gibi büyük bir dönüştürücü rolü görmemiştir.

Yeni dönemde Osmanlının uzak taşra vilayetlerinde bir takım asayiş problemleri meydana geliyor ve kargaşa ortamında yerel yönetici pozisyonundaki kimi devlet memurları merkezi iktidar aleyhinde nüfuzunu artırma şansı buldu. Kargaşa ortamında asayişi sağlamak üzere askeri birlikler toplayan bu taşra yöneticileri, tımarlarını terk etmek zorunda kalan eski sipahiler, savaş kaçakları ve kimi işsiz kesimleri istihdam ederek kendilerine yerel düzeyde önemli bir askeri kuvvetler edindi.  Böylelikle merkeziyetçi iktidar aleyhinde adımlar atmaya başladı. Asayiş problemleri tarımsal üretime zarar verirken, devlete karşı güçlenen taşra yöneticileri de vergilendirmedeki merkezi iktidarın kontrolüne darbe vuruyordu.  Ele geçirdikleri fırsat ile zaten merkezin vergilendirmesine tabi olan köylüler üzerinde daha ağır baskılar kurarak ve tarımsal artığın bir bölümüne merkeze rakip olarak el koymaya başladı. Bazı köylüler artan baskılara direnemeyerek ya eşkıya hareketleri başlattı ya da daha az verimli olan başka topraklarda yeni hayatlar kurdu. Taşradaki bu yeni gelişmelerin kendi meşruiyeti adına hiç iyi yerlere gitmediğinin farkında olan merkezi devlet bir dizi yeni adımlar attı.

Artan eşkıyalık olayları ve kendine rakip haline gelen kendi taşra yöneticileri karşısında merkezi devlet yeni taşralı ittifaklar arayışı içine girdi. Taşra merkezlerinde yaşayan ve nüfusun kalanına göre ekonomik durumu çok daha iyi olan hatta eşkıyalık hareketlerine karşı kendi sivil imkânları ile mücadele vermiş olan bir ayan sınıfı bu arayış içerisinde merkezin bir müttefiki olarak sahnedeki yerini aldı. Bu konumunu zamanla taşra topraklarındaki mültezimleri yani toprak üzerindeki vergi gelirlerine el koyma ayrıcalıkları ele geçirerek kuvvetlendirdi. Devletin mali ihtiyaçlarının şiddetlenmesi ile başlarda kısa süreliğine devredilen iltizamlar, miras imkanıyla beraber ömürlük devredilmeye başladı. Yine zaman içerisinde ayanlar vergisini topladıkları bölgelerde ticaret ve tefecilik işleri ile iktisadi nüfuzlarını artırdılar. Hatta kimi yörelerde bağımsız köylülüğü tehlikeye düşürecek bir şekilde köylüleri borçlandırıp kendisine bağlamış ve hukuken olmasa bile fiilen geniş topraklar üzerinde fiili bir denetim kurmuştu[22].  Böylesi bir konumun zamanla siyasal güce dönüşmesi de kaçınılmazdı. Nitekim ayanlar taşra merkezlerinde yürüttükleri ayan meclisi ile kentlerin yönetiminde söz sahibi olmuş, şehirlerin gelir ve giderlerini, iç ticaret ve loncaların ruhsat işlerini belirler olmuştur[23]. Gerek iktisadi gerekse de politik nüfuzlarını devamlı surette artıran ayanların merkezi devletin geleneksel düzen politikalarına ters düştüğü halde Anadolu’da Avrupavari bir toprak aristokrasisine yahut dili egemenliği altına aldığı geniş topraklarda üretim biçimini dönüştürerek İngiliz tipi kapitalist girişimcilere evrimle potansiyeli vardı. Ancak 17. Yüzyılda kurumsallaşan, 18. Yüzyıl boyunca gücünü artıran ve 1808 yılında padişaha imzalattırdıkları Sened-i İttifak ile siyasal gücünün doruğuna erişen bu sınıf, bu dönüşümleri gerçekleştirecek zamanı bulamadan merkezi iktidarın yeniden güçlendirilmesi için girişilen 19. Yüzyıl reformları ile tasfiye edildiler. Hiçbir zaman toprak aristokrasisi olamadılar zira köylülüğün bağımsızlığı hukuki olarak her daim merkezin korumasında kaldı. Kapitalist girişimciler de olamadılar zira bazı geniş topraklarda hukuksal olmasa bile fiili mülkiyet kurmalarına karşın bu toprakları ortakçılık yolu ile hala küçük köylülük birimlerince işlettirmeye devam ettiler. Ancak kısa sayılabilecek güçlü dönemlerindeki yapısı ile ayanlar, özellikle imparatorluğun uç bölgelerinde merkeze karşı mahalli çıkar gruplarının güçlü sözcüleri olmuş ve bu yörelerdeki ayrılıkçı/milliyetçi hareketleri hızlandırmıştır.[24]

Bir geçiş dönemi olarak adlandırabileceğimiz on yedi ve on sekizci yüzyılların temel özelliği merkezi iktidar gücünün hem dış düşmanlarına hem de kendi içerisinde taşradaki memurları ve reayadan ayanlara karşı zayıflamasıdır. Osmanlı’da burjuvazik bir hareketin gelişimin seyrini merkezi iktidar gücünün zayıflamasında arayacağımı daha önce bildirmiştim. Yukarıda özetlemeye çalıştığım merkezdeki gerileme süreci bu aşamada henüz burjuvazi değerlerinin gelişimine doğrudan etki edebilecek noktaya erişmedi. Zira toplumsal yapı henüz kapitalist bir dönüşüm sürecine girememişti. Ancak bu geçiş dönemdeki tecrübeleri, merkeziyetçi ideolojiyi yeniden başarılı kılmak isteyen 19. yüzyıl bürokrasini bir dizi batılı reformlara yöneltti. Bu yeni süreçte izlenen reformcu karakter sanayileşmiş batının dayatmalarıyla da şekillenerek Osmanlı toplumunu kapitalizmin yıkıcı etkilerine de açtığından; yukarıdaki geçiş döneminin burjuvazinin seyrindeki dolaylı katkılarından söz edebiliriz.

19.Yüzyıl: Kapitalizmle Bütünleşme-Düzen Değişiyor

Burjuvazisi olmayan bir Türk toplumu için on altıncı yüzyılda en belirgin biçimini alan Osmanlı Klasik Dönemini işaret etmiştik. Burjuvazik hareketin önünde engel teşkil eden bu toplumsal kuruluş 17 ve 18. yüzyıllarda önemli değişimlere uğramasına rağmen varlığını sürdürebilmişti. Oysa 19. Yüzyıl gelişmeleri Osmanlı toplumu ve ekonomisi için öncekilerden çok daha yıkıcı bir hal almıştır. Osmanlı iktisadi politikalarında her zaman merkezi devletin askeri, siyasi ve mali öncelikleri belirleyici olmuştu. Diğer önceliklerinin gereği olarak ekonomik aktörler siyasal sınıfın sıkı kontrolü altındaydı ve bu nedenle batıdaki iktisadi güçler gibi benzer bir ivme kat edemiyordu. On dokuzuncu yüzyıl iktisadi aktörlerinin kaderi de yine merkezi iktidarın diğer öncelikleri tarafından şekillendi. Merkezi devletin bu yüzyıldaki öncelikleri; içeride taşralı unsurlara kaybettiği gücünü yeniden tesis etmek, dış politika da ise Avrupalı devletler sistemine müttefikler kazanarak girmekti[25]. Mali sıkıntılara ilave olarak bu politikalar doğrultusunda girişilecek on dokuzuncu yıl reformlarının da bir gereği olarak dış borç imkanlarına ulaşmak da bürokrasinin önceliklerinden oldu. Merkezi devlet, bu önceliklerini tesis etmek için hem Batılı devletler hem de Batılı sermayedarların desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu yöndeki her destek adıma karşılık ise Batılı çıkar gruplarının Osmanlı yönetimine ilettikleri genel talep, Osmanlı ekonomisinin dışa açılımı doğrultusunda atılacak adımlar oldu[26]. Acil önceliklerini göz önünde tutan Osmanlı yönetimi esas olarak dış ticaret rejiminin serbestleştirilmesini içeren bu talepler karşısında olumlu yanıtlar vermek durumunda kaldı ve Osmanlı ekonomisinin kapitalizme ekonomilere eklemlenme süreci başlamış oldu. Bu yüz yıla kadar Osmanlı merkezi iktidarının sıkı denetimine tabi olan dış ticaretin serbestleşmesi, kendi içsel dinamikleriyle dönüşüme imkan tanımayan geleneksel iktisadi ve toplumsal yapıları önemli oranda değiştirdi[27]. Şimdi sırasıyla kapitalizme eklemlenme sürecini ve sürecin burjuva dahil iktisadi sınıfları nasıl etkilediğini açıklayalım.

Gerçekleştirmiş olduğu sanayi devrimi ile ulusal pazarlarca yaratılan talep miktarının çok ötelerinde üretim patlamaları yaşayan Batılı ekonomilerin yeni pazarlar arayışı içinde Osmanlı ekonomisinin de dışa açılmasını yani dış ticaret rejiminin serbestleştirilmesini arzulamasına şaşmamak gerek. Ayrıca sanayi üretiminde uzmanlaşan bu ekonomilerin Osmanlının ucuz tarımsal tüketim maddeleri ile sanayi girdisi olacak hammaddelerine de ihtiyacı vardı. Batının sanayileşmiş ekonomilerinde görülen bu ihtiyaçlar ile Osmanlı yönetiminin batılıdan umduğu medetler doğrultusunda Osmanlı ekonomisinin dışa açılıyor yani kapitalist ekonomilere eklemleniyordu. Resmi ya da gayri resmi olarak siyasal bağımsızlığını koruyabilmiş ve sömürge durumuna düşmemiş olan Osmanlı, emperyalist iktisadi sisteme ise bir çevre ülke olarak eklemlenmekten kendini koruyamadı. Sonuç olarak merkezinde sanayileşmiş batılı ekonomiler olan bu sistem Osmanlıyı çevre ülke statüsünde olarak yutmuştu[28]. Yani Osmanlı ekonomisi, merkez ülkelerde ucuza bol miktarlarda üretilen sanayi mamulleri için bir pazar olacak ve ticaretin karşı tarafı olarak da tarımsal meta üretimi ve hammadde temininde uzmanlaşıp batılı ekonomilere bu girdileri sunacaktı.

Bir süreç dahilinde Osmanlı ekonomisinin dışarı açılması bir anlamda da emperyal dünya sistemine çevre ekonomi olarak dahili, genel olarak üç eksende gerçekleşmiştir: serbest ticaret antlaşmaları(kapitülasyonlar) neticesinde artan dış ticaret hacmi, maliyenin dış borçluluk yükünün derinleşmesi ve imparatorluğu mekansal olarak da uluslar arası pazarla bütünleştirecek olan liman ve demiryolları inşası(doğrudan yabancı sermaye eli ile) ile olmuştur. Üç eksenin de temel olarak Batı ile Osmanlı ticaret hacmini artırmaya yönelik olduğu açıktır. Bu dönem kapitülasyonları Avrupalı tüccara Osmanlı tüccarı karşısında çok ciddi vergi muafiyeti ve hukuki avantajlar veriyordu. Önceki asırlarda tek taraflı olarak bahşedilirken artık dayatmalar neticesinde ve şartları daha ağırlaştırılmış olarak imzalanan kapitülasyonlar neticesinde zaten yerli üretime karşı maliyet avantajına sahip batının sanayi ürünleri ülkeye düşük vergi ayrıcalıkları ile giriyordu. Bu durumda hem yerli mallar hem de yerli tüccarlar Osmanlı ticaret hayatında zor duruma düşüyordu. Ayrıca bu feshedilemez kapitülasyonlar neticesinde merkezi bürokrasi özelde gümrükler üzerindeki egemenliğini daha genel olarak da bağımsız dış ticaret politikası belirlemekteki yetisini kaybediyordu[29]. Osmanlı toplumu gelirindeki azlıktan ötürü yabancı mallara beklenilen talebi yaratamadığından, kendi mallarına talebi artırmak maksadıyla başta devlet olmak üzere tüketici kesimlere ve pazarlama imkânlarının gelişmesi için tüccarlara kolayca kredi olanakları sunuluyordu. Bu malları Anadolu’nun içlerine kadar sokmak ve yine geniş bir hinterlandın tarımsal üretimini Avrupa’ya ihraç edebilmek için demiryolları inşa ediliyordu. Sonuç olarak Osmanlı ekonomisi kendi ürettiğini tüketerek geleneksel sistemini sürdüren bir yapı olmaktan uzaklaştı, Batı ile olan hem ihracat hem de ithalat hacmi önemli oranlarda büyüme sağladı.

Eğer Osmanlı topraklarında burjuvazinin ilk emarelerini arıyorsak bu dönemin getirdiği olanaklara işaret etmeliyiz. Her şeyden önce devletin dış ticaret rejimindeki denetimini kaybetmesi ile gelişen ticaret olanaklarında Osmanlı tebaası başta tüccar sınıf olmak üzere siyasal iktidarın tahakkümünden sıyrılıp kendilerine özerk bir iktisadi alan oluşturdular. Ayrıca yine batı ile münasebetlerin uzantısında gelişen Tanzimat ve Islahat fermanlarının din ve ırk gözetmeksizin getirdiği eşitlik hükümleri, can ve mal dokunulmazlığı; toprakta özel mülkiyet ilişkilerini tanıyan Arazi Kanunnamesi gibi sivil toplumdaki ilerlemeler de söz konusu özerk yapıları kuvvetlendirmiştir[30].  Özerklik elde etmiş olan ticaret düzeninden en karlı çıkacak sınıflar; batılı sermayenin sanayi, ticaret ve kredi ağlarının yanı sıra onlarla iş tutacak olan yerli aracı ortakları oldu. Zira imparatorluğun dış ticaret kapısı İzmir limanına gelen batılı malları Anadolu’ya taşımak da Anadolu’nun tarımsal ürünlerini toplayıp İzmir’deki Avrupalı ticaret evlerine satmak da batılı tüccarın yerel tüccarla işbirliği olmaksızın altından kalkabileceği işler değildi[31]. Osmanlı yönetimi imzalamış olduğu ticaret antlaşmaları ile Avrupalı tüccara imparatorluk dış ticaretinde Osmanlı tebaasının üstünde ayrıcalıklar tanımak zorunda kalmıştı ancak Osmanlı toprak yapısındaki küçük köylülük hala kendisini koruyabildiğinden bu sayısız üretici birimin ihracata ayrılan ürününü toplamak da yine nüfusu kabarık bir aracı sınıf gerektiriyordu[32]. Gerek mal satmak gerekse de toplamak için Avrupalı büyük tüccarlar, kendilerine aracılık vazifesi görecek yerel iktisadi aktörlerle iş birliğine gitmeyi seçmek zorunda kaldı. Yaşanan süreç şüphe götürmez biçimde yerel olarak en çok ticaret sermayesinin hanesine olumlu bir gelişme olarak kaydedilebilir. Ayrıca tarımsal üretimin artan ihracat olanakları karşısında egemen üretim tarzına dönüşememekle birlikte büyük çiftliklerdeki tarımsal girişimlerin de ciddi bir yatırım alanına dönüşmesi kaçınılmazdı. Yine gelişen ticaret ağı hem tüccar sınıfı hem de pazara bağımlı hale dönüştürülen köylü üretici için çoğu defa borçlanmalarını gerektirdiğinden tefecilik işleri de kazancını katlıyordu. Devletin dizginlemelerinden kurtulan bu ticari atmosferde Osmanlı iktisadi aktörleri kar ve rekabet dürtüleriyle baş başa kalmak suretiyle sermaye birikim imkanlarını geliştirmişti.

19 yüzyılın kapitalistleşen şartlarında burjuvazi kendisine ticari faaliyetler başta olmak üzere bir yol bulup gelişme imkanı yakalamışken aynı zamanda Osmanlı burjuvazinin nitel kimliği de belirginleşiyordu. Evvela kapitalizme eklemlenme süreci Osmanlıdaki her iktisadi grup için bir pozitif durum yaratmamıştı. Memlekete bol miktarda ve ucuza mamul sanayi malların girişi kentlerdeki geleneksel üretimi sürdüren lonca üreticilerini yarışa girişemeyecekleri bir rekabet ortamına sokarak zayıflattı. Böylece olası bir sanayi burjuvazisi daha doğmadan boğulmuş oluyordu[33]. Osmanlıda bir sanayi burjuvazisinin ortaya çıkamamasının günahı elbette yalnız kapitalizm ile bütünleşmemeye yüklenmemelidir. Zira önceki kısımlarda da anlatmaya çalıştığım üzere Osmanlı iktisadi yapısı kapitalist bir sanayileşme için gerekli içsel dinamiklere sahip değildi. İnalcık’ın da belirttiği gibi klasik yapının kendi devingenliğinde de yalnız tüccar sınıf kapitalist olma imkân ve koşullarına sahipken zanaatkâr üretici lonca düzeninde bu imkanlardan mahrumdu.  Sivil ellerde sermaye birikimi siyasi iktidarın denetiminden kurtulamıyor, lonca örgütlenmeleri nedeniyle kar ve rekabet kurumlarına engel olunuyor ve küçük köylülük toprağından koparılamadığından fabrikalar kurulsa dahi o fabrikalarda çalışacak ücretli sınıf meydana gelmiyordu. Ancak söz gelimi lonca düzeninin kaldırıldığı 19. yüzyıl ortamında ticaretten elde ettiği birikimlerden gerekli sermayeyi çıkarabilecek olası gruplar da bu rekabet karşısında sanayi girişimlerine yönelik motive olamamışlardır.

Ticaret sermayesinin zaman içerisinde gayrimüslim azınlıklar lehine etnik ve dinsel bir bölünmüşlük göstermesi ise Osmanlı burjuvazisinin diğer bir önemli niteliğiydi. Zira batı ile geliştirilen ticaret ağlarında çoğu defa Müslüman kesim kendisini dışarıda ve dezavantajlı bulmuştu. Bu nitelik ilk olarak azınlık nüfusun yoğun olarak yaşadığı Balkan ve Batı Anadolu topraklarının batıyla olan coğrafi yakınlığında dolayısıyla ticaret ağındaki mekânsal avantajında aranmalıdır[34]. Ayrıca mal ve para ticaretinin imparatorluğun gayrimüslim tebaasına özgü işler olması yönündeki toplumsal kanı da ticaretin revaç bulduğu yeni dönemde bu kesimi öne çıkaracaktır[35]. Ve de en önemlisi gayrimüslim tüccarların çeşitli Avrupa pasaportları edinip Osmanlı pazarlarına sanki Osmanlı tebaası değil de ayrıcalıklı Avrupalı tüccar olarak dolaşması[36] da eklenince ticaret burjuvazisi kendisine etnik ve dinsel muhalefet kimliği eklemişti. Osmanlı burjuvazisinin bu özelliği ekonomi politikte de oldukça önemli sonuçlar doğurmuştur. İlk olarak bu kesimin yarattığı sermaye birikiminin ayrılıkçı hareketlere maddi kaynak sunduğu düşünülebilir[37]. Ayrılıkçı hareketlerin başarıya ulaşması sonucu toprak kayıpları aynı zamanda batıda Selanik ekonomisi doğuda Ermeni burjuvazisi gibi önemli bir iktisadi güçleri fiilen memleketin dışında bırakmıştı. Ayrıca cumhuriyet sonrası mübadele hareketi ile de yine burjuvaziden bir Rum tabakası ülke ile birlikte yerli ekonominin dışına çıkmıştı. Bu farklı aidiyet yapıları ve akabindeki demografik kayıplar niteliği gereği nüfusun burjuva özelliği gösteren kesiminde nicel bir kayba neden olmuş ve onun önderliğinde siyasal iktidara yönelebilecek güçlü bir sivil muhalefetin oluşamamasını senelerce geciktirmiştir. Burjuvazinin bu niteliği ülkedeki sınıfsal çelişkileri gizlemiş ve söz konusu azınlık burjuvazisi siyasal iktidar karşısındaki toplumsal taleplerini iktisadi bir sınıf olarak değil de özerklik/bağımsızlık isteyen bir grup olarak yürütmüştür.  Bu durum sonraları bürokrat kesim içerisinde karşı bir refleks doğurmuş, emperyalist batı ile onun ayrılıkçı gayrimüslim ortaklarına karşı Türk milliyetçisi programlar yükselmiştir. Bürokrat kesimin bu aşamadaki tutumuyla paralel olarak belirlenen iktisat politikaları da Müslüman Türk unsurlara dayalı milli iktisat ve milli burjuvazi projelerini benimsemiştir. Bir yandan yerli burjuvazi yaratılmaya çalışılırken diğer yandan da azınlık hareket gösteren eski burjuvazik yapılar ekonomiden tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Zaten bu fikir o kadar geç gündeme alınmıştı ki daha etkin sonuçlarını cumhuriyet kadrolarının burjuvazi politikalarında görmeye başladık. Neyse…

Sonuç Niyetine

Bugün batılı değerler olarak adlandırdığımız bazen yermiş olsak da genellikle erişmeye çalıştığımız yaşam, siyaset, toplum ve ekonomik yapının batıda yükselen bir sınıfın yani burjuvazinin ürünü olduğu açıktır. Batılı burjuvazi çözülmekte olan feodal bir dünyaya yeni orta sınıf olarak dahil olmuş ve zaman içerisinde eski iktisadi ve toplumsal yapılar çözülüşünde aktif bir role geçerek süreç sonunda egemen bir sınıf olmuştu. Ulusal düzeyde gerçekleşen burjuvazi devrimleri, gerek iktisadi gerekse de siyasal kurumlarıyla tüm dünyaya yayılarak, burjuvaziyi modern dünyanın mimarı kılmıştır. Türkiye coğrafyasında yaşamış olan burjuvazinin batılı adaşları gibi küresel bir dönüşüme önderlik etmediği ortadadır. Hatta ulusal devrim tarihimiz de dahi bürokrasinin gölgesinde kalmıştır. Kendisini kısıtlayan bir sınıf olarak merkezi bürokratik iktidarın yıllarca güçlü kalması, burjuvazi gelişiminin önüne daima iktisadi ve hukuki setler çekmiştir. Böylece Osmanlı toplumsal kuruluşu, kapitalist ilişkilerin batıdan ihracına kadar kendi içerisinde güçlü bir burjuvazi çıkaramamıştır. On dokuzuncu yüz yıl ile beraber serbestleşen ticaret ortamı burjuvaziye iktisadi imkanlar sunarken, Tanzimat’ın getirdiği yenilikler de burjuvazinin önündeki hukuki engelleri kaldırmıştır. Ne var ki tarihin bu denli geç bir döneminde yükselen burjuvazi de ayrılıkçı azınlık bir kimliğe sahip olduğundan mücadelesini Osmanlı içerisinde bir burjuvazi devrimi gerçekleştirmekten yana kullanmamıştır.

Bu noktada ilave etmeliyim ki, yüz yılın sonlarına doğru burjuvazinin büründüğü karakter, fikri alanda gelişen anti liberal yeni fikirler, burjuvazi/bürokrasi çelişkisi ile yürütülen milli iktisat ve milli burjuvazi programları ve dünya savaşı şartlarındaki ekonomik gelişmeler çok daha ayrıntılı bir yazını hak ediyor. Ancak ben bu kısımları Cumhuriyet Burjuvazi deneyimiyle ele almak adına şimdilik yüzeysel olarak işlemeyi tercih ettim. Cumhuriyet dönemi burjuvazisini anlatmak çok daha keyifli olacaktır.

 

KAYNAKÇA

Keyder, Çağlar: Türkiye’de Devlet ve Sınıflar(Bölüm 1,2,3 ve 4), İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.

Pamuk, Şevket:  100 Soruda Osmanlı-Türkiye Tarihi (1500-1914), Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1990.

Pamuk, Şevket: Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme 1820-1913, Türkiye Araştırmaları Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994.

İnalcık, Halil: Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar(1) Klasik Dönem (1302-1606)/Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2011.

Karpat, Kemal(der): Osmanlı ve Dünya, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2006.

Sencer, Muzaffer: Osmanlı Toplum Yapısı, May Yayınları, İstanbul, 1982.

Akşin, Sina: Türkiye Tarihi III/ Osmanlı Devleti 1600-1908 (Zafer Toprak tarafından kaleme alınan iktisat tarihi bölümü ), Cem Yayınları, İstanbul, 1988.

Akşin, Sina: Türkiye Tarihi IV/ Osmanlı Devleti 1908-1980 (Korkut Boratav tarafından kaleme alınan iktisat tarihi bölümü birinci kısım sf. 265-279), Cem Yayınları, İstanbul, 2000.

Divitçioğlu, Sencer: Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Sermet Matbaası, Kırklareli, 1981.

Çavdar, Tevfik: “Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu”, Ant Yayınları, İstanbul, 1970.

Kurmuş, Orhan: Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Bilim Yayınları, İstanbul, 1997.

Ortaylı, İlber: Osmanlı Barışı (2. Bölüm- Osmanlı Düzeni), Timaş Yayınları, İstanbul, 2007.

Eldem, Vedat: Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1994.

Kasaba, Reşat: “Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Ekonomisi-On Dokuzuncu Yüzyıl”.

Wallerstein, Decdeli;  Kasaba, Reşat: ”Osmanlı İmparatorluğunun Dünya Ekonomisi İle Bütünleşme Süreci”, Toplum ve Bilim 23, Güz 1983.

DİPNOTLAR

[1] Çağlar Keyder, ”Türkiye’de Devlet ve Sınıflar”, İstanbul, 2011, s. 15.

[2] Halil İnalcık, “Modern Avrupa’nın Gelişmesinde Türk Etkisi”, (der.)Kemal Karpat, “Osmanlı ve Dünya”, s.83.

[3] Şevket Pamuk, ”100 Soruda Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914”, İstanbul, 1994, s.29-32.

[4] Çağlar Keyder, a.g.e., s.19.

[5] Şevket Pamuk, a.g.e., s.37-38.

[6] Çağlar Keyder,  a.g.e., s 21.

[7] Şevket Pamuk, a.g.e., s48.

[8] İlber Ortaylı, “Osmanlı Tarihi-Osmanlı Toplumu” YKY Salı Konferansları, 24 Eylül 1996. “Osmanlı Barışı” adlı kitabından alıntıdır.

[9] Halil İnalcık, “Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar(1) Klasik Dönem (1302-1606)

Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim”. Paragraf genel olarak bu eserdeki anlatılardan derlenerek hazırlanmıştır.

[10] Şevket Pamuk, a.g.e., s. 61.

[11] Çağlar Keyder, a.g.e., s. 22; Wallerstein,Decdeli ve Kasaba,”Osmanlı İmparatorluğunun Dünya Ekonomisi İle Bütünleşme Süreci”, Toplum ve Bilim 23, Güz 1983, 41-54, s.43.

[12] Zanaat üretimi üzerindeki devlet denetimine dair ayrıntılı bilgi için: Ömer Lütfü Barkan “ihtisap Kanunları”.

[13] Şevket Pamuk, a.g.e., s. 56-63.

[14] Halil İnalcık, “Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar(1).

[15] Şevket Pamuk, a.g.e., s. 64-65.

[16] Şevket Pamuk, a.g.e., s.92-94.

[17] Halil İnalcık, a.g.e., s. 192.

[18] Halil İnalcık, a.g.e., s. 196.

[19] Şevket Pamuk, a.g.e., 101-102.

[20] Halil İnalcık, a.g.e., s. 199.

[21] Wallerstein,Decdeli ve Kasaba, ”Osmanlı İmparatorluğunun Dünya Ekonomisi İle Bütünleşme Süreci”, Toplum ve Bilim 23, Güz 1983, 41-54, s.44.

[22] Halil İnalcık, a.g.e., s. 334-339.

[23] Çağlar Keyder,  a.g.e., s. 25.

[24] Çağlar Keyder, a.g.e., s.27-28.

[25] Çağlar Keyder,  a.g.e., s. 40-42.

[26] Merkeziyetçi reformlar ve borçlandırma yolu ile kapitalizme zoraki itilme üzerine bir tez; Tevfik Çavdar, “Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu”, Ant Yayınları, İstanbul, 1970, s.32-52.

[27] Zafer Toprak, Türkiye Tarihi 3 (der)Sina Akşin, s.207.

[28] İmparatorluğun dünya ekonomisine katılımı ve çevre rolüne dönüşümü üzerine ayrıntılı bir Wallerstein yorumu: Reşat Kasaba, “Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Ekonomisi-On Dokuzuncu Yüzyıl”.

[29] Zafer Toprak a.g.e., s.207; Şevket Pamuk, a.g.e. s.168.

[30] Tüm bu gelişmeleri Osmanlı ekonomisini bağımlı hale getirmesi sebebiyle lanetlemeyi bir kenara bırakıp, iktisadi bir sivil toplumun gelişimindeki olumlu etkilerine bakan bir yorum için: Zafer Toprak, a.g.e.

[31] Şevket Pamuk, a.g.e., s.148. (Aslında Batılı tüccar faaliyetlerini gayrimüslim Osmanlı aracılar olmaksızın da yürütmek niyetindeydi ancak yerel koşullarda çok daha etkin Rum,Yahudi ve Ermeni nüfus karşısında başarılı olamadılar ).

[32] Çağlar Keyder, a.g.e., s.30.

[33] Vedat Eldem, ”Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı Ekonomisi” s.10

[34] “İzmir nüfusunun büyük çoğunluğunu ve içerideki kentler nüfusunun % 25 – % 85’ini meydana getiren

Rum, Ermeni ve Yahudiler ekonomik bakımdan son derece güçlüydüler. Küçük ticaret ve sanayi, bankacılık ve kıyı ticareti hemen hemen tümüyle onların elindeydi.” Orhan Kurmuş,”Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi”, Yordam Kitap,2007.

[35] Çağlar Keyder, a.g.e. s.30.

[36] Orhan Kurmuş, a.g.e.; Şevket Pamuk, a.g.e., s.148.

[37] Çağlar Keyder,  a.g.e., s.81.

 

Yazar Hakkında

Muhammed Recep Öztürk/ TESAD Ekonomi Masası Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İktisat Bölümü Mezunu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir