Tarih Nedir?

Tarih Nedir?

Yazan: Uğur PAMUKEL

Tarih Nedir?

‘Tarih nedir?’ sorusunu cevaplamayı denediğimizde, cevabımızı bilerek ya da bilmeyerek, zaman içindeki öz tutumumuzu yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplum hakkında ne düşündüğümüz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur. Tarih nedir sorusundan önce isterseniz ‘tarihi olgu nedir?’ sorusuna bakalım. Tarihi olgu, geçmişte insanların yapmaya başladığı, bir durum, bir olayın oluşum süreci olarak gösterilebilir. Hatta başka bir şeyin belirtisi olarak da gözlemlenmiş olaylardır. Collingwood’cu[1] tarih görüşünün tarihi olguya bakışı, olgunun biricikliğini ve kendi başına anlam taşıdığını savunmuş, tarihçinin yasalar ve genellemeler ile değil tekil ve özel olgularla ilgilenme kararlılığında olması gerektiğini söylemiştir. Collingwood, tarihin ancak tarihçinin zihninde geçmişin cereyan edip, tarihçi tarafından bugüne aktarıldığını vurgulamıştır. Collingwood 19. Yüzyılın önemli filozoflarından birisidir. Önce gelin isterseniz 19. yüzyıl tarih görüşüne bakalım.

19.Yüzyıl Tarih Algısı

19.yüzyıl olguların altın çağıydı. Tarihin bir bilim olduğu tezlerini doğrulamayı pek isteyen 19. yüzyıl pozitivistleri: “Önce olguları ortaya koyun, onlardan sonuç çıkarın.”, derler. Bu tarih görüşü İngiliz felsefesinin başat özellikleri ile fazlasıyla uyuşmaktadır. Bu da tarihi olgu konusunda farklı görüşleri doğurmaktadır. Sağduyucu tarih görüşü tarihin doğrulanmış bir olgular kümesi olduğunu söyler. Olgular hazırdır, tarihçi onları alıp işler canı nasıl istiyorsa öyle sunar. Sağduyucu görüşten devam edecek olursak, tarihi olgular adeta tarihin omurgasıdır ve bütün tarihçiler için değişmez olan, belirli birtakım temel olgular vardır, örneğin; 1066 Hastings[2] Savaşı. Savaşın 1066’da Hastings’de yapıldığını bilmekle ilgilenmemizin tek nedeni, tarihçilerin bunu önemli bir tarihi olgu saymalarıdır. Geçmişe ilişkin sıradan bir olgunun tarihi bir olguya dönüşme sürecine bir göz atalım. Sıradan günlük bir olay örneğin, 19. yüzyılda sokakta çıkan bir kavgada kalabalık ve öfkeli grubun bir adamı döverek öldürmesi. Bu bir tarihi olgu değildir, bir görgü tanığının bunu anı defterine yazması ve tarihçilerin bu olayı zikretmesi de bunu bir tarihi olgu yapmaz. Ancak bu olay belki 19. yüzyılın sosyokültürel yapısı üzerine çalışma yapan birisinin makalesinde, kitabında geçebilir ki bu da olayın bir tarihi olgu olmasına aday olduğunu gösterir. 19. yüzyılın olgular fetişizmi, bir belgeler fetişizmiyle tamamlanmıştır. Bir olguyu belgelerde bulursanız o öyledir. Bu belgeler resmi emirler, antlaşmalar, vergi kayıtları, fermanlar, özel mektuplar, diplomatik yazışmalar ve anılardan ibaretti. Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın kendisinin ne düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiğinden fazla bir şey söylemez. Elbette, olgular ve belgeler tarihçi için zorunludur. Fakat onları bir fetiş haline getirmek… Olgular ve belgeler tek başına tarihi oluşturmazlar. Bir bakıma bütün tarih düşüncenin tarihidir ve tarih, tarihçinin çalıştığı düşüncenin onun zihninde yeniden oluşmasıdır.

Tarihte önemli olanın bireylerin kişilik ve davranışları olduğu görüşünün uzun bir geçmişi vardır. Bu görüş Eski Yunanlıların geçmişteki başarılarını, onlara ad-bırakıcı kahramanlarla anmak, destanlarını Homeros’a yakıştırmak eğilimindeydi, bu görüş kendini Rönesans’ta ve 19. yüzyılda belirgin olarak öne çıkarmıştır. Özellikle 19. yüzyılın karmaşık ve yoğun toplumsal, ekonomik ve diplomatik gelişmeleri sonucu ve artan bu karmaşada 19. yüzyılda yeni sosyoloji biliminin doğması da bu görüşün yok olmasını geciktirmiştir. Nitekim 19. yüzyılın başlarında ‘’Tarih büyük adamların biyografisidir.’’[3] sözü hala geçerliydi. ‘Tarih nedir?’ sorusuna, tıpkı ideolojiler gibi farklı görüşlerden farklı yanıtlar verilmiştir. Buna örnek olarak Hegelci, Marxist, Collingwoodcu tarih görüşleri diyebiliriz. Hegelci ve Marxist görüşler daha çok, tarihi olayların tarihte gelişimi sürecinde belli yasaların olduğunu ve bu yasaların bulunabileceğini söyleyerek, bunları ortaya çıkarmaya yönelik tarih görüşleridir. Marx bu yasalara karşı tarihi olayların verdiği cevaplara örnek olarak kendi devrinde yaşanan bir olgu olan, Sanayi Devrimi ile açıklar. Sanayi Devrimi’yle üretim araçları toptan değişmiştir. Marx’a göre tarih üretim araçlarının değişmesiyle ilerleyen bir süreçtir, önce üretim araçları değişir sonra her şey.Collingwoodcu tarih görüşünün temeli, tarihçinin araştırması istenilen bir hareketin arkasındaki düşüncenin o hareketi yapan bireyin düşüncesine atfetmesidir. Bu yanlış bir varsayımdır. Tarihçinin araştırması istenilen, hareketin arkasında yatan şeydir ve bu, hareketi yapan bireyin bilinçli düşüncesinden ya da dürtüsünden tamamıyla ilgisiz olabilir.

Büyük adam her zaman ya varolan güçleri ya da varolan otoriteye karşı çıkarak yaratılmasına yardım ettiği güçleri temsil eder. Fakat Lenin gibi kendilerini büyüklüğe götüren güçlerin şekillenmesine yardım edenlere, Napolyon ya da Bismarck gibi zaten varolan güçlerin sırtında büyükleşmişlerden daha yüksek bir yaratıcılık derecesi yakıştırılabilir. Kendi zamanlarının çok ilerisinde oldukları için, büyüklükleri ancak daha sonraki kuşaklarca değerlendirilmiş olan büyük adamları da unutmamak lazım. Dünyanın gidişatını, insanların düşüncelerini değiştiren toplumsal güçlerin yaratıcısı, temsilcisi olan büyük adamı, tarihi sürecin aynı zamanda hem bir ürünü hem de bir etmeni olarak öne çıkmış bir birey olarak görmektedir. Böylece tarih kelimesi bireylerin toplumsal varlıklar olarak içine girdikleri toplumsal bir süreçtir. Burckhardt’ın[4] deyimiyle tarih ‘’ bir dönemin öbüründe kayda değer bulduklarının yazımı’’ dır. Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna hakim olması tarihin çifte işlemidir.

Tarihin bilim olup olmaması, uzun zamandan beri süregelen bir tartışma konusudur. Kimilerine göre bilim sadece doğa bilimlerinden ibarettir, bu yüzden tarihi bir bilim olarak kabul etmezler. Bazıları ise tarihi, sosyal bilimlerin merkezine oturtup tarihi tam teşekkülü bir bilim olarak ele alırlar. Şayet tarih bugün önümüze sunduğu olayları, bir dizi belge ile desteklemektedir, yani tarih somut kanıtlara dayanarak ilerleyen önemli bir disiplindir. Her ne kadar tarihin bilim olmak için yetersiz bir disiplin olduğunu savunanlar olsa da, tarih bizim ilgilendiğimiz her alanın geçmişteki birikimini önümüze koyan vazgeçilmez bir alandır.

Kaynakça

Carr, Edward Hallet Tarih Nedir?, İletişim Yayınları

Hobsbawn, Eric, Tarih Üzerine, Agor Kitaplığı

http://www.academia.edu/7015268/Collingwoodun_Tarih_Felsefesi

http://sbd.dergi.anadolu.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/137-published.pdf

Dipnotlar

[1]Robin George Collingwood İngiliz filozof ve tarihçi

[2]14 Ekim 1066’da İngiltere’nin Hastings kasabası yakınlarında, Fransız Normlar ve Anglo-Sakson İngilizler arasında yapılmış bir savaştır. Normların zaferi ve İngiltere’yi fethetmesiyle sonuçlanmıştır.

[3]Edward Hallet Carr  Tarih Nedir Agora Yayınları

[4]Johann Ludwig Burckhardt İsviçre asıllı gezgin ve şarkiyatçı.

Yazar Hakkında 

Uğur Pamukel / TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Milli Mücadele’de İttihatçılık – Kitap Analizi

Milli Mücadele’de İttihatçılık – Kitap Analizi

Yazan: Mert Pakır

Künye: Erik Jan Zürcher, Milli Mücadele’de İttihatçılık, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1987.

Sayfa Sayısı: 327

Kitabın Bölümleri:  Giriş kısmı Genç Osmanlılar ve Jön Türkler adıyla başlayan kitabın ilk bölümü 1908 Devriminin Hazırlanması, ikinci bölüm Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki İçindeki Yeri, üçüncü bölüm İttihatçıların Ulusal Direniş Hareketine Katkıları, dördüncü bölüm Mustafa Kemal Hareketin Başına Getiriliyor, beşinci bölüm İttihatçıların Kontrolü Yeniden Ele Geçirme Girişimleri, altıncı bölüm Hesaplaşma: 1926 Temizlikleri, son kısımları ise Sonuç, Kaynakça ve Kısaltmalar, Dizin ve İçindekiler şeklinde oluşturulmuştur. Sıralanış bakımından tarihsel sıralamaya uyulduğu ve derli toplu bir kitap olduğu içindekiler kısmından dahi anlaşılmaktadır. Çünkü konu itibarıyla  kompleks bir tarihsel yapıya sahip olduğu ve dolayısıyla anlatım açısından uğraş isteyen bir konu olduğu göz önüne alındığında üstünde detaylı çalışmanın yapılması koşulu pek tabii zorunludur.

Yazar hakkında: Erik Jan Zürcher 1953’te Leiden’de doğdu. Leiden Üniversitesi’nde öğrenimini tamamlayan Zürcher, aynı üniversitenin Türkiye Etütleri Bölümü başkanıdır ve öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 2008’den itibaren Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nün direktörlüğünü yürütmektedir.

Yazar . Metin içerisinde bu ilişkileri belirli bir düzen içerisinde aktarmıştır. Zaman zaman metinde ileri sürülen düşüncelerin bir analizi görülürken, zaman zaman da kendi savunduğu teoriyi kanıtlama çabası içerisine girilmiştir. İleri sürdüğü fikirleri destekli, açık olarak ve mantık çerçevesinde fikirlerini öne sürmektedir. Elbette bilimsel bir eser olması yönüyle, her okuyucunun düşünce dünyasında  eserde yer alan düşüncelerin okuyucunun belleğinde var olmaması pek tabiidir. Haliyle, bir kitabın bütünüyle kabulü akla ve mantığa sığmaz. Zürcher’in kitabı, tarihin  sorgulanmasının yapılmasıyla bu toptan kabule karşı bir  katalizör etkisi oluşturmuştur.

Sunduğu analiz ve yorumlara karşı alternatif görüşlerin öne sürülmesine de açık kapı bırakan yazar, objektifliği elinden geldiğince sağlamaya çalışan bir izlenim vermektedir. Bir tarihçi olmasının erdemiyle bunu üst derecede yapıyor olması, tarihçiliğinin takdir edilir olmasına kapı açmaktadır.

Milli Mücadele’de İttihatçılık isimli eser Milli Mücadele’ye farklı bir bakış açısı sunar. Sıklıkla dile getirilen tarih görüşlerinin aksine birtakım farklı düşünceler öne sürülmüştür. Bu bakış açısının yansıması olarak, temel düşünce, Milli Mücadele’nin başlangıç sürecinden itibaren İttihatçı bir yapılanma tarafından desteklendiğidir. Bir yandan Milli Mücadele’de İttihatçılık faktörü kadar İttihatçılıktaki Milli Mücadele görüşünün varlığının mevcut olduğu ispatlarla açıklama yoluna gidilmiştir. Eser, İttihat Terakki’nin oluşum sürecinden başlayan bir temelle ilerlemiştir. Bu, İttihat ve Terakki’nin nasıl bir temelden var olduğu ve hayat görüşlerinin nasıl olduğuna dair fikir sahibi olunmasına katkı sağlamıştır. Bu temellendirilen yapı sayesinde Milli Mücadele ile İttihat ve Terakki arasında bir ilişki olduğunu daha ilk satırlardan sezme imkanına sahip olunmaktadır.

Zürcher, İttihat ve Terakki’nin oluşumunun sebeplerini örgütün kuruluş tarihinden daha geride aramaya gayret göstermiştir. Örneğin  Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve toprak sahipleri ile ulemanın etkinliğinin azaltılması, Osmanlı Devleti’ni, hiçbir zaman olmadığı ölçüde, otoriter ve biryapılı (monolitik) hale getirdiğini ve bu yeni yapıda, otorite, sarayın ve giderek artan ölçüde Babıali bürokrasisinin eline geçtiğini ifade etmiştir. 1839 ile 1871 yılları arasında, Babıali iktidar merkezi olarak sarayı gölgede bıraktığını söyleyerek İttihat ve Terakki’nin temellerinin daha bu tarihlerde atıldığını savunmuştur. Sonraki aşamada da Tanzimat’a karşı, daha etkili ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sonraki gelişmeler açısından daha önemli olan muhalefet, bürokrasinin içinden doğan muhalefetin varlığından bahseder. Bunun, sonunda Genç Osmanlılar hareketi diye tanınan harekete dönüşeceğini ve İttihatçılığın birnevi zihniyet oluşumunun o zamanlardan itibaren başlandığı düşüncesi öne sürülür. Ayrıca Abdülhamid döneminde, katı bir sansür uygulamasına rağmen kitapların, dergilerin ve gazetelerin tirajının büyük ölçüde arttığı tespitinde bulunularak İttihatçılığın oluşma ortamının var olmaya başlandığı açıklanmıştır. Dolayısıyla geçmişte var olan olay ve olgular ile  yeni durumlar iliştirilerek aralarında ilişki kurma  yoluna gidilmiştir.

İttihatçılığın tarihsel temeli inşa edildikten sonra, asli oluşumundan da bahsedilerek konuya nüfuz edilmeye başlanmıştır. İttihatçı örgütün oluşum temellerinden bahsedilmektedir. Yapılanmalarının temeli olan hücre tipi örgütlenmesinin uygulaması dahi bu kısımda açıklanmıştır. Bu yapılanmaların arka planı incelenmiştir. Kitabın geneline hakim olan soru soran bakış açısı, burada yoğun bir şekilde hissedilmektedir.

Zaman zaman İttihatçıların ismi geçtikçe özet şeklinde fakat kapsamlı açıklamaların gerek metin içerisinde gerekse dipnotlarda var olduğu görülmektedir. İttihatçıların özgeçmişlerinden, sarayla olan ilişkilerinden, birbiriyle olan bağlantılarından ve verdikleri mücadelen bahsolunmuştur. Örneğin ‘’Bütün kumandanlar, yalnızca Harbiye Mektebi’nin değil, ayrıca Pangaltı’daki Erkan-ı Harbiye Mektebi’nin de mezunu olmalıydılar. Bu okulun mezunlarının üçte ikisine mümtaz yüzbaşı rütbesiyle ordulardan birinde görev veriliyordu. En iyi üçte biri ise (okulun üç yıllık eğitimi boyunca aldıkları notlara göre belirleniyorlardı) eğitimlerini sürdürebiliyordu. Bunlar gelecekte ordunun en üst düzeydeki subayları oluyorlardı. Bu Erkan-ı Harbiye yüzbaşıları, okulu bitirdikleri zaman genellikle 21 ile 23 yaşları arasında oluyorlardı. O zaman Osmanlı ordularının birine, süvari, piyade ve topçu sınıflarındaki becerilerini geliştirmek amacıyla pratik eğitime tabi tutulmak üzere yollanırlardı.’’ diyerek kapsamlı olarak ordudaki yetişme tarzından bahsedilmektedir. Böylece İttihatçı yapılanmanın temeline ilişkin askeri anlamda fikir oluşturulmaktadır.

Kitapta özellikle Mustafa Kemal’e de değinildiği dikkatlerden kaçmaması gereken hususlardan biridir. İttihat ve Terakki’ye dahil olmasının yanı sıra, Mustafa Kemal’in önemini hayat hikâyesi ya da hayatının belirli bölümlerinden bahsedilerek, gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye dışında sayısız kitap ve makalenin konusu olmasıyla ifade etmiştir. Yalnızca Atatürk ve Devrimleri Bibliyografyası’nın yaklaşık yedi bin yapıt adı vermekte olduğunu aktaran yazara göre, Mustafa Kemal 1917’de Karlsbad’da (şimdiki Karlovy Vary) tedavi edilirken kaleme aldığı ve şu anda Türk Tarih Kurumu’nun elinde bulunan birkaç not bir yana bırakılırsa, gerçek anlamda anılar yazmadığını aktarır. Özel mektuplarından pek azının günümüze kadar geldiğini, bu mektuplar 1911 ya da daha sonraki yıllarda (çoğunluğu I. Dünya Savaşı’nda) yazıldığını ve çok az şey için aydınlatıcı olduğu görüşünde bulunmuştur. Bu aktardıklarından yola çıkarak Mustafa Kemal’le ilgili yazılacakların üzerinde fazlaca durularak bir çalışma yapılması gerektiğini ifade eder.

Mustafa Kemal ve İttihatçıların ilişkilerini anlatması bakımından şunları yazmıştır: “Enver, Niyazi ve Eyüp Sabri hürriyet kahramanları olarak tanınırlarken, Mustafa Kemal zafere ulaşan İTC’nin üyesi olan çok sayıda subaydan biri olarak arka planda kaldı: Devrim için çaba göstermiş en eski eylemcilerden biriydi, meslektaşları arasında iyi tanınıyordu, ama ne cemiyetin kurucusuydu, ne de İttihat ve Terakki ile hiçbir ilgisi olmayan bir subaydı. Hiç kuşkusuz, Mustafa Kemal’in İTC merkezinden yabancılaşmasında en önemli faktör Enver’le ilişkilerindeki bozulmadır. Enver Ayn-el-Mansur’daki kamptan bütün harekâta komuta ederken, Mustafa Kemal aynı yerden Derne önündeki birlikleri idare ediyordu. Çağdaşlarının bu problemleri bilmelerine rağmen hiç kimse bunlardan ayrıntılarıyla bahsetmiyor’’ diyerek farklı noktalara dikkat çekmiştir. Enver ile Mustafa Kemal’in anlaşamadığını Enver’in Gelibolu’daki bazı birlikleri ziyaret etmiş olduğunu, ama cephenin en önemli bölümünü komuta etmesine rağmen Mustafa Kemal’i ziyaret etmediğini belirtmiştir.

Şaşırtıcı olan bir tespitte bulunan yazar, orduda bu kadar uzun süre önemli görevlerde kalabilmesi, başka hangi orduda, dört defa verilen görevi reddeden, genelkurmayı yalnızca üstlerine değil, aynı zamanda dışişleri bakanına, kabineye ve devlet başkanına açıkça şikayet eden ve adı bir hükümet darbesi girişiminde geçen bir subay, bir ordu grubunun başında kalabilir sorusuyla Mustafa Kemal’in ordunun siyasete karışmasına sürekli karşı çıkmasına rağmen Mustafa Kemal’in özellikle 1915 -1918 yılları arasında daima siyasal faaliyette olduğu tespitinde bulunmuştur.

Kitabın konusu olması sebebiyle Mustafa Kemal ve İttihatçılar arasındaki bağlantıdan da uzun uzadıya bahseden yazara göre Mustafa Kemal’in İttihatçıları çeşitli zamanlarda uyardığı ancak bu uyarılara onların kulak asmadığı belirtilmiştir. Birtakım anlaşmazlıkların olduğu buna mukabil Mustafa Kemal’in resmen cemiyetten ayrıldığına dair bir kanıtın olmadığını Falih Rıfkı’nın cemiyetten ayrılmadığı görüşüyle desteklemiştir.

Milli Mücadele hususunda ise yazar “Türkiye’de, yalnızca Doğan Avcıoğlu ile Mete Tunçay’ın eserleri, İttihatçıların katkısının öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Ben, İttihatçılar’ın yalnızca katkıda bulunan kişiler olmadıklarını, ulusal mücadeleyi —muhtemelen, önceden hazırlanmış bir plana göre— örgütlemeye öncülük edenlerin aslında İttihatçılar olduğunu, Mustafa Kemal’in mi İttihatçıları kullandığının, yoksa tersinin mi doğru olduğunun en azından tartışılır olduğunu göstermeyi umuyorum.’’ şeklinde bir tartışma konusu ileri sürmüştür.

Yazara göre İttihat ve Terakki, dağılmasına mütakip farklı oluşumlar adı altında hayat bulmuştur. Bunlardan biri Teceddüt Fırkası’dır. Bu fırka, kısa hayatı boyunca, Enver Paşa’nın siyasetlerine muhalif olduğu bilinen ve aralarında Aydın mebusu Yunus Nadi (Abalıoğlu) (1880-1945), Edirne mebusu Faik (Kaltakkıran), Galip Bahtiyar, Dr. Tevfik Rüştü (Aras) ve eski Dahiliye Nazırı İsmail Canbolat’ın bulunduğu tanınmış İttihatçılar tarafından idare edildiği yazarca belirtilmiştir. Daha önce İTC üyesi olanların büyük kısmı yeni partiye üye olduğunu ve illerdeki İTC şubeleri Teceddüt Fırkası şubelerine dönüştürüldüğünü, ayrıca bunun nasıl yapıldığını Mahmut Celâl Bayar’ı referans göstererek anlatmıştır. Referans olarak gösterdiği Celal Bayar’dan şunları alıntılamıştır: “Celâl (Bayar), eski parti ile yeni parti arasındaki ilişkiyi, partiyi ziyaret eden bir görevli ile aşağıdaki (tarihsiz) konuşmasını naklederek gösterir: «Kulüp kapısı üzerindeki levha dikkatini çekmiş, ‘Teceddüt Fırkası’ kelimelerinin altından ‘İttihat ve Terakki’ ismi seçiliyormuş. Bu hali tuhaf bulduğunu anlattı. — Tesadüf, öyle olmuş, dedim. — Düzeltmeyecek misiniz? sorusuna karşı gülerek: — Zamanın tesiri ile altta kalanlar bir gün yine zamanın tesiri ile üste çıkabilir. Hayat böyledir. Bekliyelim, cevabını verdim.’’

Siyasal alan dışında kültürel alanda da İttihatçıların faaliyetlerine dikkat çeken yazara göre en başta Türk Ocağı olmak üzere Hilâl-i Ahmer, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti, askerlerin ailelerine yardımcı olmak amacıyla kurulan Millî Müdafaa Cemiyeti gibi oluşumların İtthatçılarla ilişkisi vardır. Millî Müdafaa Cemiyeti  hakkında “Bir gazete haberi örgütün direniş hareketinde etkin olduğundan bahsediyor, ama Türk kaynaklarında bunu doğrulayan hiçbir şey bulamadım.” diyerek bu görüşü açıklamada yetersiz kalındığını ifade etmiştir. “1918’de Türk Ocağı yalnızca İstanbul’da 2743 üyesi ve 28 şubesi ile büyük bir örgüt haline gelmişti. Resmen kültürel bir örgüt olarak kalmasına rağmen mütarekeden sonra faaliyetleri gittikçe daha siyasal bir nitelik kazandı” anlatımıyla örgüt ile İttihat ve Terakki arasında ilişki kurma yoluna gitmiştir.

İTC liderleri, partiler ve sosyal ve kültürel örgütler yoluyla bu çeşit milliyetçi ajitasyon ve siyasal faaliyet hazırlıklarının yanı sıra, ülkeyi terketmeden önce, bir yeraltı örgütünün de temellerini attılar. Ulusal direniş hareketine son derece büyük katkılar yapmış olan ve bu hareketin üzerine oturduğu temel direklerin en çok gözardı edileni olan Karakol Cemiyeti’ni kurdular.” ifadelerini kullanarak  somut bir biçimde Milli Mücadele ve İttihatçılar arasında bağ kurmuştur.

Kitabın son kısmında yer alan kaynakça incelendiğinde, gerek birincil kaynaklar gereksel ikincil kaynaklar verimli bir şekilde kullanılmıştır. Kaynakların bolluğu okuyucular için kıymetlidir. Aslına bakılırsa, kaynakçanın bolluğunu bölümler içerisindeki aktarılan bilgilerden anlamak mümkündür. Aktarılanların kaynaklara dayanarak oluşturulduğu hem metin içerisinden hem de kaynakça kısmından anlaşılmaktadır.

Metin içerisinde anlatılan olayların geri planından başlanılarak izah edilmeye çalışılması eksik ve yanlış bilgiye sahip olan okurlar tarafından faydası yadsınmayacak bir durumdur. Okuyucuda kafa karışıklığının ortaya çıkmasını engelleyen bu durum neticesinde, kendisini yetersiz gören okuyucuların yetersizlik psikolojiyle esere yaklaşmaması tavsiye olunur. Kullanılan üslubun vesilesiyle rahat okunabilecek bir eserdir.

Sonuç olarak, Zürcher’e göre 1918’de iktidarı kaybeden İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, Kurtuluş Savaşı sırasında açıkça kendi adlarını kullanarak, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ise ‘paravan’ siyasal örgütler (İkinci Grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) aracılığıyla iktidarı yeniden ele geçirme uğraşında olmuşlardır. Bu çabaları boşa çıkınca, cumhurbaşkanının canına kastederek hedeflerine ulaşmaya çalıştıklarını belirtmiştir. Bu Zürcher tarafından 1926’da ‘siyasi temizlik’ olarak adlandırılmıştır. Bir anlamda, bunun bir hesaplaşma olarak görülmesini istediği su götürmez  bir gerçektir.

Yazar Hakkında

Mert Pakır TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü  Yüksek Lisans Öğrencisi

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Türk Kültüründe Nevruz

Türk Kültüründe Nevruz

Yazan: Berk ÇETİN

Giriş

Bilindiği üzere Nevruz Bayramı nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen ve büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Çin kaynaklarında da geçen bir Türk Bayramıdır. Bu yazıda da bahse alınan konu Nevruz adının anlamı,Gök Türk dönemine ait olan Ergenekon destanından başlayıp Nevruzun Türk Dünyasında ki kutlanış şekli ve İslamiyete geçen Türklerin Nevruz Bayramını bırakmayıp İslamiyet ile harmanlayarak bu geleneğini devam ettirmesini ve Türk’ün ilk bayramı olan Nevruzu inceleyeceğiz.

Ergenekon Destanı

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler’in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: “Türkler’e hile yapmazsak halimiz yaman olur !” Tan ağarında, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, ”Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar” deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler’i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler’i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

O çağda Türkler’in başında İl Kagan vardı. İl Kagan’ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan’ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: “Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.” Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türkler’in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye “ERGENEKON” dediler.

Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz’un birçok çocukları oldu. Kayı’nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz’un daha az oldu. Kayı’dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz’dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon’a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: “Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.”

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: “Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir.”

Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı’nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk’ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt’un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon’dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler’in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beyleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

Ergenekon’dan çıktıklarında Türkler’in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler’in Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler’in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine’yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti’ni dört bir yana egemen kıldılar.

Türk Beyleri, Ergenekon’dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döverek kutluyorlar.[1]

Nevruz

Nevruz kelimesi aslında Farsça bir kelimedir. Karşılığı ise ‘Yenigün’dür. Nevruz, bilinen en eski devirlerden beri Türklerin bayramıdır.Türk’ün ilk bayramıdır. Nevruz; Orta Asya‟da yaşayan Uygur, Türkmen, Özbek, Azeri, Kazak, Kırgız gibi Türk toplulukları ile Anadolu ve Balkan Türklerinin yılbaşı olarak kabul ettikleri gündür. Nevruz-Yeni yıl bayramı Türk topluluklarında Nevruz, Noruz, Navrız,Newroz, Naurus, Ergenekon ve Bozkurt gibi adlarla anılmaktadır. Her sene 21 Mart’ta baharın gelişi ve Türklerin Ergenekon’dan çıkışı kutlanır.

Yenisey-Orhun çevresinden, Altaylara, oradan da Hun Türklerinin Avrupa’ya yürümesiyle Macaristan’a ve Balkanlar’a ulaşmış, 800’lü yıllardan itibaren Hazar’ın güneyinden Anadolu’ya ve Mezopotamya denilen bölgeye taşınarak daha geniş bir coğrafyaya yerleşmiştir.[2]

Takvimin olmadığı zamanlar da insanlar günlerini, aylarını, mevsimlerini uğraş konularına göre düzenlemiştir.Bunlar ekin ekme, hasat, bahar’ın gelmesi vb. unsurlardır, insanlar bu unsurlardan yararlanarak kendilerine takvimler oluşturmuş idi.Her budunun hars’ın da kendine özgü bir yeni yıl kutlaması vardır.Bu kutlamalar genellikle o kavimin ekonomik, sosyolojik, iktisadi ve coğrafya yapısına göre şekil buluyordu.

Nevruz; uygulamaların da bazı farklılıklar olmakla birlikte, Orta Asya Türk Toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihler arasında her toplumca kendine özgü bir nedene dayandırılarak kutlanan geleneksel bir bayram niteliği kazanmıştır.[3]

İslamiyet öncesine dayanan Nevruzu İslamiyeti kabul ettikten sonra Türkler bir çok adet ve inanışlar içeren Nevruz bayramını bırakmayıp İslamiyet’in içine de sokmuşlardır. Nevruz geçmişten günümüze kadar gelen bir bayramdır. Bugünde yiyecekler toplanır, ateşler yakılır, topluca yemekler yenilir, demir dövülür, mesire alanlarına gidilir;eğlenceler düzenlenir, doğanın uyanışı coşkuyla kutlanır.

Yüksek eğlence ve coşkuyla kutlanan Nevruz Osmanlıda da aynı şekilde coşkuyla kutlanmıştır.Osmanlıda Nevruz hazırlıkları şu şekilde ilerlemekteydi. Müneccimbaşı Nevruz günü, hazırladığı yeni yıl takvimini padişaha sunar, karşılığında Nevruziye adı verilen bahşişler alırmış. Padişaha, sadrazama ve diğer devlet büyüklerine sunulan ve Nevruz Pişkeşi adı verilen bu takvim uğurlu günleri ve eşref saatlerini gösterirmiş. Hekimbaşılar da her yıl Nevruzda anber, afyon hulasası ve sair kokulu bitkilerden yaptıkları kırmızı renkli macunu, porselen kaplar içerisinde Nevruz gecesi padişaha, şehzadeye, sultanlara sunarlar ve karşılığında hediyeler alırlarmış. Nevruziye sunan hekimbaşılara, padişah huzurunda kürk giydirilmesi saray adetlerindenmiş.[4] Anadolu’nun farklı yerlerinde farklı adlarla bilinen ve kutlanan Nevruz nesilden nesile aktarılan gelenekte yaşanmaktadır. Türkmenler Nevruzu eski Martın Dokuzu ve Sultan Nevruz olarak adlandırmaktadırlar. Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz 22-23 Mart günlerinde kutlanır. Ölülerin yedirilip, içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sistemi olan atalar kültü kendini göstermektedir. Mezar ziyaretleri yapılır, kabir öpülür, eğlenceler gün boyu sürmektedir.

Yörükler arasında kışın bitişi ve baharın başlangıcı kabul edilir. Gaziantep ve çevresinde Sultan Nevruz adıyla kutlanır. Kars’ta kapı dinleme, baca-baca adetleriyle, Tunceli’de baca dizme ve taş dizme adetleriyle kutlanır.

Bolu ve çevresinde, Nevruzun başlıca özelliklerinden birisi de yakılan ateş ve bu ateşin üzerinden atlamaktır. Bu suretle, vücudun ağrıdan sızıdan kurtulacağına, her çeşit kötü etkilerden korunacağına inanılır. Alevlerin dumanlı çıkmasının bereketli yağmurları sağlayacağına inanıldığından, ateşe ara sıra su serpilir.

Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’de Nevruz şenlikleri Mart Dokuzu adıyla anılır. Mesire yerlerine gidilir. Eğlenceler tertiplenir, eski hasırlar yakılarak üzerinden atlanır.İzmir ve Uşak’ta Mart Dokuzu ve Sultan Nevruz Bayramı adıyla kutlamalar yapılır.Uşak’ta “ yıl yenilendi” tabiri kullanılır.

Nevruz, Anadolu dışındaki Türk dünyasında; Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Azerbaycan’da, Doğu ve Batı Türkistan’da, Kırım’da, Yakutlar’da,Balkan Türklerinde, Yugoslavya Türklerinde ve Kıbrıs Türklerinde kutlanıldığı görülür.

Azerbaycan’da Nevruza evler, bahçeler temizlenerek hazırlanılır. Elbiseler, kilimler yıkanır. Ağaç dipleri bellenir. Çocuklara, evlere, hayvanlara üzerlik yakılarak tütsüler yapılır. Nevruz sofrası hazırlanır. Nevruz günü sofraya çeşitli şekerler, ceviz içi, armut kurusu konur. Nevruzda kederli ve üzgün oturulmaz, küfür ve beddua edilmez.Yeni elbiseler giyilir. Mezarlıklar ziyaret edilir. Eşe dosta tatlı dağıtılır, küsler barıştırılır. Kazaklar “Yeni yıl temiz bir eve girerse, o ev hastalıklardan, her türlü beladan kurtulur.” inancıyla evleri baştan aşağı temizleyerek Nevruza hazırlanırlar. Her evin sofrasında ak olan süt ve sütten yapılan yiyecekler, yeşillikler ve kırmızı et bulunur. Kuru peynir, buğday, pirinç, darı gibi yedi çeşit yiyecekten çorba hazırlanır.Yıl boyu tokluk olması inancıyla bu çorbadan bol bol içerler. Aile büyükleri güzel sözler söyler, küsleri barıştırırlar. Nevruz günü kar veya yağmur yağarsa, gelen yılın iyi olacağına inanılır.

Özbekistan’da Özbekler, Nevruz sofrasına “S” ile başlayan yedi adet yemek ve yedi tür baharat koyarlar. Ayrıca, sofraya büyük bir ekmek, etrafına boyalı yumurtalar ve yeşil yapraklar konur. Bir hafta boyunca kutlanan Nevruz günlerinde çeşitli gösteriler yapılır, oyunlar oynanır.

Doğu Türkistan’da günümüz Uygurları, Nevruzun başlamasıyla, yeni yılın şerefine sevinç duygusunu ifade eden şiirler, şarkılar (Nevruznameler) yazıp, hazırlarlar. Nevruz günü bayramlık elbiselerini giyerek kutsal ibadet yerlerine, kırlara, nehir kenarlarına, işlek alışveriş merkezlerine toplanırlar. Milli oyunlar oynarlar, ozanlar türkü ve şiir atışırlar. Şarkıcılar şarkılar söyler, dansçılar dans ederler. Nevruz törenlerine okul çocukları da, çiçeklerle bezenmiş tahtalara yazdıkları Nevruznameleri ezgilerle okuyarak katılırlar. Törenler tamamlanınca büyük kazanlarda hazırlanmış Nevruz aşı topluca yenir.[5]

Tarih boyunca Nevruz Türk toplumunda baharın gelişi ve tabiatın canlanmasını coşkuyla kutlandığı bir bahar şenliği ve bayram olmuştur. Bu bayram ve şenlik çok eskiye dayanmasına rağmen halada günümüzde eski tarihlerde de olduğu gibi coşkuyla kutlanmaktadır.

Anadolu’da yaşayan Türk toplumu, çağlar boyunca çeşitli harslar ile iç içe yaşamıştır.Anadolu’da yaşayan Türk toplumunun harsında çeşitli gelenekler ve inanç sistemlerinden izler vardır.Türk toplumu Orta Asya’dan getirdiği gelenek ve göreneklerini burada ki Uygarlıkların harslarıyla harmanlayarak ‘Anadolu Türk Harsını’ oluşturmuştur.Günümüzde Anadolu’da kutlanan Nevruz törenlerinde, İslamiyet öncesi Türk kültüründe kutlanan bahar şenlikleri ile Anadolu topraklarında yaşamış uygarlıkların kutladığı bahar törenlerinin etkisi görülür. Bu törenler İslamiyet ile birleşerek bugünkü şeklini almıştır. Her toplumun dininde, dinler öncesi inançlarına ait inanç ve geleneklerin kalıntıları bulunmaktadır.

Sonuç

Nevruz şenliklerinde atalar , doğa ve ateş unsuru iç içedir.Ateş tarihte Türkler için çok önemli bir unsur oluşturmaktadır. Ateşi kötü ruhları kovmak için ve hastalıklardan arınmak için kullanmışlardır. Günümüzde, Anadolu’daki ocak ve ateşle ilgili inanmalar atasözlerimize kadar girmiştir. Nevruz Türklerin Ergenekon’dan çıkışından günümüze kadar gelen Türk budununun ilk ve vazgeçilmez bayramı olmuştur. Bugün de Nevruz tüm Türk dünyasında etkisini sürdürüp çoşku ve heyecan ile kutlanmaya devam etmektedir.

Dipnotlar

  • biz/efsaneler/ergenokondestani.htm
  • TÜRK KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ VE ANADOLU’DA NEVRUZ KUTLAMALARI,

Abdullah ŞENGÜL s.1

  • TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ Dr. Erman ARTUN S.2
  • Türk Kültüründe Nevruz, Ayşe BAŞÇETİNÇELİK 3
  • g.e, Başçetinçelik, turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/

Kaynakça

biriz.biz/efsaneler/ergenokondestani.htm, Türk Kültüründe Nevruz ve Anadoluda Nevruz

dergipark.gov.tr/tdded/issue/12696/154501

ARTUN Erman Prof. Dr.  , Türk Halk Kültüründe Nevruz

turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/

BAŞÇETİNÇELİK Ayşe , Türk Kültüründe Nevruz,  ,turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/

Yazar Hakkında: 

Berk Çetin/ TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Karabük Üniversitesi

Tarih Bölümü Öğrencisi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Eski Türklerde Kültür ve Sosyal Yapı

Eski Türklerde Kültür ve Sosyal Yapı

Yazan: Berk Çetin

Giriş

Gök Tengri inancı bilindiği üzere Türk tarihinin ilk dini inancıdır. Bu yazıda Gök Tengri inancının nasıl bir din olduğu konusunda bilgi verilerek; bahse konu dinin bozkır kültürü ile iç içe oluşunu, Türk’ün giyiminden beslenmesine, hukukundan ticaretine, eğitim, sanatına ve sosyal yapısına varıncaya değin bilgiler sunulacak ve Kam kavramından bahsedilecektir.

Din (Gök Tengri İnancı)

Eski Türklerde din yaşam tarzına empozite edilmiş bir şekildedir. Bu durumun en büyük kanıtlarından bir tanesi ise Göktürk Devleti hükümdarı olan Tapo (Taspar) Kağan’ın Kurultay’a sunduğu din değiştirme fikridir. Hünkar, “Budizm” dinine geçerek Kurultay üyelerine yerleşik hayata geçmeyi teklif etmiştir. Anlaşılacağı üzere göçebe yaşam tarzını bırakmak için din değiştirme çözüm olarak görülmüştür. Bu da Gök Tengri inancının bütünüyle Türklerin Bozkır göçebe yaşam tarzıyla bütünleştiği teziyle savunulabilir. Ayrıca Uygur Devleti bilinen ilk yerleşik hayata geçen Türk Devletidir. Uygur Devletinde Bögü(Bökü) Kağan Gök Tengri inancını terk ederek “Mani” dinini kabul ettikten sonra yerleşik hayata geçmiştir.

   Gök Tengri inancı ile kalıntılar Türk yazıtlarında şu şekilde geçmektedir;

Kül Tigin yazıtlarının doğu cephesi şöyle başlar:

‘Üze kök tengri asra yağız yir qılmdııqda ikin ara kişi oğlı qılınmış’(KT D1 )

(Üstte Kök Tengri, altta Yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insan oğlu yaratılmış.)

Uygurların Taryat yazıtaşında da bazı  farklılıklara rağmen, aynı değimler kullanılmış:

‘Üze Kök Tengri yarlıqaduk üçün asra yağız yir iğittük üçün elimin törümin etindim(T.T. Taryat).

(Üstte Kök Tengri buyurduğu için altta Yağız yer beslediği için elimi ve töremi edindim)

“Her iki toplumda göğe mavi yere yağız sıfatlarını verdiğinden, yer ile bakışık Uygurların tanrısı, Tengri denilen göktür; masmavi gök”.[1]

“Bozkır Türk topluluğunun asıl dini Gök Tengri dini idi. Eski çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tengri(Tanrı) en yüksek varlık olarak itikatın merkezinde yer almıştır. Yaratıcı tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda ‘semavi’ mahiyete haiz olup, çok kere ‘Gök-Tanrı’ olarak anılıyordu.” [2] Gök Tanrı inancında Tabiatın kuvvetlerine inanıyorlardı. Tabiatta bulunan Irmak, ağaç, orman, vadi, göl vb unsurlar ruh olarak görülmüş ve ayrıca güneş, ay, yıldız, şimşek, yıldırım, gök gürültüsü gibi ruh-tanrılar tasavvur edilmiş. Bu ruhlar ‘Fenalık getiren-İyilik getiren ’olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Gök Tengri inancında en önemli hususlardan bir tanesi de atalara olan saygı idi.

Öyleki, ölen atalarının ruhlarının hala onları bırakmadıklarını ve onların yanında olduklarına inanıp bundan güç alırlar idi.

“Atalarına olan saygılarını eski Türkler yılın ilk ayında hükümdarın(Tanhu) otağında ve ilk  baharda beşinci ayda ve sonbaharda Gök Tengriye, atalara ve tabiat kuvvetlerine at ve koyun kurban ederlerdi”.[3] Bununla birlikte ölenlerle beraber Gök Tanrıya ve atalarının ruhları için yine at ve koyun kurbanlar kesilirdi bu kurbanların da  erkekleri seçilirdi. Bu nedenle kurganlara yapılan kazılarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Eski Türklerin ölüye olan saygıları çok yüksekti ve ölen kişinin gömüldüğü yer belli olsun diye kurganlar inşa edilirdi. Ayrıca mezarın üstüne tümsek yapılırdı. Eski Türklerde kurban her zaman hayvan kesilerek yapılmıyordu, ayrıca kanlı ve kansız olarak kurban şekli ikiye ayrılıyordu.

-Kansız Kurban

“Kansız kurbanlar insan, hayvan ve balıklar gibi canlı varlıkların dışında Tanrılara sunulan diğer hediyeleri kapsar. Bu hediyeler insanların sahip oldukları ve üretebildikleri her türlü gıda maddesi nevinden şeylerdir.” [4] Bununla birlikte kansız kurbanda doğaya salınan hayvanlar da kullanılıyordu, bu çerçevede daha çok beyaz at doğaya salınırdı. Doğaya salınan bu hayvanın ne eti yenirdi ne de sütü sağılırdı, ne de yük taşıtılırdı, çünkü o hayvan tanrıya bahşedilmişti.

-Kam(Şaman)Kimdir?

Gök Tanrı inancında peygamber ve ilahi bir kitap olmadığı için kamlar eski Türkler için çok önemli bir aracı rol üstlenirdi. Kamlar insan ile Tanrı ve ataları arasında ki bir köprüydü. Bu yüzdendir ki toplum kamlara karşı çok saygı beslerdi. Kamlar sadece dini konularda değil ayrıca hekimlik tarafları da vardır. İlaçlar hazırlar ve hastaları tedavi ederlerdi.

“Her kam olduğu topluluğun gelenekleri uyarınca bir hayvanı kendine eş tutar. Bu hayvan genellikle kuş, geyik, ayı ve kurttur. Kam bunlardan biriyle özdeşleşmek üzere giyinişiyle, makyajıyla ona öykünür. Kuş ‘donuna’ bürünür, başına ve elbisesinin üzerine kuş telekleri iliştirir. Kafasına geyik boynuzları geçirir, vücudunu ayı postu veya kurt postu ile kaplar. Giysisinin üstü incik boncuk, çaput, ayna, demir, bakır gibi ıvır zıvırla süslenir. Ancak kamın kamlama ayinine başlaması için onun bir de çalgıya ihtiyacı vardır. Bu çalgı genellikle davuldur, bazende tar gibi telli sazlar da olabilir.”[5]

Kam olabilmek için çeşitli yöntemler vardı. Bunlar arasında en olası yöntem, aile büyüklerinin (anne-baba) kam olmasıdır.

Kam olma noktasında kadın veya erkek olmanın hiç bir önemi yoktu. Kadınlar da kamlık yapabiliyordu. Bir diğer yöntem ise doğuştan ruhlardan gelen kamlık yeteneği idi. Deneyimli bir kam tarafından kişi eğitilirdi. Kam, tedavi yöntemlerini ruhlarla nasıl trans haline geçileceğini yanına gelen öğrencisine öğretirdi, daha sonra kam tarafından kişi yeterli donanıma geldiğince kamlık yapmaya başlardı.

-Eski Türklerde Kültür

Kültür bir toplumun kısaca giydiği kıyafet, yaşam tarzı, kendini idare etme yolu, maddi ve manevi değerlerinin hepsini içine alan bir bütündür. Bunun tanımını en güzel şekilde Ziya Gökalp yapmıştır:

“Kültür(hars), bir milletin dini, ahlaki, hukuki, muakalevi, bedi, lisanı, iktisadi, fenni hayatların ahenkli mecmuasıdır.”

a-Giyim –Kuşam

“Kurganlara yapılan arkeolojik kazılarda deri, kumaş, yün ve keçeden mamul giysiler bulunmuştur. İç içe giyilen gömlekler, bir Hun asilzadesine ait kaftan, keçe veya deriden bot çizmeler, yün çoraplar, kulakları kapatan başlıklar(Börk(Devlette ileri gelenlerin börkü daha çok gösterişli ve uzun olurdu)) ele geçmiştir.” [6] Bu tarz giyim kuşam bölgeye ve iklime bağlı şekilde zamanla gelişmiştir. Bozkırın en ideal giyim tarzı ceket ve pantolondur çünkü süvari en çok bu şekilde rahat ederdi. Bugünkü modern giyinmenin ilk tiplemesi olan  Bozkır tarzı giyim Çin, Bizans ve Avrupa’ya Türk usulü askeri ıslahatlar sonrası geçmiş ve dünyaya yayılmıştır.

“Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Avarlar, Hazarlar, Oğuzlar ve Bulgarlara ait vesikalara göre, umumiyetle sakallarını kestiren Türk erkekleri uzun kesilmiş saçlı (Hun traşı) ve bıyıklı idiler. Saygı alameti, attan inmek, börk ve başlıkları çıkarmaktı. Dizin birini yere koymak suretiyle selamlamak adet halinde idi.” [7]

b-Beslenme

Hayvancılığa bağlı bozkır kültüründe hayvani gıdalar ile beslenmek en normal sonuçtur. Hayvanın(At ve koyun)etinden sütünden her şeyinden yararlanılıyordu. Ayrıca yetiştirdiği ve sınır komşularından elde ettiği tahılı da besin maddesi olarak kullanıyorlardı. At sütünden yaptıkları kımız denilen alkollü içeceği içerlerdi. Ayrıca konserve et ve günümüzde yediğimiz pastırmanın da mucidi de Eski Türklerdir. Konserve et ide Çin’e ihraç edilen bazı besinlerden bir tanesidir. Sebze yemeyi pek tercih etmezlerdi daha çok et, süt ,yağ,peynir ve yoğurt yemeyi tercih ederlerdi.

c-Eğitim

Eski Türklerde eğitim hakkında bilinen pek fazla bir şey yoktur ancak geleneksel yöntemlerin uygulandığı tahmin edilmektedir. Savaşcılığın ön planda bulunduğu bu bozkır kültüründe eğitim ailede ve çok küçük yaşta başlıyordu. Bu noktada avlanma ve yaşanan bozkırın saldırıya açık olması gibi unsurlar Eski Türklerin Askeri tecrübelerini geliştirmekteydi. Ayrıca Demircilik ile de uğraşan Türkler usta-çırak ilişkisi ile yetişiyor idi.

ç-Ekonomi-Ticaret

Eski Türklerde ekonomi daha çok hayvancılık, dokumacılık, maden işlemeciliği ve demircilik ile yürüyordu. Tarım ve diğer ekonomik faaliyetler yok denilebilecek kadar azdı. Hayvancılıktan elde ettiği ürünler pek yeterli kalmıyordu ancak Çin tarım, tarımcılık ve tarım ürünleri açısından çok zengindi. Bu yüzdendir ki Çine akınlar düzenlenir ve yüksek miktarda tarım ürünü elde edilip yağmalanırdı. Ayrıca Sonbaharda toplanan Kurultay’da Çine yapılacak olan akınlar konuşulur ve bu akınlar hakkında planlamalar yapılır idi.

“Eski Türk devletleri komşu milletlere umumiyetle başta at olmak üzere canlı hayvan, konserve et, deri, kösele, kürk, hayvani gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı”.[8]

d-Hukuk-Yargılama-Cezalandırma

Eski Türklerde hukuk töredir. Kitabelerde ise töre kelimesi 11 farklı yerde de geçmektedir. Diğer kavimlerde olduğu gibi kanunlar ve cezalandırmalar zor uygulanır ve karışık bir biçimde değildir. Cezaların keskin, ağır olması ve kimsenin bu kanunlar karşısında ayrıcalıklı olmaması suçların işlenmesinde caydırıcı bir sebep teşkil ediyordu. Bu yüzdendir ki uygulamalar, halkın erdemli olması ve suç oranının çok düşük olması sonucunu doğuruyordu. Töreye göre bir şahıs insan öldürmeye teşebbüs ederse veya öldürürse, devlete, buduna ve vatana ihanet ederse, isyan başlatırsa, kim birine tecavüz eder, zina yapar vb. suçları işler ise bunun cezası ölümdür yani idamdır. Hırsızlık yapanın mallarına el koyulurdu. Hapis müddeti on günü geçmezdi. Devlet görevlileri töreyi çok iyi bir şekilde bilmeli ve görevlerini en iyi şekilde yapmaları gerekirdi. Devlete, buduna,vatana ihanet edenler ve isyan çıkartanları bizzat hükümdar kendi yargılar idi ve gereken cezayı da  verirdi.’Eski Türklerde yüksek mahkemeye ‘yargu’denilirdi. Buradan da anlaşıldığı üzere Eski Türklerde bir könilik(adliye)müessesenin olduğunu anlıyoruz. [9]

e-Sanat-Edebi Eser

Bozkır kültürünün kendine has bir sanat anlayışı vardır. Eski Türkler genellikle dokuma sanatı, tahta oymacılığı ve maden işçiliği ile oluşan eserler vermiştir. Bunun yanında hayat şartlarıyla alakalı kemer tokası, süs eşyaları, hançer, at koşu takımları, kılıç, hançer kılıfı gibi aletlerin üstüne hayvan motifleri işlemişlerdir.(kaplan, kurt, geyik, vahşi kuşlar, keçi, koyun vb.)

Eski Türklerde yazılı kaynaklar sadece Orhun Kitabeleri ve Yenisey Yazıtlarıdır. Ancak günüme kulaktan kulağa nesilden nesile aktarılan destanlar vardır.

Fakat bu eserlerin yazarları belli değildir. Bunlar kendi içinde devlet dönemlerine göre ayrılmıştır.

 

ALTAY-YAKUT DÖNEMİ

-Yaradılış Destanı

İSKİTLER(Sakalar)DÖNEMİ

-Alp Er Tunga Destanı

-Şu Destanı

HUN  DÖNEMİ

-Oğuz Kağan Destanı

GÖK TÜRK DÖNEMİ

-Bozkurt Destanı

-Ergenekon Destanı

UYGUR DÖNEMİ

-Göç Destanı

-Türeyiş Destanı

 

-SOSYAL YAPI

“Türklerin çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı bünye değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tabirler kullandıkları şüphesizdir.”[10]

Ama Orhun Yazıtlarına göre Türk soyal yapısı şu şekilde geçmektedir.

Oğuş: Aile

Urug: Aileler birliği

Bod: Boy-kabile

Budun: Boylar birliği-millet

İl: Devlet-İmparatorluk(Budunun Teşkilatlanması ile ortaya çıkar)

-Oğuş(Aile)

Türk toplumunda ilk sosyal yapılanma(birlik)olan oğuş(aile) bütün yapılanmaların merkezi halindeydi. Aileler kan akrabalığına bağlı bir şekilde oluşuyordu. Bu yüzdendir ki Türkler dört bir yana dağılıp göç etmelerine rağmen günümüze kadar varlığını sürdürebilmiştir. Eski Türk oğuşu diğer kavimlerinkinden çok farklı bir şekildedir. Ailede ata bireyin(Baba) sözü geçmektedir. Eski Türkçede anne için ‘ög’ baba için ‘kang’ karşılığı kullanılırdı. Tabi ilerleyen zamanlarda bu ata ve ana olarak değişmiştir. Eski Türkler egzogami’nin(Dıştan evlilik) esas olduğu bir topluluktur.

-Urug(Aileler Birliği-Sülale)

“Urug tabirinin sosyal bünyede neyi ifade ettiği sarih değildir. Herhalde ‘aileler birliği’ manasında alınması icap etmektedir.”[11]

-Bod(Boy-Kabile)

Oğuş veya Urugların bir araya gelmesiyle oluşan topluluğa ‘bod’ denilirdi. Boy içindeki düzeni adaleti sağlamak için her boyun başında bir boy beği bulunuyordu. Boy beğleri de gerektiğinde silahla boyun menfaatlerini korumak ile vazifelidir. Boyların belirli arazileri , askerleri ve hayvan sürüleri varı. Ayrıca Boy beğleri Kurultaya katılmakla da mükkelleftir. Savaş zamanı da her boy beği askerleri ile hükümdarın ordusunu teşfik eder idi. Boy bu yüzdendir ki bir siyasi oluşumdur. Siyasi birliğe dahil olmuş boya ‘ok’ denilirdi. Boy beğleri ise cesareti, adaleti dürüstlüğü ile ön planda olan kişiyi aile ve soyların temsilcilerinin oluşturduğu meclis(toy) seçerdi.

“Müstakil olan veya daha yüksek bir siyasi birliğe katılmış bulunan boylar, yaylaklarda hayvanlarını, göçlerde kendi mülklerini ayırt edebilmek için özel damgalarını kullanırlardı. Boyun bu ‘sosyo-politik’ karakteri, buduna ve özellikle Türk devletine bünyevi yapı verdiği için devletin kuruluşunda, çözülmesi ve yeniden kurulmasında başlıca manivela durumundadır. Bu sebeple çok önemlidir.”[12]

-Budun(Millet-Boylar Birliği)

Boylar birliğine ‘budun’ denilmektedir. Başında halkın çoğunluğuna ve toprakların genişliğine göre şad, ilteber,yabgu gibi ünvanlara sahip olan yöneticiler tarafından idare ediliyordu.Budun bir İle (Devlete) bağlı da olabilirdi bağlı olmaya da bilirdi. Budun boyların sadece sıkı bir beraberlikle oluşturduğu siyasi bir topluluktur.

-İl(Devlet)

“Beylerin ve Bodun başkanlarının teşri ve icrai (yasama ve yürütme)sorumlulukları ülkeye ve bütün topluluğa şamil olmak üzere, hakan’a intikal ediyor: Memleket çapında vergi ve asker toplama, orduyu tanzim, sevk ve idare etme ve yargı hakları hükümdara verilmekte, gerekiyorsa törede, yine bütün memlekette geçerli olmak üzere,yenilikler yapm, yani ilin idari,malı,kültürel işlerini düzenleme yetkisi hükümdar aracılığı ile ’meclislere’ devredilmekte, hükümdarlık ‘karizmatik’ bir mahiyet almaktadır.”[13]

Anlaşıldığı üzere budun halinde bulunan topluluğun devlet teşkilatlanmasının yapılması sonucunda İl (devlet) oluşmaktadır. Kağanın karizmatik özelliklerinde kısaca bahsedecek olursak:

a-Kut

Tanrı kut bağışı ile hükümdara iktidarı bahşediyordu ve hükümdar bahşedilen bu iktidarda buduna nizamı ve adaleti getirmekle hükümlü kılınıyordu.

-Küç(Güç)

Tanrı hükümdara  küçü bahşetmesiyle askeri yeteneklerini artırdığına inanılır. Bu yüzdendir ki savaşta kazanılan her zafer ve başarıyı küç bağışına bağlıyorlardı ve kazanılan başarılar sonucunda hemen Tanrıya kurban kesilirdi.

-Ülüş veya Ülüg

Ülüş veya Ülüg Türkçede paylaştırmak veya üleştirmek anlamına gelmektedir. Tanrının Türk ülkesinde bolluk ve bereketi artırarak devletin ekonomik bir güçe kavuşması ve bununda hükümdarın eşit ve adil bir şekilde dağıtmasına denilirdi.

Sonuç

Eski Türkler anlaşıldığı üzere dinine, töresine, örfüne, adetine bağlı bir milletir. Devrine göre diğer kavimlerden farklı yaşam tarzı ve töresi olan Türkler göçebe ve boylar halinde yaşamalarına rağmen günümüze kadar kendi benliğini korumuş ve yok olmamıştır. Bozkır göçebe yaşam tarzına dayalı yaşayan toplulukların çoğu maalesef ki varlığını günümüze kadar getirememiştir. Bu da Türk budunun bir başarısıdır. Bunun sebebi kana bağlı evlilik geleneği, oksızlık (bağımsızlık) düşkünlüğü başka milletlerin himayesi altına girip dillerini törelerini ve dinlerini kaybedip asimile olmaktansa göç etmeyi tercih etmeleri ve boy halinde parçalanmadan teşkilatlı bir şekilde yaşamalarına bağlanabilir.

 

DİPNOTLAR

[1] Sencer Divitçioğlu Orta Asya Türk İmparatorluğu, Alfa Tarih, 2016

 s.85,86

[2] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken, 41. Basım, s.295

[3] Ahmet Taşağıl, Kök Tengrinin Çocukları, Bilge Kültür Sanat, 10. Basım, s.84

[4] Selahaddin Bekki, Türk Mitolojisinde Kurban, Ç.Ü Türkoloji, s.3

[5] Divitçioğlu, a.g.e., s.152

[6] Ahmet Taşağıl, Kök Tengrinin Çocukları s.80

[7] İbrahim Kafesoğlu Türk Milli Kültürü, Ötüken, 41. Basım, s.306

[8] İbrahim Kafesoğlu, Asya Hunları, Göktürkler, Uygurlar Çin ile Batı Türk Milli Kültürü s.312

[9] Ahmet Taşağıl Türk Model Devleti Gök Türkler s.34

[10] Kafesoğlu,  Türk Milli Kültürü s.219

[11] Kafesoğlu Türk Milli Kültürü s.221

[12] Kafesoğlu, a.g.e, S.223

[13] Kafesoğlu, a.g.e., S.224

 

KAYNAKÇA

Ahmet Taşağıl Türk Model Devleti Gök Türkler, Bilge Kültür Sanat 2017

Sencer Divitçioğlu Orta Asya Türk İmparatorluğu, Alfa Tarih, 2016

İbrahim Kafesoğlu, Asya Hunları, Göktürkler, Uygurlar Çin ile Batı Türk Milli Kültürü, Ötüken

Kök Tengrinin Çocukları Prof. Dr.Ahmet Taşağıl, Bilge Kültür Sanat, 10. basım

Selahaddin Bekki, Türk Mitolojisinde Kurban, Ç.Ü. Türkoloji

Yazar Hakkında: 

Berk Çetin/ TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Karabük Üniversitesi

Tarih Bölümü Öğrencisi

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

İmparatorluğun Son Döneminde İstanbul’da Günlük Yaşam

İmparatorluğun Son Döneminde İstanbul’da Günlük Yaşam

 Yazan: Eray Konya


    Giriş

     Fethedildiği 1453 yılından itibaren İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olma özelliğini taşımaya başlamıştı. Payitaht olmanın bir getirisi olarak, İstanbul eksenli gündelik yaşam, imparatorluğun diğer merkezlerine kıyasla daha canlı ve değişken olagelmiştir. Birçok sanatçı, yazar, halkı eğlendirme amacı güden meslek erbapları ve üretim merkezi kentte kendisine yer bulmuştu.

Ülkenin her bakımdan değişim geçirdiği 19. yüzyıldan itibaren İstanbul’daki halk için de yaşam koşulları görece kolaylaşmış, yeni teknolojik buluşlar günlük yaşamda istifade edilen hizmet ayaklarını dönüştürmüştü. Bu süreçte Batılı tarzda giyim-kuşamın moda halini alması, toplu taşıma uygulamalarında eski usullerin terk edilmesi gibi değişikliklerle, kent daha modern bir yapıya hızlıca adapte olmuştu.

Çalışma süresince, İstanbul eksenli olarak klasik dönemden modern döneme geçişte yaşanan yapısal dönüşümün izlerini sürerek, İstanbul halkının günlük hayatı sürdürdüğü süreçte yaşananlara genel başlıklar halinde değinilecektir.

     1)Mahalle Yaşamı

İstanbul, çok uzun yıllar boyunca coğrafi sınırları itibariyle yaşamın, günümüze kıyasla daha dar bir alanda sürdüğü bir kent olma özelliği taşımıştır. 20. yüzyıla değin İstanbul’da, Anadolu yakasında Kadıköy, Avrupa kısmında ise Fatih ve Beyoğlu eksenli bir yerleşim söz konusu olmuştur. [1] Klasik Osmanlı’da mevcut olan Millet Sistemi gereği, ortak millet tanımı dil veya etnik kökene göre değil, inanç parametresi dahilinde şekillenmekteydi. İstanbul’da yaşayan Müslüman milleti dendiğinde; Türk, Kürt, Boşnak, Pomak, Çerkez ve Arnavut gibi birçok unsurun ismi zikredilirdi. Aralarında dil birliği barındırmayan tüm bu aidiyetler,  aynı milletin bireyi sayılırlardı. Falih Rıfkı Atay, İstanbul’daki yerleşimin de, bu ayrıma göre biçimlendiğini ve Müslümanlar ile Müslüman olmayan Gayr-i Müslimlerin farklı semtlerde yaşadıklarını yazar. Yazar İstanbul’un, Frenklerin deyimiyle “Büyük Bir Köy” olarak anıldığını söyler ve İstanbul’u Hıristiyan ve Müslüman İstanbul’u olmak üzere ikiye ayırır.[2] Buna göre, eski Bizans surları içerisinde kalan Suriçi olarak bildiğimiz kısım Müslüman İstanbul’uydu. Hıristiyanlar daha çok sur dışında oturur, Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi) ve Galata Köprüsü’nün ardında kalan, Beyoğlu muhitlerinde yaşarlardı. Müslüman olmayan İstanbullunun suriçinden ev tuttuğuna rastlanılmazdı. Soyut ayrımların geçerli olduğu bu iki bölge arasındaki etkileşim geç döneme kadar sınırlı seyretmiştir. Bununla beraber, İstanbul’da yaşayanlar arasında batılı tarzda modern yaşamın izlerini sürmek yalnızca üst kesime mahsustu. Daha varlıklı olarak nitelenebilecek kesim, Galata’nın diğer yakasında yaşardı. Ayrıca ifade edilmelidir ki, Suriçi Müslümanları, gayrimüslimlere kıyasla daha yoksuldu. Müslümanlar kalaycılık, nalbantlık, kasaplık ve terzilik gibi geleneksel zanaat alanlarında istihdam olurlardı. Bir aile göç etmek istediğinde, iki at arabası ailenin tüm yükünü götürürdü. [3]

Müslüman İstanbul’unda gündelik yaşam durağandı ve buluşmalar için daha çok öğle saatleri seçilirdi.[4] İstanbul’da uzun yıllar, Ezani Saat adı verilen sistem kullanıldı. Bu sistemde, güneşin batışı baz alınarak, namaz saatleri üzerinden günlük dilimler belirlenirdi. Söz gelimi, Saat Beş denilen zaman aralığı, bugünkü Onbir sularıydı.[5] Vapurların gecikmesi yaygın bir günlük durumdu. İmkanların zayıflığı nedeniyle Aksaray’dan Tophane’ye ancak gece yatısına gidilebilirdi. Yine aynı sebepten, Tellaklar vasıtasıyla kaybolan eşyalar ve kişiler aranırdı. Aksaray, Şehzadebaşı ve Eminönü gibi kalabalık yerlerde, tellaklar yüksek sesle aranan kişi hakkında bilgi vererek kaybolan kişi ve nesnelerin zaptiyeye bildirilmelerini isterdi.

Suriçi gençlerinden bazıları para kazanmaya başladığında gece hayatına da başlardı ve Karşıya Geçerdi. Buna “Karşıya Dadanmak” da denirdi ve bu şekilde ünlenen bir gencin evlenme olasılığı zayıflardı. Burada sözü edilen karşı, Yemiş İskelesi ile Galata arasıydı.[6] Tanzimat Reformlarının ardından iskan ve mülk edinebilme noktasında yeni kolaylıklar hayata geçirilmişti. Ortaya çıkan bu yeni koşullar, 1800’lerin yarısından itibaren İstanbul mahalle yaşamının suriçinin dışına taşmasına ve İstanbul halkının çok kültürlü bir kaynaşma ortamı kazanmasına neden olacaktı. Artık Fatih dışında, Galata ve Pera bölgesinde de Müslümanlar görülmeye başlanacaktı. Diğer yandan, Gayr-i Müslimlerle etkileşime geçmiş Karşı Türkleri pek Türkçe konuşmazdı. Türk oldukları halde anadillerinin yerine, devrin Lingua Francası (Yaygın Dil) olan Fransızca’yı tercih ederlerdi.

Suriçi yaşamında sembolik toplumsal merkezler mescitler ve camilerdi. Bilhassa akşam ve yatsı namazlarına yoğun katılım olurdu. İmamlar birer cemaat lideri olarak mahallede itibar sahibiydiler. [7] Benzer şekilde imamların mahkemede yapacakları görgü tanıklığından da faydalanılırdı.[8] Mahalle halkı rahatsız edici davranışlarda bulunan kişileri mahalleden çıkarma hakkına sahipti. Bun noktada mahalleli, kendisini tüm sakinleri alakadar eden durumları bertaraf etmekle sorumlu hissederdi. [9] Öyle ki bu çerçevede, ahlaksız fiillerle bağdaştırılan kişilerin evlerinin imam önderliğinde basılması gibi hadiseler görülürdü.

İstanbul halkının yaşamında ev dışı sosyalleşme alanlarından başlıcası kahvehanelerdi. Kanuni Devrinden itibaren yaygınlaşan kahvehaneler, toplumun değişik statü ve katmanlarından gelen kişilerin ortak paydada buluşması hususunda önemli bir rol üstlenirdi. Hemen hemen her semtte bulunan Kahvehanelerin içerisinde; “Gönül Ne Kahve İster Ne Kahvehane, Gönül Ahbap İster Gerisi Bahane”, “Ehli Keyfin Keyfini Kim Tazeler? Taze Elden Taze Pişmiş Kahve Tazeler” tarzı levhalar asılıydı. Benzer şekilde, İslam folklöründeki menkıbelerin tasvir edildiği resimler de kahve duvarlarını süslerdi. Hazreti Ali’nin Zülfikarı ile İfriti öldürüşü, Veysel Karani’nin Yemen’de deve güderken ele alındığı tarihsel anlatılara can veren çalışmalar, üstünkörü de olsa mahalle kahvehanelerinde yer alırdı.[10]

Bazı mahalle kahvehanelerinde kitap okunurdu. Hamzaname, Battal Gazi gibi kitapları okuyup yazması olan birisi seslendirirdi. Kahveciler ise bu yardımları nedeniyle okuyuculardan para almazdı.[11] Bu kahvehanelerin yanı sıra, esrarkeşler tarafından işletilen kahvehaneler de vardı ve birikim yapan esrarkeşlerin ilk hedefi, bu kahvehanelerden bir tane açmaktı. Ancak esrarkeş kahvelerinin sıklıkla haraca bağlandığı görülürdü. [12]

İstanbul’da yaşam, okullu çocuklar için, büyüklerin günlük rutinlerinin aksine daha  hareketliydi. Cuma günleri okullar tatil olduğundan, çocuklar oyun oynamaya sokağa çıkarlardı. Saklambaç, birdirbir, uzun eşek, tahteravalli gibi oyunlar dönemin en çok tercih edilen oyunları arasındaydı. Bunun yanı sıra devrine has taş savaşı, tulumba kaldırıp tulumbacı taklidi yapmak türü oyunlar da görülmekteydi. [13] Ayrıca kuşlarla oynayan çocuklar tuttukları kuşları kafeslere koyup cami avlularına götürürlerdi. Karşılığında para vermek kaydıyla çocuklar yakaladıkları kuşları azad ederlerdi. Bu sırada kuşçu çocuklar; “Azad bozad, cennet kapısında beni gözet” şeklindeki tekerlemeyi dile getirirlerdi.[14]

Okullarda ders düzeni içerisinde teneffüs yoktu ve bu nedenle çocuklar saatlerce tek katlı sübyan okullarının sınıflarında oturmak zorunda kalırlardı. [15] Anadolu’nun aksine büyükşehir ve daha önemlisi, payitaht olmanın avantajıyla İstanbul’da eğitim gören öğrenci sayısı fazlaydı. Bu noktada 1900’lerin hemen başında İstanbul dahilinde en çok talebe barındıran bölgelerin, Kadıköy ilçesine bağlı Kızıltoprak, Moda ve Yel değirmeni gibi semtler olduğu dile getirilebilir. Bu bölgelerde eğitim seviyelerine göre değişkenlik gösteren Yirmi dolayındaki okulda, toplamda On Bin talebe eğitim almaktaydı. [16]

Son dönem İstanbul’undaki ikircikli yerleşim modeli, günümüz İstanbul’undaki meslek çarşılarına benzer bir başka yapı daha arz etmekteydi. Belirli meslek grupları, bazı bölgeleri mesken edinirlerdi. Örneğin, çıkrıkçıların, Çıkrıkçı adıyla bilinen mahalleleri vardı. [17] Aynı sektöre atılmış meslek sahiplerinin mekan-mağaza açabilmeleri de belli bir prosedüre bağlıydı. Gedik [18] verilen esnaflardan hariç, bahse konu sektöre kimse giremezdi. Söz gelimi Gedik belgesi almış balıkçılardan başkası kabuklu deniz mahsulü avlayamazdı.[19] Bu bağlamda, son döneme değin kasaplık mesleği de gediklilerin elindeydi ancak daha sonra bu meslekteki gedik kaldırıldı ve çalışma sahası serbestleştirildi. [20] Osmanlı İmparatorluğu Baltalimanı Antlaşmasına (1838) dek kendisine yetecek kadar üretim yapmaktaydı ve günlük yaşamda ihtiyaç duyulan tüm giysi ve malzemeler meslek erbaplarınca tedarik edilmekteydi. Bu bağlamda Çolha adı verilen zanaat grubu, İstanbul halkının giysilerini dikmekle mükellefti. Ancak Tanzimat ile başlayan Batı ürünü kullanma modası bu sektörü vurmuştu.[21] Geç dönemde öncelikle belli bir zümrenin yararlandığı yabancı kıyafet giyme alternatifi, daha sonra halk nezdinde yaygınlaşacaktı. Eskiden gündelik yaşamdaki alışverişleri gerçekleştirirken milyon hesabı kullanılmazdı. Bunun yerine “Yük” ve “Kese” gibi maddi tabirler kullanılırdı. [22]  [23]

 1.1 Günlük Yaşamda Kadın

Geleneksel İslam toplumlarında kadının dışarıda görülmesi pek rastlanılır bir durum değildi. Kadınlar, çalışan eşlerinin aksine, evlerinde evişleri ve çocuklarıyla iştigal olurlardı. Bununla birlikte, Mayıs ayından itibaren başlayan Mesire Mevsimi ve Ramazan ayları kadınların sosyalleşme olanağı bulduğu dönemler olma özelliği gösterirlerdi.

Evde bulunan kadınlar için bebeği ninni ile uyutmaya çalışmak, mangal başında bebek bezi yıkamak günlük rutinler arasındaydı. Geç dönemde yemek masasının kullanımı bilinmesine karşın masalar henüz evlere girmemişti. (Osmanlı’da ilk kez masada yemek yiyen kişi Sultan Abdülmecit’tir) Yemek, minderlere oturularak yenirdi. Alçak iskembleler üzerine bakır siniler içine konmuş yemekler getirilirdi. Peşkir ise peçete yerine kullanırdı. Ev işlerinin hizmetçilere yaptırılması şanslı bir azınlık kesimine haizdi. Bu insanların evinde hizmetçi olacak kızlar öncelikle çıraklık yapar daha sonra büyük konaklara girmeye çalışırlardı. [24]  Eskiden haremlik ve selamlık olarak ayrılan evlerin iki yakasını ayıran bir bölme vardı ve taraflar birbirinden bir şey isterken, arada bulunan dönme dolaba yanaşırlardı. [25] Evler bitişik ve dar olduğundan, Bab-ı Ali caddesi gibi bazı yerlerde bir balkondan diğer cumbaya atlayan kedi ve köpekler, ahali kadınlarının sohbet konuları arasına girerdi. [26]

Kadınların günlük yaşamdan tecridi Tanzimat sonrasında da devam etmiş, bu dönemde çıkarılan bir fermanda, kadınların sokağa çıkması, alışveriş yapacak kadınların istediklerini satıcıya söyledikten sonra alıp eve gitmesiyle sınırlandırılmıştı. [27] Kadını ev yaşamıyla sınırlandıran bu gidişatın kırılması, II.Meşrutiyet döneminde bir nebze olsa mümkün olabilmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte,  Türk kadını toplum yaşamında daha somut bir yer edindi. Daha önce hiç görülmemiş bir şekilde, 1876’da, İstanbul’da peçesiz bisikletle sokağa çıkan ilk kadın Amerikalı feminist Mary Mills Patrick olmuştu.[28] Mills’in anlatımına göre, kadınların giydiği peçe ve etek boyunun kısalması Büyük Savaş (I.Dünya Savaşı) yıllarında ilk kez mümkün olabilmişti.[29] Son dönemde meddah ve ortaoyunu seyretmek, kadınlar için birer eğlence aracı olmuştu. Bunun yanı sıra bir de kayıkla sefa yapmak vardı.[30] Kadınlar kayığa bindiklerinde Hamlacı adlı kayık görevlileri araçlarına aldıkları kadınlara bakmazlardı, kayıkçılar omuz hizasından başka yöne bakmak zorundaydılar.

Pazar günleri hariç kadın ve erkeklerin kayıklara aynı anda binmesi de yasaktı. [31] Genç kadın ve erkeklerin aynı anda kayığa binmesi yasaktı ancak süreç esnasında yaşlı kadınların da binmesi engellenince, Sultan III. Murat bir ferman yayınlamak durumunda kalmıştı. Fermanda yaşlı kadınların kayıklara binme noktasında rencide edilmemesi yazılıydı. [32]

Halit Fahri Ozansoy, divan şairi Haşmetten naklen, 18. yüzyılda, Fatih Camii çevresinde sevgilisiyle elele tutuşarak gezen erkeklerin olduğunu yazmıştır. Ancak bu tasvirin kısıtlı bir örneklem grubu göz önünde bulundurularak kayda alındığı ifade edilebilir. Refi Cevat Ulunay’ın anlatımıyla, şehirde mimlenmiş kadınlar vardı. Bu kadınlar ile “Irz Ehli” olarak anılan kadınlar arasında belirgin bir algı farkı vardı. [33]  Kayık gibi, faytonlarda binen kadınların da vaka kaydı çok nadirdir. Falih Rıfkı’nın anlatımına göre, meşrutiyet yıllarında bile, arabaya binen çiftlerden nüfus cüzdanı sorulması adettendi. Bununla beraber, daha kozmopolit bir kimlik arz eden Kadıköylü kadınların, diğer İstanbullu kadınlara görece nispeten özgür hareket ettikleri söylenebilirdi. Modalı kadın, yanında dadısı veya kızkardeşi olması koşuluyla sevgilisiyle yan yana yürüyebiliyordu.  [34]

Ramazan günlerinde, meşhur Fevziye Kıraathanesi’nin önünde daima bekleyen erkekler olurdu. Kadınları sokağa çıktığında takibe alan bazı erkekler ellerinde kırmızı bir gül tutarlardı. [35] Bunlar gelip geçen hanımlara laf atarlardı. Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Camii bu tiplerin uğrak mekanıydı ve iftarı takiben teravih sonrası buraya gelirlerdi.  Şayet gelip geçen hanımların önlerinde ellerinde fener tutan bir uşakları varsa çok sıkıntı yaşamazlardı. Uşaklar ve dadılar birer caydırıcı güçtü. Bu noktada kadınlar kendilerini sakınmak için yanlarında şemsiye de taşırlardı. [36] Sayfiye alanlarında bazen kadınların ilgisini çekmek isteyen erkekler tarafından arabalara fıstık veya siğara külü atıldığı olurdu. Bu halde, aracın camı kırık veya perdesi kopuksa, sıkıntı uzayabilirdi. [37] Yine dükkan önlerinde kadınlara laf veya çimdik atmak, iğne batırmak hatta lavanta sıkmak gibi tatsız hadiseler eksik olmazdı. [38]

1.1.1 Kadın Modası

Onaltıncı asırda İstanbul kadınları daha çok uzun ferace giyerlerdi. Başa tülbent sarıp, Selamiye adlı entari giymek sık rastlanır bir görüntüydü. [39] Bunlar kışları çuha, yazları ince ipek kumaştan yapılma giysilerdi. Feraceler ilerleyen dönemde merinos ve atlas gibi kumaşlardan da yapılmaya başlandı. Kadınlar ayaklarına papuş adlı ayakkabılardan giyerlerdi ve bu ayakkabının kombini daha çok beyaz çoraptı. Yaşmak kullanan kadınlar, bu durumda ince tülbentlere yönelirdi. Yaşmak yüz örtücü mahiyetinden çok, süs amaçlı kullanılırdı. Kadınların birer aksesuar olarak ellerinde bulundurdukları yelpazeler, ayrıca yaz günleri serinlemek için de kullanırlardı.

Yazar Halit Fahri Ozansoy, kendi doğduğu dönemde yaşmak ve feracenin sokaklarda pek görülmediğini söyler. [40] Bu anlatım baz alınacak olduğunda, kadın giyiminde modern döneme yaklaştıkça bir dönüşüm olduğu varsayılabilir. 20. yüzyıla doğru, yeldirmeler giyilmeye başlandı. Meşrutiyet ile birlikte, kadınların ciltlerini belli bir ölçüde gösteren tango adlı çarşaflar moda halini almıştı. “tango tango, arkası fiyasko” sözü bu dönemlerden kalmadır. [41] Genel anlamda ifade edildiğinde, 1900-1950 yılları arasındaki kadın profili tarihte hiç olmadığı kadar, bütünüyle değişmişti denebilir. Henüz kozmetik endüstrisinin gelişmediği bu dönemde, Gelin Suyu adı verilen şeffaf ürünler kullanılırdı ve bu su, bulunduğu şişeden püskürtülerek ense, bilek, kol ve göğüs bölgesine sürülürdü. [42]

Vücudunda ben çıkan kadınlar, bu benleri ibrişimle boğarlardı. Göze sürme çekmek ve kaş yolmak henüz revaçta değildi. Aynı şekilde dudak boyası da icat olmamıştı. Bu anlatılardan da anlaşılabileceği üzere, kadınların son döneme değin kozmetik ürünlerindeki alternatifleri oldukça sınırlıydı.

1.2 Düğün Adetleri

Evlilik süreci geleneksel usüllerle yürürdü. En kısa anlatımıyla, damat adayının talip olduğu kızın evine, toplu halde gidilir ve kız istenirdi.  Görücü geldiğinde, talip olunan kızın yaşı küçük ise, ev ahalisi “kızımızın yaşı küçüktür” deyip gelenleri gönderirdi. [43] Kendisine görücü gelen kızlar göğsüne memelik koyar, pudra sürer ve hafif bir makyaj yapardı.[44]  Görüşme süreci başladığında, talip olunan kız sandalyeye oturtulurdu. Görücü kadınlar kızı beğendiyse ikram edilen kahve yavaşça içilirdi, aksi halde kahve hemen geri verilirdi.  Bazen kızı görmek için ikinci kez gidildiği de olurdu. [45] Düğünden önce düğünü olacak kişinin yakınları, köylerde okuyucu çıkarlardı. Bu, düğüne davet için halkın bilgilendirilmesi gayesini güden bir gelenekti. [46]

Düğünün ertesi güne Paça Günü adı verilirdi. Bu günde yüz görümlüğü takılır, damat kahve içer, tel duvak konurdu. [47]

       2) Eski Ramazanlar

Eski İstanbul’un en renkli ve hareketli dönemleri kuşkusuz Ramazan aylarıydı. Bir ibadet ayı olmaktan öte, ramazanlar sosyalleşme noktasında bir fırsat olarak görülürdü. Halk bir ay boyunca ramazan eksenli ibadetler sayesinde günlük yaşamda hiç olmadığı kadar sokağa çıkar ve bu döneme mahsus etkinliklerle vakit geçirirdi.

Ramazan süreci, öncelikle, yılın hangi döneminde ramazanın başlayacağının belirlenmesiyle başlardı. Ay girmeden hemen önce, ayın durumuna bakılarak zaman tespit edilirdi. Buna göre Şaban ayının yirmidokuzuncu gününün akşamında ay görülürse, ertesi gün için ramazan tayin olunurdu. [48] Ramazan’ın ilk günü bütün devlet daireleri tatil edilir, gazeteler çıkmazdı. [49]

Ramazanlarda İstanbul özenle süslenirdi. Her semt ve sokağa rutin akışı dönüştürecek bir hareket gelirdi. Tüfenk atışı yapmak ve nişan almak gibi basit oyunlar sokağa taşınırdı.  Ramazan ayları müddetince gece etkinliklerinin sayısı arttığından, ayrıca kenti aydınlatma faaliyetleri olurdu. Mevlit ve Regaiplerde kandil yakılması uygulaması Sarı Selim devrinde başlatılmıştı ve bu uygulamanın, aydınlatmanın modern tekniklerle yürütülmediği bu dönemde, halka dönük önemli bir hizmet gördüğü söylenebilirdi. Aynı şekilde ramazan ayında kentte bir panayır havası oluşurdu. Cami önlerine satış yapmak isteyen tezgahtarlar bir tür sergi kurarlardı. Bu noktada, yıkanan hanımların çıktığı hamamların kapısında bekleyen dolmacı kadınlardan da söz etmek gerekir. Dolmacılar dolmayla oruç açmak isteyenlere dolma satarlardı.[50] Ramazanlarda iftar topu atma uygulaması Üçüncü Mustafa’dan itibaren başlatılmıştı ve bu sayede iftar vaktinin gelip çattığı anlaşılırdı.

Geceleri toplu iftar yapmak rutindi.  Ramazanın bütünleştirici yapısına uygun düşecek şekilde, bir dönem devlet ileri gelenleri Harbiye Nezareti (Günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası) yanındaki Yangın Kulesi etrafında iftar yapmayı gelenek haline dönüştürmüşlerdi. [51] Ramazan aylarında ramazan pidesine olan talep arttığı gibi, işkembe çorbası tüketimi de zirve yapardı. İşkembeci dükkanları önünde sıraya girilmesi ramazanın bilindik tablolarından biriydi. [52] Ramazanda, İstanbul’da her semtte iftarların yarım saat öncesi yumurtalı ekmek almak isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyrukları görmek mümkündü.[53]

Ramazanda Padişahın geleceği söylentisi nedeniyle Galata Köprüsü ve etrafı iyice yıkanırdı ancak Sultan II.Abdülhamid gibi bazı sultanlar halkın doluştuğu bu bölgelere hiç gelmezdi. Sultan Abdülhamid, çoğu zaman farklı bir rota kullanır, suikast endişesi nedeniyle önce Yıldız’dan Dolmabahçe’ye iner, oradan da bir deniz aracıyla Sarayburnu’na çıkardı. Halk buna rağmen geleceğine inanarak sultanı beklemeyi sürdürdü. [54]

Ramazan döneminde çocuklar karanlıkta olmamak için yoldan geçenlerden mum veya para isterlerdi. İsteklerini elde edemediklerinde yolunu kestikleri kişinin fenerlerini alırlardı. Bazen bu ramazan oyunu zaptiyelik olurdu.[55] Eşzamanlı olarak ramazan gelince sokaklarda hiç görülmeyen kadınlar da sokağa çıkardı.  Kalpakçılarbaşı pazarları kadınların katılımıyla hayli kalabalık olurdu. Bu duruma istinaden; “Güzeller var on üç, on dört yaşında, görüşelim kalpakçılarbaşı’nda.” tarzı söylemler meşhurdu.[56]

Kalpakçılarbaşı, Beyazıt ve Şehzadebaşı gibi büyük alterlerin gezilmesi gençlerin ramazan eğlenceleri arasındaydı. [57] Şehazedebaşı’nın çalgıcıları ünlüydü bu nedenle ramazan geceleri okuyucular buraya gelirdi. [58] Tanburi Cemil Bey gibi devrin önemli müzisyenleri ramazanda kahvehanelerde çalardı. [59] Artan kalabalık nedeniyle insan seline güvenlik amaçlı kılıçlı zabitler de katılırdı. Şehzadebaşı halkın dolup taştığı önemli adreslerden olduğundan,  burası için ayrıca bekçiler görevlendirilirdi. Bu bekçiler su dükkanlarında toplanarak mıntıka dağılımı yaparlardı. [60]

Bu dönemde, ramazan ayına yönelik toplumda yer edinmiş bazı söylenceler de söz konusu olurdu. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası çıkarılan mizah dergilerinden olan Davul, 1909’daki bir sayısında, oruç yiyenlerin tutuklanacağı korkusu üzerine şu dizelere yer vermişti; “Bıkmışız doğrusu tenhada oruç bozmaktan, çok şükür gitti selametle mübarek ramazan.” [61]

       3) Mevsimlik Eğlenceler

       3.1. Mesireler

Mesirelere olan rağbetin II.Mahmud döneminden başlayarak sultanın oğlu Abdülmecid döneminde arttığı ifade edilir. [62] Özellikle yaza doğru başlayan mesireler toplu halde pikniklerin yapıldığı, gezilerin düzenlendiği, oyunların oynandığı önemli sosyalleşme dönemleriydiler. İstanbul’da kullanılan atların yemleri olan çayırlardan, bu sosyalleşme dönemlerinde sayfiye alanı olarak istifade edilirdi. [63] Bu noktada özellikle Kağıthane gözde bir mesire alanıydı. III. Ahmed döneminden itibaren Kağıthane en çok rağbet gören mesire alanı halini almıştı. [64] Diğer mesire alanlarının aksine Kağıthane şehir merkezine yakındı. Beyoğlu’ndan dahi yaya gidip gelenler olurdu. Deniz, çayır, orman ve dere. Bir sayfiye etkinliğinin gereksinim duyacağı her türlü özellik vardı.  Alanı geniş olduğundan, en kalabalık dönemlerinde bile yer bulmak olasıydı. [65]  Kağıthane’ye gelenler, Eyüp yolundan alana taşınırlardı. Bunun için maddi durumu iyi olanlar kendilerine has kayık yaptırırken, imkanı olmayanlar da mesire haftası öncesinden kiralık kayık tutardı. Kayıkçılara özenen çocuklar olurdu ve bunlar da kürek çekmek isterlerdi.

Kağıthane’ye gelmeden, Eyüp taraflarında bulunan Rami Çiftliği’nde koyun otlatan işçiler döner ve kuyu kebabı pişirirlerdi. Mesire alanına gelenler kırların manzarası eşliğinde yemeklerini yerlerdi. [66] Sayfiyelere haham gibi din görevlileri de katılırdı. Aynı şekilde, Sayfiye yerlerinde paşa ve saray hanımları için zorluk çıkarılmazdı. Bu kişilerin yerleri ayrıydı ve alana geldiklerinde doğrudan kendi yerlerine yönelirlerdi.  [67]

İstanbul halkının kullandığı bir başka mesire alanı da Çırpıcı’ydı. Buraya ailelerden ziyade, esnaf ve bekar hovardalar gelirdi. Şehirdeki Araplar mayıs ayının ilk gününde, Çırpıcı’da ot toplama eğlencesi yaparlardı. Bazen mesire alanında toplanan zencilerle, katılan diğer insanlar arasında sopalı kavgalar olurdu. [68] Aynı şekilde, karşıda, Çamlıca’da Alemdağı safası yapılırdı. Etkinliklere önceden katılmak isteyen ailelere duyuru yapılırdı. Aileler oturacağı ağacın altında kümelenirdi. [69] Bu etkinliklerle gündelik yaşama katılma olanağı bulunan kadınlar, mesire alanlarında kurulan salıncaklarda sallanır ve birbirlerini gıdıklarlardı. [70] Kadınlar sahil boyu bir iki turdan fazla atmazlar ancak erkekler uzun süre volta atardı. Mesireye gelen bazıları, aynı gün içerisinde 3-4 mesire yerini dolaşır, gün içindeki öğün ihtiyacını değişik piknik sofralarında karşılardı. Eğlencelerde klarnet, zurna, davul ve mızıkalar çalardı. Cumhuriyet inkılaplarından önce bu eğlencelerde şarkılar söylenirdi. Daha sonra bu şarkıların yerini milli marşlar almıştır. [71]

İstanbul yaşamında folklorik özelliği bulunan Hıdrellez bayramı da kutlanan bayramlardan bir diğeriydi. (Hıdrellez, Hızır ve İlyas sözcüklerinin birleşimidir, ancak sözcük bozulmuş bir formdadır) [72] Göksu çayırı, Fenerbahçe, Kağıthane, Üsküdar, Çamlıca gibi alanlar hıdrellez içindi. Bu günlerde tutuşturulan ateşin etrafında genç kız ve erkekler üç defa atlardı. [73]

Suyu engellemek amacıyla yapılmış bentle de seyir için bir alternatifti. İstanbul halkından bazıları,  Mayıs ayı içinde Belgrat köylerinde evler kiralayarak haftalarca bent seyri yapardı.

 

     4) Günlük Yaşamı Şekillendiren Hizmetler

       4.1. Ulaşım

Osmanlı İmparatorluğunda, uzun yüzyıllar boyunca temel taşıma aracı attı. Yüksek kademeli memuriyetlerle iştigal olan kişilerin ata binmeleri yaygındı. Bu hakkın tanınmadığı memurlar ise yürüyerek işe gitmeye mecburdular. [74] İstanbul şehri içinde ata binmesi yasak olan gruplardan birisi Hıristiyanlardı.  Benzer şekilde kadınların da ata binmeleri yasaktı. Bu nedenle kadınlar daha çok arabaları tercih etmek durumunda kalmaktaydılar. Arabaya 2 veya  Kadınların faytona binmeleri ise 19. yüzyılın son dönemlerinde ancak mümkün olmuştu. [75] 3 kişinin binmesi daha münasip olanıydı. Devlet erkanından ileri gelenler, vezirler ve vezir eşleri, dört tekerli ve etrafı tahtadan çevrilmiş, içerisinin görünmesini engelleyen kafesli arabalara binerlerdi. Koçu Arabaları adı verilen bu araçlar güzel boyalı ve çiçek desenleriyle süslüydü. Yaylı olmayan bu koçu arabaları ilerleyen dönemde yerini yaylı hentolara bıraktı.  Bir diğer binek aracı olan landoların üst kısmında bir körük bulunurdu ve kadınlar araca bindiğinde, harem ağaları da diğer ata binerlerdi.  Paytonlara daha çok erkekler binerdi. [76]Ancak 1830’lerden itibaren Avrupa’da tramvay teknolojisine geçilmesi, bu dönemde Pera basını tarafından Sofya’da dahi uygulamaya konan teknolojinin İstanbul’a kazandırılması yönünde haberler geçilmesine neden olmuştu. Bu kapsamda öncelikli hattı Azapkapı-Galata-Beşiktaş-Ortaköy olmak üzere ilk tramvay seferleri başladı. [77] Böylece, İstanbul ulaşımında dönüm teşkil eden tramvaylar ilk kez 1871 yılında, sultan aziz döneminde halkın kullanımına sunulmuş oldu.

Tramvay atlarının üzerinde çıngırdak bulunurdu ve bu çıngırdağın çıkardığı ses hayvanları korkuturdu. [78] Dönemin emniyet raporlarında, at tepmesi nedeniyle kayda alınmış trafik kazası raporlarına ulaşmak mümkündür. Balkan Harpleriyle (1912-1913) birlikte ordunun tramvayların atlarına el koyması, ulaşımı aksattı. Bu gelişmeyi takiben kısa bir süre sonra, 1914 yılında ilk elektrik şirketi kurulunca tramvaylar, elektrikle çalışan tramvaylar haline getirildi. [79]

İmparatorluk yılları süresince, karayolu ulaşımının zayıflığı nedeniyle, daha çok deniz ulaşımına yatırım yapılmaktaydı. Bu noktada görev üstlenen ve İstanbul taşımacılığının önemli bir yükünü sırtlayan meslek grubu kayıkçılardı. Yangın söndürmeden mesire alanlarına yönelik taşımacılık işlemlerine ve hatta çöp atma sürecine kadar pek çok noktada kayık ve kayıkçılar kendisine görevli kılınmışlardı. Kayıkçılar rüzgar ve akıntılarının hesaplamalarını bilirlerdi. 1728 tarihinde yapılan bir sayımda Müslüman ve gayrimüslüman toplam 2504 kayıkçı olduğu bilgisi verilmektedir.  [80] Bu sayının tramway teknolojisinin ülkeye gelişi sonrası belli bir oranda azalmış olabileceği varsayılabilir. 1854’de Şirketi Hayriye (Şehit Hatları Vapurları) teşkil edilmeden önce Boğaziçi köyleri ile Suriçi, yani Eminönü arasındaki ulaşımı Pazar Kayıkları sağlardı.[81] Bu kayıklar Sarıyer, Beykoz, Yeniköy gibi bölgelerde görev yaparlardı. Aynı zamanda yan görev olarak, balık ve menbaa suyu fıçıları da taşımak durumundaydılar.   Pazar kayıkları diğer kayıklardan daha güvenliydiler.

     4.2 Temizlik işleri

Klasik dönemde İstanbul eksenindeki temizlik işleri profesyoneller tarafından yönetilmezdi. Basitçe herkes kendi kapısının önünü süpürürdü. Bu işlemlerden sonra biriken süprüntüleri, çöpçü adlı süprüntücüler para karşılığında toplardı.  Zaman zaman belediye yetkilileri sokakları gezer ve ceza verirlerdi.  [82] İstanbul’un çöpleri klasik dönemde “Arayıcı Esnafı” adlı bir aracı sınıf tarafından at ve eşeklerle toplanarak, atıkların denize bırakılacağı iskelelere getirilmek suretiyle yapılırdı. Daha sonra atlarla çekilen çöp arabalarından faydalanılmaya başlandı ancak I.Dünya Savaşı yıllarında bu işi yapan ameleler orduya alınıp, atlara da el konunca çalışmaların seyrindeki ilerleme kesintiye uğradı.[83]. Büyük Savaş yıllarında sokak temizliği işleri Türk Kadınına verildi. Şaşalı günlerde eve kilitlenen kadınlar, yokluk yıllarında iş gücü olmuşlardı. Yine bu dönemde ilk kez tramway bileti ve tütün paketi gibi küçük çöpler için konteyner tarzı küçük sepetler konduğunu devrin tanıklarının kaleme aldığı anılardan anlamaktayız [84] 1920’lere gelindiğinde, gündüz sokak temizliği yapılması hijyenik bulunmadığından temizlik gece saatlerinde yapılır hale gelmişti. 1922 yılında İstanbul’u süpüren teşkilatın 1100 amelesi, 475 havyanı ve 3 adet kamyonu vardı. [85] Çöplerin Marmara kıyılarına bırakılmasına dair bu uygulama 1950’lere dek devam etmiştir.[86]

        4.3. Yangın Söndürme Çalışmaları

       4.3.1 Tulumbacılar                 

Ahşap ve kolay tutuşabilir İstanbul binalarının en büyük korkusu yangınlardı. Avrupa’da olduğu gibi zincir sistemi [87] kullanılmadığından, yan yana yapılaşmış binalara yangınların sıçraması engellenemiyordu. Belli bir engelleme metodundan noksan Klasik Osmanlıda yangın söndürme uygulamaları, oldukça primitif metotlarla sürdürülmekteydi.

Yangın başladığında halkın yangını en kısa zaman öğrenebilmesi için şimdiki İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası yanındaki Yangın Kulesine fener asılır, maytap yakılırdı. Aynı şekilde Yaniköy’deki İcadiye Köşkü tepesine de işaret verme işlemlerini yerine getirmesi için memur atanmıştı. Burada ilk etapta 5, daha sonra da yangını bildirmek amacıyla 7 top atışı yapılmaya başlanmıştı.[88] Köşkteki memurun vazife tanımı, yangının başladığı alandaki konak ve köşk bekçilerine haber vermekti.

Atlı itfaiye birlikleri de yangınları söndürmek için görev başındaydı. Ancak esas işi, tulumbacılar sırtlardı.[89] Tulumbacılar, yangına çok da dayanıklı sayılmayacak kıyafetleriyle yangına hazır beklerlerdi. Eskiden, Sakalarca Ocağı adı verilen bir meslek kolu, yangın çıktığında tulumbalara su taşırdı.  Tulumbacıların taşıdıkları sandıklar içerisine sakaların getirdiği sular yerleştirilmişti.

Yine deniz teşkilatı kurulmadan önce denizlerdeki yangınlara ateş kayıkları müdahale ederdi.  Ateş kayıkları, diğer kayıklara kıyasla daha süratli, yangınlara hızlı müdahale edebilmeyi olanaklı kılan kayıklardı. [90] Bunar tulumbacılara benzerlerdi. [91] Kayıklar, karşıdaki yangınlara kayık taşınması için görev üstlenirlerdi. Süreç esnasında yangına müdahale etme noktasındaki teknolojik imkanlar genişlese de, Modern itfaiye teşkilatı, 1923 yılında belediyelere devredilmesiyle ancak ortaya çıkacaktı. [92]

       4.4 Soğutma İşleri

Geleneksel Osmanlı’da, su ihtiyacının giderilmesi için çeşmeler inşa edilirdi. Sakalar, yaptıkları işlerin karşılığında çeşmelerden su alarak, halka bu suları satarlardı. Sakalar halkın su ihtiyaçları doğrultusunda akşamları su tedariki sağlarlardı. [93] Henüz buzdolabının, derindondurucuların olmadığı klasik dönemde, İstanbul halkının yiyecek ve içeceklerini soğutma işlemlerini, karcı ve buzcu adı verilen meslek erbapları sağlardı. [94] Bunun için Bursa Uludağ ve Esenköy’den kar getirilirdi. Getirilen karların muhafazası için İstanbul’a yakın mahallelerde kar kuyuları açılır ve kış aylarında yağan karlar buralara doldurulurdu. Açılan çukurların aralarına kat kat saman konurdu.  Daha sonra kuyuların üzeri kapakla kapatılırdı. Kuyularda bölgeden kar kalksa da kar ve buz saklanabiliyordu. Bu nedenle kuyuların etrafında güvenlik önlemleri almak gerekliydi. Buz ve kar kalıpları kızaklarla kaydırılarak yüksekten indirilir ve katırlarla kayık iskelelerine götürülürdü. Esenköy ve Eminönü İskelesi gibi merkezlerde toplanan karlar buradan tüm İstanbul halkına dağıtılırdı. [95]

      4.4. 1 Su Tiryakiliği

İstanbul’un susuzluğunu gideren memba suları halk tarafından içilmesi hoş, hafif bulunmuş ve uzun yıllar tüketilmiştir.  Su içmek adeta bir kültür halini almıştı ve su satan dükkanlardan bardak bardak su alıp içmek yaygındı. Su tiryakileri atlı sakaların taşıdığı suları tadarak, gurmelik yaparlardı. [96]

Gerard De Nerval 1843 yılında Osmanlı coğrafyasında yaptığı yolculukta tatlı su tiryakiliğini alkol yasağına bağlamaktaydı. Alkol tüketimi önünde bir yasak bulunduğunda, halk su tüketimini arttırmaktaydı. Sular, imparatorluğun değişik yerlerinden tedarik ediliyordu. Fırat suyu zayıf doğaya sahip olanlara, Tuna suyu ise enerjik insanlara hitap ederdi.  [97]

        4.5 Aydınlatma

Eskiden sokak aydınlatma sistemi bulunmadığından, fenersiz gezmek yasaktı. Dışarı çıkan herkes yanına fener almak zorundaydı. [98] Zenginlerin fenerlerini köleleri ve uşakları taşırdı.  Daha önce minarelere asılan mahyalar geceyi bir Nebze de olsa aydınlatıyordu.  Yatsı namazından sonra acil işi olmayanlar pek sokağa çıkmazdı. Ancak bu alandaki eksiği gidermek maksadıyla, varlıklı kişilerin fenerlerini evlerinin önüne koymaları zorunlu hale getirildi ve geceleri İstanbul’un aydınlatması yönünde bir adım atılmış oldu. 9. yüzyılda önemli bir buluş olarak Gaz Lambası kullanımına başlanacaktı. Gaz lambalarının kullanacağı gazların üretildiği yerlere Gazhane adı verilmişti. Bu teknolojide, borularla birbirine bağlanan gaz lambaları sokaklara yerleştiriliyordu. Almanlar 1826’da, İngilizlerin Londra pilot bölge olarak 1807’de ilk kez başladıkları gaz lambası uygulamasına biraz geç de olsa geçiş yapmışlardı. [99]

Türkiye’de gazla aydınlatma uygulamaları, İstanbul başta olmak üzere başladı. Padişahın ikametgahı Dolmabahçe Sarayı ilk gaz verilmek istenen yapıydı. Bu kapsamda, gaz üretmek için 1853 yılında Dolmabahçe gazhanesi açıldı. [100] Gazhaneye getirilen kömür, havagazı elde etmek için önce kırılıyor, daha sonra da fırınlarda ısıtılıyordu. Damıtılan kömürün kokusu gaz halini alıyordu. Zararlı kimyasallardan ayrıştırıldıktan sonra depolanıyor ve ihtiyaca göre bölgelere sevk ediliyordu. [101] Doğalgazdan farklı olarak, havagazı ısıtmanın yanı sıra aydınlatılmada da kullanılıyordu ve sarayın şamdan ve avizelerine gazla dolduruluyordu. Takip eden süreçte, Sultan Abdülmecid’in onayıyla, Gazhane 1856’dan itibaren Beyoğlu ve Pera’ya da gaz vermeye başladı. İlk kez Cadde-i Kebir, (İstiklal Caddesi)  aydınlatıldı.  80 adım aralıklarla direkler çakıldı ve bu alanlara lambalar monte edildi. Teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz sonucu olarak gazla aydınlatma İstanbul’da yaygınlaştı ve mübarek günlerde dini yapılar aydınlatılır hale geldi.

1900’lerin başında, İstanbul’un aydınlatılması için 10 bine yakın fener vardı ve bu fenerler, 50 adımda bir tane yakılmak üzere sıralanmışlardı. Fenerlerin yanı sıra gazhanelerden tedarik edilen gazlarla aydınlatılan yaklaşık 8 bin dolayında sokak lambası daha vardı.  [102] Bu da 566 km’lik bir alanın aydınlatıldığı anlamına gelmekteydi. Bu sayede İstanbul gündüzleri renkli olduğu kadar, geceleri de parlaktı. 1900 ve 1914 yılları arasında, İstanbul’un belirli cadde ve alterleri aydınlatılmıştı. 1910 İstanbul’unda 3.943 adet sokak feneri sayısına ulaşılmıştı. [103] Aydınlatma hizmetlerinin vergisi lamba başı 22.5 kuruş alınmak üzere saptanmıştı. Bu paraları mahalle imamları toplar, zaptiye’ye verirdi.[104] Gazlı aydınlatma işlemleri, 1984’de gazhane’nin İETT’ye devri sonrası, 1993’de tamamen kapanmasıyla sonra erdi ve bir daha gaz üretilmedi.  [105] Eski gazhane ise, İETT garajına dönüştürüldü.  [106]

Havagazı teknolojisiyle eşkullanımlı olarak, Avrupa 1880’lerden itibaren elektriğe geçmişti ancak bu teknoloji İstanbul’a geç gelecekti. Abdülhamid, elektrik kıvılcımının bir faciaya yolacağından korktuğu için elektriğe sıcak bakmıyordu. Siemens firması yetkililerinin yaptığı teklif de bu nedenle reddedilmişti. Ancak Şam ve Selanik’de elektriğe izin çıkmıştı. [107] Ganz Anonim Şirketi 1910 da, 50 yıl süreli olmak üzere elektrik üretim dağıtım imtiyazını aldı ve bu çerçevede ilk elektrik 1914’de kente üretildi, ancak elektriğin tüm caddelere yayılması 1920’leri buldu.

       5) Eğlenceler ve Kültür Faaliyetleri

    5.1 Deniz hamamları

Eskiden varlıklı kimseler evlerinde hamam bulundururdu.  Özellikle konak tipi evlerde, büyük ve görkemli hamamlar inşa edilmesi bilindikti. Klasik dönemin ardından Boğaz’da, bayram ve mesire günleri dışında suyla teması olmayan İstanbul halkının suyla ilk buluşması deniz hamamları yoluyla olmuştur. Bu kapsamdaki ilk deniz hamamı Kadıköy Moda’da, bir Ermeni tarafından 19. yüzyılın ilk yarısında hayata geçirilmişti. Hamamların varlık gayesi hem yüzmek, hem de güneşten yararlanmaktı.

Deniz hamamları mevsiminin geldiği, Mayıs gibi Fenerbahçe’den işitilen keser sesleriyle anlaşılırdı. Bunlar yaza hazırlanan deniz hamamlarıydı. [108] Erkek ve kadın hamamları 50 metre aralıklıydı ve kadınların hamamı küçüktü. Hamamların arasında alanda polis sandalları bulunurdu ve polisler sıklıkla devriye atarlardı. Müslüman cemaati Hıristiyanlara kıyasla daha dışa kapalı olduğundan, deniz hamamlarının ilk müşterileri de Hıristiyanlar arasından çıkmıştı. İlerleyen dönemde hamamlara Müslüman kadınlar da gelmeye başlamışlardı. [109]Genel hatlarıyla deniz hamamları, cumhuriyet dönemindeki halk plajlarına giden sürecin kilometre taşları olmuşlardı.

        5.2 Gece Alemleri

Geleneksel dönemdeki eğlence anlayışı, ağırlıklı olarak meyhaneler ekseninde şekillenmişti. Geç dönemde ise içki çeşitleri çoğalmış Pera’da alafranga mekanlar açılmıştı. Meyhanelere önceki yüzyıllarda Şerbethane ismi uygun görülmüştü. Buralara gelen müşterilerin bir kısmı nargile müptelasıydı. Ayrıca alana gelen Kadın çengiler para karşılığında raks ederlerdi. Dansçı kadına para takma uygulaması bu dönemlerde de görülürdü. Sinema, bale ve opera gibi geç dönem kültürel etkinliklerinin olmadığı yıllarda, resmi ziyaretlerde köçek de oynatılırdı. [110] 20. yüzyılla birlikte gazino kültürü de yaygınlaşmaktaydı ve bu alanlara daha çok demlenmeye gelinirdi. Gazinolara Şuray-ı Devlet Reisi (Danıştay Başkanı) ve Nazır (Bakan) gibi önemli simalar da gelirdi. [111] Aynı şekilde Kocamustafapaşa semtinde canbaz kumpanyaları düzenlenirdi. [112] Hokkabazlar ise hünerlerini Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosunda sergilerlerdi.

Alafrangalık arttıkça, konyak, şampanya ve viski gibi içkiler erişilebilir olmuştu. Festival dönemlerinde Beyoğlu arabaları ortamlara yetişmek isteyen gençleri taşırlardı.[113] Eğlencenin başkenti Pera bölgesi, genel anlamda ayrıcalıklı bir bölgeydi. Söz gelimi, Galata ve Beyoğlu’nda çıkan ekmekler daha iyi pişerdi ve kaliteliydi.  Ayrıca Reji de tütünün iyisini buradaki tütüncülere verirdi. [114] Beyoğlu’na bir rakip de Nişantaşı bölgesiydi. İlk defa sultan Mecit’in oğulları olan Kemalettin ve Süleyman Efendiler ile Mehmet Reşad burada sünnet edilmişlerdi. Sünnet töreni sırasında Nişantaşı yollarına binlerce lüks halı serilmişti. Ayrıca, bu vesileyle memleketin dört bir yanından getirilen on bin çocuk da sünnet edilmişti. [115] Nişantaşı muhiti bu hadise üzerine popüler hale gelmiş ve daha çokuluslu yerleşimin söz konusu olduğu bir bölge halini almıştı.

Son dönemde yaygınlaşan Direklerarası eğlencelerinde yaya kaldırımlar etkinlikleri izleyen insanlarla dolar taşardı.  Eğlenceleri seyretmek için geçilen Karaköy Köprüsü bir dönem tekinsiz, sürekli sallanır haldeydi.  Cüzzamlı ve frengili dilenciler buraya gelerek, köprü üzerinde dilenirlerdi. [116] Karaköy gibi, Tatil günü olan Cuma ve Pazarları İstiklal Caddesi alabildiğine kalabalık olurdu. Bonmarşe [117] bilhassa kalabalıktı.

        5.3 Kültür-Sanat

1900’lere doğru, Kadıköy yeni açılan tiyatroların mekanı haline gelmişti. Kadıköy bu dönemde tiyatro ve güldürü etkinlikleriyle bilinirdi.  Artık eskinin Sehzadebaşı’na benzer şekilde Kadıköy de sanatçıların uğrak yeri olmuştu. [118] Semtte yerine getirilen tuluat etkinlilerinde daha çok Ermeni ve Rum kızları bu alanlarda görev alıyordu. [119]

Yine Kadıköy’de, Balkan Savaşı Esad Paşa gibi ünlü isimlerin hazır bulunduğu toplantılar olmaktaydı. Edebiyat-ı Cedideciler, Boğaziçi ve Beyoğlu’nu çok sevmişlerdi.  Cenap Şahabettin ve Süleyman Nazif II. Meşrutiyet sonrası Kadıköy’e taşınmışlardı. [120] Kadıköy’de yaşamış önemli isimlerden birisi de İstanbul tasvirlerine çalışmalarında sıklıkla yer vermiş olan Ahmet Rasim’di. Ülke entelijansıyasının sıklıkla ikamet ettiği kent İstanbul, yazar ve sanatçı sayısı olarak da başı çekmekteydi.

Tanzimat döneminde İstanbul doğumlu yazarların genele oranı %80 dolayındaydı. Edebiyat gibi yazınsal alanlardaki kültürel egemenliğin Anadolu’ya yayılması cumhuriyetle birlikte ancak mümkün olmuştu. [121]  Tanzimatı takiben Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid Tarhan gibi isimler, romanlarında ve öykülerinde İstanbul manzarasını konu edinmişlerdi. Ahmet Mithat hikayeleri, Beykoz, Boğaziçi ve Beyoğlu gibi muhitlerde geçerdi. Nabızade Nazım da Boğaziçi’ni kaleme alma kararı vermişti. [122] Bir bakıma Tanzimat devri edebiyatçıları, İstanbul’u tüm yönleriyle dile getirmişlerdi.

 

      Sonuç

İstanbul, kalabalık nüfusu, dönemsel etkinliklere uygun coğrafi yapısı ve sosyal yaşamdaki hizmetlere yanıtlar üreten meslek ehli kişileri bünyesinde barındırması nedeniyle her zaman ilgi çekici ve talep gören bir şehir olmuştu. Ahalinin sosyalleşebilmesine olanak tanıyan tabii güzelliklerinin yanı sıra, ramazan ve hıdrellez gibi dönemsel kutlamalar süresince kentte yaşam hızlanmış, günlük yaşamda kendisine yer bulmakta güçlük çeken kesimlerin de (Başta Kadınlar) sosyalleşebileceği bir yapı arz etmiştir. Mesireler bu bağlamda halkın her katmanından ve inanç sistemden gelen insanların bulunduğu toplu etkinliklere örnek olarak gösterilebilirdi. İmparatorluk kabuk değiştirirken süreç boyunca Avrupa’da yaşanan teknolojik yeniliklerin Osmanlı ülkesine gelişi, tüm bu etkinlik ağının da baştan aşağı yenileşmesine ve günlük yaşamda işlerin daha kolay çözümlenebildiği bir yeni kimliğe doğru geçiş yapılmasını olanaklı kılmıştı. Elektriğin ülkeye girişi hem aydınlatmada, hem de raylı ulaşımda büyük bir kırılma noktası teşkil etmişti. Benzer şekilde sık talep gören Beyoğlu ve Kadıköy gibi bölgeler kültür-sanat etkinliklerinin de merkezi halini almıştı.

Tüm bu modernleşme sürecinin etkilerini hissetmesiyle İstanbul, tarihsel çizelge içerisinde günlük yaşamda gözlemlenen her türlü detayın araştırılmasında önemli bir referans olmuştur. Özellikle de son dönemi yaşamış devrin tanıklarının anlatımları bu alanda belirgin bir literatür oluşmasının önünü açmıştır.

 

DİPNOTLAR

[1] Pervin Yanıkkaya Aydemir, Moda Semti Arka Plan Çalışması, Akdeniz Sesleri Projesi, İstanbul,  2003, s. 3

[2] Falif Rıfkı Atay, Batış Yılları, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2013, s.21

[3] Atay, a.g.e., s. 22

[4] Atay, a.g.e., s. 32

[5]  Ahmet Rasim, Eşkal-i Zaman, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, MEB Büyük Türk Şairleri ve Yazarları, Meb Basımevi, İstanbul, 1969, s.135

[6] Atay, a.g.e., s. 21

[7] Özer Ergenç, Osmanlı Şehrindeki “Mahalle”nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine, Osmanlı Araştırmaları IV, İstanbul, 1984, s. 73

[8] Ergenç, a.g.e., s.  74

[9] Ergenç, a.g.e., s. 75

[10] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 70

[11] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 166

[12] Semiha Ayverdi, İstanbul Geceleri, Kubbealtı Yayıncılık, 7. Baskı, İstanbul, 2012, s.112-113

[13] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 11

[14] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 12

[15] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 16

[16] Aydemir, a.g.e., s. 17

[17] Ergenç, a.g.e., s. 70

[18] Gedik: Devlet tarafından vatandaşlara verilen Ticaret ve Zanaat alanlarında çalışma yetkisi.

[19] Ali Rıza Bey, a.g.e., s.57

[20] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 57

[21] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 41

[22] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 20

[23] Yük, 100,000 akçe ederindeki para birimiydi. Bu ederin yarısı ise Kese olarak ifade edilirdi.

[24] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 169-170

[25] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 133

[26] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 126

[27] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 129

[28] Mehmet Mazak, Eski İstanbul Gündelik Hayattan Renklerle, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul, 2013, s. 87

[29] Mazak, a.g.e., s. 87

[30] Mazak, a.g.e., s. 44

[31] Mazak, a.g.e., s.45-46

[32] Mazak, a.g.e., s. 46

[33] Refi Cevat Ulunay, Eski İstanbul Yosmaları, Arma Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, s. 18

[34] Adnan Giz, Bir Zamanlar Kadıköy, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1990, s. 88

[35] Halit Fahri Ozansoy, Eski İstanbul Ramazanları, Elips Kitap, 1. Baskı, Ankara, s. 14

[36] Ozansoy, a.g.e., s. 47

[37] Sermet Muhtar Uras, Masal Olanlar 30 Sene Evvel İstanbul, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2005, s. 38

[38] Uras, a.g.e, s. 39

[39] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 199

[40] Ozansoy, a.g.e., s. 42

[41] Ozansoy, a.g.e, s. 42

[42] Uras, a.g.e.,  s. 264

[43] Uras, a.g.e, s.44

[44] Uras, a.g.e., s. 45

[45] Uras, a.g.e.,  s. 47

[46] Ayverdi, a.g.e., s. 228

[47] Uras, a.g.e., s. 57

[48] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 148

[49] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 147

[50] Ozansoy, a.g.e., s. 33

[51] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 173

[52] Ali Rıza Bey, a.g.e.,  s. 169

[53] Ozansoy, a.g.e., s.14

[54] Ozansoy, a.g.e., s. 41

[55] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 14

[56] Ayverdi, a.g.e., s. 42

[57] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 164

[58] Rasim, Eşkal-i Zaman, s. 142

[59] Ayverdi, a.g.e., s. 41

[60] Ayverdi, a.g.e., s. 43

[61] Ozansoy, a.g.e., s. 95

[62] Uğur Göktaş, Kartpostallarda Mesireler,  s. 26

[63] Aydemir, a.g.e., s. 4

[64] Göktaş,  a.g.e., s. 26

[65] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 213

[66] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 192

[67] Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sel Yayınları, İstanbul, 2003, s. 181

[68] Göktaş,   a.g.e., s. 27

[69] Ayverdi, a.g.e.,  s. 232-233

[70] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 194

[71] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 209

[72] Uras, a.g.e., s. 48

[73] Ferhat Arslan, İstanbul’da Hıdrellez Geleneğinin Geçmişi, Bugünü ve Yarını: Ahırkapı Örneği, Uluslar arası Kıbrıs Üniversitesi Folklör/Edebiyat, Cilt:18, Sayı:71, 2012, s. 212

[74] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 195

[75] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 194-195

[76] Birsel, a.g.e., s. 182

[77] Melek Çolak, XX. Yüzyıl Başlarında İstanbul’da Trafik ve Tramway, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı: XXII, s. 76

[78] Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, Karanfil Yayıncılık, İİstanbul, 2016, s. 118

[79] Aydemir, a.g.e., s. 20

[80] Mazak,  a.g.e., s. 19-20

[81] Mazak,  a.g.e., s. 23

[82] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 49-50

[83] Mazak, a.g.e., s. 86

[84] Mazak, a.g.e, s. 91

[85] Mazak, a.g.e., s. 91

[86] Mazak, a.g.e., s. 68

[87] Zincir sistemi:

[88] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 100-101

[89] Atay, a.g.e., s. 28

[90] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 89

[91] Mazak,  a.g.e., s. 27

[92] Mazak,  a.g.e., s. 30

[93] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 234

[94] Mazak, a.g.e., s. 99

[95] Mazak, a.g.e., s. 100-101

[96] Mazak, a.g.e., s. 95

[97] Mazak, a.g.e., s. 96-97

[98] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 14

[99] Mazak, a.g.e., s. 136

[100] Mazak, a.g.e,. s. 139

[101] Mazak, a.g.e, s. 146

[102] Mazak, a.g.e., s. 60

[103] Mazak, a.g.e., s. 153

[104] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 154

[105] Mazak, a.g.e., s. 145

[106] Mazak, a.g.e., s. 149

[107] Mazak, a.g.e., s. 172

[108] Uras, a.g.e., s. 46

[109] Aydemir, a.g.e., s.  23

[110] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 286

[111] Uras, a.g.e., s. 38

[112] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 299

[113] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 302

[114] Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, s. 123

[115] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 184-185

[116] Uras, a.g.e., s. 268

[117] Bonmarşe: Tanzimat ile birlikte Fransa’da Bon Marche (Ucuz) adıyla bilinen, içerisinde pek çok farklı türde ürünün satıldığı mağazalardan Osmanlı’da da açılmaya başlanmıştı. İstiklal Caddesi üzerindeki mağazanın adı Fransızca isminin Türkçe okunduğu şekliyle anılmaktaydı.

[118] Giz, a.g.e., s. 80

[119] Giz, a.g.e., s. 54

[120] Giz, a.g.e., s. 151

[121] Alim Kahraman, İstanbul ve Edebiyat,  Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt:8, Sayı:16, 2010, s. 149

[122] Kahraman, a.g.e., s. 150

KAYNAKÇA

Ali Rıza Bey, Balıkhane Nazırı: Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 70

Arslan, Ferhat: İstanbul’da Hıdrellez Geleneğinin Geçmişi, Bugünü ve Yarını: Ahırkapı Örneği, Uluslar arası Kıbrıs Üniversitesi Folklör/Edebiyat, Cilt:18, Sayı:71, 2012

Atay, Falif Rıfkı: Batış Yılları, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2013

Aydemir, Pervin Yanıkkaya: Moda Semti Arka Plan Çalışması, Akdeniz Sesleri Projesi, İstanbul,  2003

Ayverdi, Semiha: İstanbul Geceleri, Kubbealtı Yayıncılık, 7. Baskı, İstanbul, 2012, s.112-113

Birsel, Salah : Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sel Yayınları, İstanbul, 2003, s. 181

Çolak, Melek: XX. Yüzyıl Başlarında İstanbul’da Trafik ve Tramvay, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı: XXII

Ergenç, Özer: Osmanlı Şehrindeki “Mahalle”nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine, Osmanlı Araştırmaları IV, İstanbul, 1984

Giz, Adnan: Bir Zamanlar Kadıköy, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1990

Göktaş, Uğur: Kartpostallarda Mesireler

Kahraman, Alim: İstanbul ve Edebiyat,  Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt:8, Sayı:16, 2010

Mazak, Mehmet: Eski İstanbul Gündelik Hayattan Renklerle, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul, 2013

Ozansoy, Halit Fahri: Eski İstanbul Ramazanları, Elips Kitap, 1. Baskı, Ankara

Rasim, Ahmet: Eşkal-i Zaman, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, MEB Büyük Türk Şairleri ve Yazarları, MEB Basımevi, İstanbul, 1969

Rasim, Ahmet: Şehir Mektupları, Karanfil Yayıncılık, İİstanbul, 2016, s. 118

Ulunay, Refi Cevat: Eski İstanbul Yosmaları, Arma Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, s. 18

Uras, Sermet Muhtar: Masal Olanlar 30 Sene Evvel İstanbul, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2005

Yazar Hakkında

Eray KONYA / TESA Tarih Masası Direktörü / Çevirmeni

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü / Yüksek Lisans

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial