Milli Dinlerden Milli Dinlere – Millet ve Din Üstüne Bir Deneme

Yazan: Muhammed Emin ŞAHİN

Milli Dinlerden Milli Dinlere – Millet ve Din Üstüne Bir Deneme

Millet aidiyeti bugün dünyada şüphesiz ki en yaygın aidiyetlerdendir ve hatta en yaygınıdır diyebiliriz. Bunun en önemli nedenlerinden biri, sömürgecilik ve öncesinde imparatorluklar döneminin ve belki de daha öncesinin bir mirası olan eşitsiz ilişkilerdir. Bu eşitsiz ilişkiler inşa edilirken bu ilişkiler için bir kültürel altyapı da inşa edilmiştir. Avrupa’da burjuva devrimlerinde, Üçüncü Dünya Ülkelerinde ise sömürge karşıtı hareketlerde gördüğümüz ve siyasi ve ekonomik olarak bağımsızlık elde etmek için siyasi alanda alt edilmeye çalışılan eşitsizliklerin toplumdaki izdüşümü kültürel olmuş, milli burjuva halkı arkasına almak için bu eşitsizliği kültürel olarak yok etmeye önem göstermiştir. Kültürün başat öğelerinden olan din ise milliyetçi hareketler ya da burjuva tarafından kimi zaman göz ardı etilmiş, kimi zaman aşağılanmış, kimi zaman da milliyetin de bir unsuru olarak görülmüştür. Bu deneme de tarihe bakarak, milliyet ve din arasındaki ilişkinin nasıl bir süreçte ilerlediğini incelemeye çalışacağız.

Şüphesiz ki milletler bir anda ortaya çıkan şeyler değildi, her ne kadar modernleşmeyle milletler inşa edilmiş olsa da kültür kavramının ortaya çıkmasıyla ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz etnik topluluklar da – ki kültür geçmişte oluşan olay, olgu ve kavramlara bir bağlı olma durumudur ve etnisitenin en önemli unsuru kültürdür- milletin öncülü sayılabilir. Bu yüzden millet ve din arasındaki ilişkiyi eski dönemlerden itibaren inceleyebiliriz.

Kabile toplumlarının dine bakışı şimdikinden farklı olmadığını söyleyebiliriz. Toplum kimi zaman Tanrı’ya ya da tanrılara kendilerine zarar vermemesi için, kimi zaman dünya nimetlerine ulaşabilmek için kimi zaman ise öldükten sonra cezalandırılmamak ya da ödüllendirmek için inanıyordu.

Kültür bir yönüyle bu din tarafından oluşturuluyordu ancak başka bir açıdan bakarsak kültürün de bu dinleri oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eski savaşlar ve kahramanlar, halkın geldiği ve yaşadığı toprak gibi birçok etken bu kültürü ve dini oluşturuyordu. Toplumların kültürlerini korumak için mi dinlerine bağlı oldukları yoksa dinlerini korumak için mi kültürlerine bağlı oldukları sorusu bu nedenle çözülmesi gayet zor bir sorudur.

Bununla birlikte bu dinler genellikle bu topluluklara özgü dinlerdi. Kabile toplumları genelde kendi içlerine kapanık şekilde yaşıyor ve bu nedenle kültürel alışverişler çok mümkün olmuyor, bir toplumun dini de kendisine has kalıyordu. Bugün Zeus’un baş tanrı olduğuna Antik Yunan, Odin’in baş tanrı olduğuna İskandinav, Tengri’nin baş tanrı olduğuna da Eski Türk dini gibi isimler vermemiz bunun bir sonucudur.

Yine de bu dinler bir zaman sonra coğrafyanın da etkisiyle dönüşmeye ve etnisitelerin dışına taşmaya başlamıştır. Buna en büyük örnek Antik Mısır, Antik Yunan ve Roma dinleridir. İnananlarının Akdeniz çevresinde yaşamaları ve bu nedenle de birbirleriyle ticaret yapmaları bu dinlerin çok fazla birbirlerine benzemelerine neden olmuştur. Öyle ki belki de tanrıların hepsinin aralarındaki farklar yalnızca görünüşleri ve isimleri olmuştur.

Ticaret faktörü dışında savaş, kuraklık gibi nedenlerle ortaya çıkan göçler de yavaş yavaş bu etnik dinlerin çözülmesini, daha doğrusu inananlarının özellikle Hristiyanlık ve İslam gibi başka dinlere inanmalarını beraberinde getirmiştir.

Millet mefhumu Avrupa’da ilkçilere göre uyanmadan, modernistlere göre oluşturulmadan, etno-sembolcülere göre ise etnik aidiyetler üzerinden oluşturulmadan önce Avrupa’da Roma’nın varisi olan tek yapı ve insanlar üzerinde birleştirici bir kurum olarak Kilise başat güçtü. Kilise, Roma sonrasında barbar krallıklar için en önemli meşruiyet kaynağıydı ve dindarların sadakatlerinin merkeziydi. İktidarları sağlam olmayan bu krallıkların ayakta durmak için kiliseye olan sadakatleri kilisenin ayakta durmasını ve güçlenmesini sağlıyordu.

Bunun yanında Reform’un ortaya çıkması Kilise’ye en büyük darbeyi vuracaktı, aslında bu darbede en büyük pay Reform’u destekleyen prenslikler ve İngiltere’de idi. Kilise’ye karşı bu başkaldırış aslında çok uluslu yapıların bir sonunun da habercisiydi. Reforma karşı Kilise’nin yanında olan Habsburg İmparatorluğu’nun da uzun bir süreç olsa da çöküşü başlamıştı.

Milliyetçilik ve din arasındaki ilişkinin her ne kadar özellikle de Fransız devriminde de gördüğümüz gibi bazı dönemlerde iyi olmadığını görsek de aslında milli devletlerin ortaya çıktığının en büyük emarelerinden biri Anglikan Kilisesinin ortaya çıkışıdır. Burada görünen tarafta her ne kadar Anne Boleyn olayı gibi magazinsel bir kısım olsa da bir diğer kısım da İngiltere’nin Roma Kilisesinden ayrılma çabasıdır. Çünkü Anglikanlık genel şekilde bakıldığında Papa yerine İngiliz kralına bağlı olan bir Katolikliktir. Birçok ulus için Fransız devriminden göreceğimiz olguyu yani kadim çok uluslu dinleri kendi ulusal dinlerine dönüştürmeyi İngilizler her ne kadar başarısız bir deneme olsa da çok daha önce yapıyorlardı.

Fransa’da ise bu sürecin oluşumu daha ilginçtir. Fransızlar ileri de anacağımız birçok ulus gibi dinlerini ulusal bir dine tam olarak dönüştürmemişlerdir. Fransız Devrimi öncesinde aristokrasi ile iş birliği yapan ruhban sınıfına oluşan sert antipati neticesinde Devrim sonrasında Kilise’ye karşı büyük bir saldırı kampanyası başlamıştı. Din adamları bu kampanyadan ancak Devrim’e bağlılıklarını bildirerek kurtulabildiler. Kilise’yle bu çekişmenin sonucu ancak Napolyon zamanında tatlıya bağlanabildi. Ancak Kilise de birçok taviz verdi ve birçok yönden din adamları devlete tabi oldular.

Diğer birçok Avrupa ülkesinde ise dine olan tabiiyet başka bağımsızlık öncesi başka bir dine tabi olan hâkim devletten dolayı daha da artmıştı. Örneğin; Osmanlı’ya tabi olan Yunanlar, Sırplar, Bulgarlar gibi halklar Ortodoks kimliklerini sahiplenmeye başladılar. Çünkü din kendilerini kültürel olarak ayrı olunduğuna dair vurgu yapılmasında en önemli etkenlerden biriydi. Bununla birlikte şunu da belirtmekte yarar var; özellikler Bulgarlar her ne kadar Ortodoks olsalar da Fener Kilisesi’nden ayrılmak için çabalamışlar, kendi Kiliselerini kurmuşlardır. İşin daha da garip tarafı Yunanistan’ın da ayrı bir Kilise kurmasıdır. Bunun nedeni Fener Kilisesinin evrensellik iddiasıdır.

Bu Müslümanlarda da benzer örnekler taşımaktaydı. Her ne kadar az olsa da Müslüman ülkeler arasında Suudi Arabistan’dakiVahhabi İslam’ı bir tür milli din olarak değerlendirebilir. Şunu da söylemek gerekir ki; Suudi Arabistan vataniyye[1] ilkesine bağlı bir milliyetçilik anlayışına bağlıdır, yani buradaki milliyetçiliği bir Arap milliyetçiliği olarak değil de Suudi Arabistan’daki Araplara has bir milliyetçilik olarak değerlendirebiliriz. Bu kimliğin oluşumunda da Vahhabilik uzun süreler bir devlet mezhebi olarak tutulmuştur.

Türkiye’de bu kendine has bir İslam anlayışıyla çok fazla açıklanamayabilir, bunun için Türkiye’deki İslam’ın diğer ülkelerden çok fazla farklılaşıp farklılaşmadığına bakılmalıdır. Bununla birlikte Türk milliyetçiliğiyle İslam arasındaki ilişkide iç içe geçmişlik vardır. Bunu Türk-İslam sentezi düşüncesinden önce Osmanlı’nın sonunda ve cumhuriyetin başında dahi görmek mümkündür. Yunanistan-Türkiye nüfus mübadelesinde Karaman Ortodokslarının da mübadeleye dahil edilmesi ve laikliğe çok vurgu yapılmasına rağmen Atatürk’ün dini millet için bir köprü olarak görmesi, dinin millet için önemli bir unsur olduğuna işaret eder. Yani bu milletin kendisiyle bütünleşmiş bir dini olduğunu gösterir.

Toplumların milli dinlerden milli dinlere giden bu serüveninde her ne kadar benzerlik olsa da günümüzdeki yönelişi eskinin değerleriyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü modernleşmeyle birlikte değişkenler farklılaşmıştır. Modernleşmeyle birlikte oluşan ulus devletler için içe kapalılık eski toplumlarda olduğu gibi coğrafi koşulların zorlaması sonucunda oluşan bir olgu değil, toplumların mobilizasyonunun artması sonucu devletin kendisini koruması için bir tercihtir ve devlet bugün içe kapalılığı sınırlarla değil milletin fertlerinin kendisine olan sadakatin artırarak yapar. Din de bu amaç uğruna kullanılan bir araç haline gelmiştir. Ancak bu sefer diğer uluslardan farklılaşmak için dinde kültürden kaynaklanan ögelere vurgular artmış bu da dinlerin uluslara has nitelikler kazanmasına yol açmıştır.

Dipnotlar

[1]Arap ülkelerinde milliyetçilikler kabaca ikiye ayrılabilir; kavmiye ve vataniyye. Kavmiye etnisite merkezli bir milliyetçilik anlayışıdır. Daha çok Pan-Arabizm bu tarzda bir milliyetçilik. Vataniyye ise devlet merkezli bir milliyetçiliktir. Daha çok Pan-Arabizm’den çekinen Anglo-Arap krallıkları bu anlayışa sahiptirler.

Yazar Hakkında

Muhammed Emin Şahin / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial