Sıfır Toplamlı Oyun: İran’ın Suriye Krizi Politikası

Sıfır Toplamlı Oyun: İran’ın Suriye Krizi Politikası

Yazan: Egehan ÇİMEN

SIFIR TOPLAMLI OYUN: İRAN’IN, SURİYE KRİZİ POLİTİKASI

Öz:

2011 yılında Tunus’ta başlayan Arap Baharı rüzgârı diğer bazı Ortadoğu ülkelerine de yayılmış ve Suriye en uzun soluklu durak olmuştur. Suriye’de şuan hakim olan kanlı iç savaş bölge politikalarını etkilemiştir. Eğer rejim yıkılırsa, bu durum dengeleri değiştirecektir. İran ise önemli bir bölgesel güç olarak, değişimin ve oluşturulmak istenen yeni düzenin her zaman içinde olmak istemektir. İran Devleti, bu doğrultuda baş düşmanı ABD ve İsrail’in karşısında, Esad rejiminin ise yanında durmaktadır. Bu yazıda Ortadoğu bölgesinin kilit aktörü olan İran’ın Suriye Krizi üzerindeki politikaları ve amaçları incelenmiştir.

Giriş:

İran köklü tarihi ve uygarlık yapısı, stratejik konumu, 80 milyonu aşkın nüfusu, askeri yetenekleri ve kısmen gelişmiş ekonomisi ile bir bölgesel güç konumundadır. 1979 yılında Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam Devrimi’nden sonra İran dış politikası keskin bir değişim yaşamıştır. Devrim öncesi dönemde laik, Batı’ya dönük bir devlet olan İran’ın en önemli müttefiki ABD idi. Bölge ülkeleriyle de iyi ilişkiler kuran İran, ABD başkanlarından sık sık övgüler almıştır. Devrim sonrası ise İslami temelleri kendine esas almış olup, Batı’ya sırtını kesinlikle dönmüştür ancak Doğu ülkelerine de mesafeli davranmış, üçüncü dünya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmiştir. İran Devrimi emperyalizm ve Siyonizm ile mücadelede dönüm noktası olmuştur ve bu nedenle ABD ve İsrail düşman konumuna gelmiştir. Devrim sonrası radikal ve mezhepçi politikalar izleyen İran, bölge ülkeleri ile sorunlar yaşamıştır. Günümüz İran’ı zaman zaman daha radikal ya da daha ılımlı dış politika adımları atsa da, devrimin mirasçısı çizgisini bozmamıştır. İran, ateşten bir çember olan Ortadoğu bölgesindeki olaylar ile oldukça yakından ilgilidir ve önemli bir aktördür. ABD ve İsrail ikilisini Ortadoğu’daki can sıkıcı olaylardan kesinlikle sorumlu tutar ve kendi bekasına bir tehdit olarak algılar. Bu nedenle bölgede ABD karşıtı oyun kurucu bir politika izler. Günümüz Suriye krizine de bu doğrultuda yaklaşmaktadır.

2011 yılında patlak veren Arap Baharı’na, ABD’ye yakın olan otoriter rejimlerin değişmesi ve bölgede kendi etkisinin artması için bir fırsat gözüyle bakan İran, sürece destek olmuştur ancak isyanlar Suriye’ye sıçrayınca bu durum istenmeyen bir hal almıştır. Halk protestoları ile başlayan gösteriler rejiminin sert önlemleri ile karşılaşmış, daha sonra farklı grupların olaya dâhil olmasıyla kanlı bir iç savaşa dönüşmüştür. İran devleti, Suriye’den sonraki hedefin kendisi olduğunu düşündüğü için Suriye’nin bütünlüğünden yanadır ve 2011 yılından beri Esad rejimine desteklerini artan bir şekilde sürdürmektedir.

Suriye, İran’ın Arap dünyasındaki tek müttefikidir. Ayrıca Suriye devleti, İsrail’in komşuları arasında barış sürecini kabul etmeyen tek ülkedir. Mezhepsel yakınlığa da sahip olan iki ülke bundan ziyade ortak çıkarları ve benzer bakış açıları nedeniyle yakınlaşmıştır. İran-Irak savaşından sonra İran-Suriye ilişkileri işbirliğinden ittifaka dönüşmüştür. İki ülkede birbirine “stratejik derinlik” oluşturmaktadır.[1]

Bölgesel Güç Olarak İran:

“Bölgesel bir güç olarak kabul edilen İran ciddi bir kimlik, kültür, gelenek ve kurumsallığa sahiptir. Dış politikası köklüdür. Dini söylemi de Şii mezhebinin tarihsel ve kültürel arka planını da yerinde, zamanında ve gerektiği oranda öne çıkarır. 1979 İslam Devrimi sonrasında ısrarla ve sabırla ördüğü ABD karşıtı kimliği ona geniş bir coğrafyada, farklı ülkeler nezdinde itibar kazandırmıştır. Sadece dışarıdan yapılacak gözlemlerle tahlil edilmesi, öğrenilmesi, kavranması zor bir ülke olan İran’da halkın büyük bölümü için, tüm bu unsurlarla beslenen İran milliyetçiliği ve İranlılık kimliği, ideolojik farklılıkların üzerinde ortak bir kimliktir. Almanya’dan Rusya’ya, Çin’den Venezuela’ya, Irak’tan Hindistan’a dek geniş bir coğrafyada pek çok ülkenin İran’la ilişkilerini geliştirmesi, onu bölgesel güç olarak muhatap alması, İran’ın sadece jeopolitik konumla ve zengin doğal kaynaklarla açıklanamayacak olan köklü ve güçlü devlet geleneğinin kanıtlarıdır.”[2]

İran’ın iki temel düşmanı ABD ve İsrail’dir. İran’ın bakış açısına göre uzun süredir iki yakası bir araya gelemeyen Ortadoğu bölgesinin karışıklığından sorumlu da bu iki devlettir. 2011 yılında başlayan ve Ortadoğu’da değişim zinciri olarak kabul edilen Arap Baharı ilk olarak Tunus’ta kendini göstermiş ancak sonrasında pek çok bölge ülkesine yayılmıştır. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen gibi otoriter rejimlerde meydana gelen halk isyanlarını destekleyen ve 1979 devrimine benzeten İran, ateş Suriye’ye sıçrayınca tam tersi bir pozisyon almıştır. Bu davranış Suriye’nin İran çıkarları için önemli bir stratejik aktör olduğunu göstermektedir.[3]

Suriye Devleti’ne kriz başlangıcından beri en fazla desteği İran vermiştir. Suriye’de emperyalizm ve Siyonizm çıkarları arttıkça İran’ın rejime olan desteği de artmıştır. Diplomatik, ekonomik ve lojistik destekleri yanında son yıllarda direkt olarak askeri personel desteği de sağlamaktadır. Ayrıca Lübnan’da faaliyet gösteren ve İran’ın destekçisi olduğu Şii terör örgütü Hizbullah da bölgede milis güçleriyle destek sağlamaktadır. İran’ın bölgeye olan desteğinin maliyeti tam olarak bilinmese de yılda 6 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.  Tüm bu desteklerin hacmi ve İran bütçesine olan maliyeti düşünülürse, Suriye rejim gücü İran için oldukça önemlidir.[4]

İran Devleti’nin Suriye krizi sırasındaki tutumu en başından beri net ve kararlı bir şekilde rejimin yanında bulunmaktır. Dünya kamuoyunda olumsuz etkilere sahip olan İran, bölgesinde de giderek yalnızlaşmaktadır. İsrail ve Suudi Arabistan başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri ile de arası iyi değildir. Bu nedenle Suriye ile olan ittifakı İran için stratejik bir kazanımdır. Suriye iç savaşında muhalif olan grupların Sünni gruplar olması ve İran ile iyi ilişkiler içinde olmaması olası bir rejim değişikliğinde İran-Suriye ilişkilerini neredeyse sıfırlar. Bu nedenledir ki ilişkileri garanti olan ve İran’ın söz sahibi olduğu Esad rejimini desteklemesi İran bakış açısından oldukça doğaldır.

Bir başka husus, İran-İsrail ilişkilerinde Suriye kilit bir rol oynamaktadır. İran İslam Devrimi’nin temel amacı emperyalizm ve Siyonizm ile mücadeleydi. İran bu nedenle, İsrail ile aktif mücadele eden Lübnan Hizbullah’ı, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Hamas gibi yapılanmalara maddi ve teknik destek sağlamaktadır. Suriye’de İsrail ile mücadeleyi amaç edindiğine göre ortak çıkarlar bu ittifakı ayakta tutmaktadır. Ayrıca Suriye’nin, direniş ekseninin önemli bir parçası olması, İran-Hizbullah ilişkilerinin Suriye üzerinden gerçekleşmesi de önemli bir noktadır. İran-Suriye ve Hizbullah üçgeni İsrail’in askeri yeteneklerine karşı caydırıcıdır. Suriye’deki olası bir rejim değişikliğinde bu hattın kopmasından endişe duyan İran, bu nedenle de Esad’ın arkasındadır.

Bölgenin istikrarını sağlamak, Suriye’deki Sünni terörist gruplarının etki alanını zayıflatmak, İran’da karşı direkt tehditleri zayıflatmak demek olduğuna göre bu gruplarla mücadele eden rejim askeri güçlerine destek vermektedir. Ayrıca Suriye rejiminin boşluklarından yararlanıp, bölgede giderek artan Amerikan yayılmacılığı, İran için bir beka sorunudur. Bu durumu göz önüne aldığımızda demektir ki, Esad rejimi güçlendikçe İran’a yönelen riskler azalmaktadır. Bundandır ki, İran’ın Suriye rejiminin yanında durması şuanki şartlar altında kaçınılmazdır.[5]

“Suudi Arabistan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin rejim karşıtı gösterilere ve muhaliflere destek vermesi, İranlı yetkililerin aynı gösterileri direniş ekseni, dolayısıyla İran aleyhine tertip edilmiş büyük bir plan olarak görmesine neden olmuştur.”[6] Suriye’den sonraki hedefin kendileri olduklarını düşünen İranlı yetkililer için Suriye rejiminin ayakta kalması, sıranın İran’a gelmeyecek olması demektir.

Sonuç:

2003 Irak’ın işgali ile başlayan Ortadoğu’da değişim süreci, 2011 yılında patlak veren Arap Baharı isyanları ile devam etmiştir. Bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan İran, bu protestoları Amerikancı otoriter rejimlere karşı olduğu için desteklemiş ancak işin içine Suriye girince hayati çıkarları için rejimin yanında bir duruş sergilemiştir.

İran’da devrim sonrası köklerinden değişen dış politika radikal bir biçimde anti-Amerikan ve anti-Siyonist taraftadır. Bölgede her zaman oyun kurucu pozisyonunda olmak isteyen İran, İsrail’in ya da Amerika’nın zararına olan her şey bizim yararımızadır politikası takip etmiştir.

Suriye krizi de aslında Amerika ve İsrail’e karşılık İran ve Rusya’nın güç ve çıkarlar çatışması nedeniyle bu kadar süre uzamıştır. İran cephesinden baktığımızda tek Arap müttefiki ve direniş ekseninin önemli bir halkası olan Suriye’yi nasıl ilişkiler kurulacağı bilinmeyen muhaliflere kaptırmak istememektedir. Eğer Esad rejimine destek vermez ise İsrail ile olan mücadelenin zayıflayacağını ve bu sonucunda aleyhine işleyeceğini düşünmektedir.

Sonuç olarak, İran hükümeti olaylara eğer Şam’ı kaybedersek,  Tahran’ı da kaybederiz düşüncesiyle yaklaşmaktadır. Bundan dolayıdır ki İran, rejime olan desteğini en başından beri çok kararlı ve sürekli artan bir şekilde sürdürmektedir.

KAYNAKÇA:

  1. Walth, Stephen M. TheOrigins of Alliances. New York, Cornell UniversityPress, 1987.
  2. Goodarzi, Jubin M. Syriaand Iran: AllianceCooperation in a ChangignRegional Environment. London, Ortadoğu Etütleri, 2013
  3. Doster, Barış. Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası .Ankara, OrtadoğuAnaliz, 2012.
  4. Sinkaya, Bayram. ARAP BAHARI SÜRECİNDE İRAN’IN SURİYE POLİTİKASI. Seta Analiz, 2012.
  5. Sinkaya, Bayram. İRAN’IN SURİYE STRATEJİSİ. Ankara, Akademik Orta Doğu, 2017
  6. Akgül, Pınar. İRAN-SURİYE BÖLGESEL İTTİFAKI VE ARAP BAHARI SÜRECİNE YANSIMASI .Tesam.
  7. Sinkaya, Bayram. Suriye Krizi Karşısında İran’ın Tutumu ve Şam-Tahran İttifakının Temelleri. Ankara, Akademik Orta Doğu, 2015.
  8. Orhan, Oytun. İran’ın İç Savaş Sırasında Suriye Politikası. Ankara, OrtadoğuAnaliz, 2017.

Dipnotlar

[1] Jubin M. Goodarzi, Syriaand Iran: AllianceCooperation in a ChangingRegional Environment: TheImportance of Syria-IranianAlliance( London: Ortadoğu Etütleri, 2013) 4/2, s. 34

[2] Barış Doster, Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası (Ankara, Ortadoğu Analiz, 2012)

[3] Oytun Orhan, İran’ın İç Savaş Sırasında Suriye Politikası (Ankara: Ortadoğu Analiz, 2017) 9/82,  s. 50-51

[4] Sinkaya Bayram, İran’ın Suriye Stratejisi (Ankara: Akademik Ortadoğu, 2017) 11/2, s. 56

[5] Bayram Sinkaya, Suriye Krizi Karşısından İran’ın Tutumu ve Şam-Tahran İttifakının Temelleri ( Ankara: Akademik Ortadoğu, 2015) s. 134-136

[6] Bayram Sinkaya, Arap Baharı Sürecinde İran’ın Suriye Politikası (Ankara: Seta Analiz, 2012)

Yazar Hakkında

Egehan Çimen / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

MEF Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Yazan: Muhammed Emin ŞAHİN

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Milliyetçilik her ne kadar bir ideoloji olsa da diğer ideolojilerden bazı konularda farklıdır ve başlı başına sosyolojik bir fenomendir. Öncelikle Liberalizm’den ya da Marksizm’den farklı olarak milliyetçiliğin bir kurucu teorisyeni yoktur ancak toplum nezdinde çok daha etkili olduğu iddia edilebilir, bunun yanında ulus devletler çağında devletin de artık bir ulusu sahiplenmesiyle birlikte milliyetçilik çok daha etkili olmuştur. Birçok zaman devletin inşaasında, krizlerinde içinde bulunduğu birçok durumda başat rol oynamıştır.

Milliyetçiliğin bu kadar etkili olmasında daha çok duygulara hitap eden ve farklı damarlardan beslenmesinin büyük etkisi vardır. İşte bunun milliyetçiliğin sosyolojik bir olgu olmasının en önemli nedeni olduğunu söyleyebiliriz.

Milliyetçiliğin bu farklı karakteri, onun nasıl ortaya çıktığına, topluma kendisini nasıl benimsettiğine dair kuramların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kuramlar genel olarak İlkçilik(Primordialism), Modernizm ve Etno-sembolizm diye üçe ayrılmaktadır. Bu çalışmada bu kuramlardan ilkçiliği genel hatlarıyla anlatmaya çalışacağız.

İlkçilik ve Türleri

İlkçilik aslında milliyetçilik kuramlarına etnisite kuramları arasından geçmiştir. İthal bir kuram olsa damilliyetçilik kuramları içinde en eskisidir ve basitçe bir tanımla milletlerin çok eski çağlara kadar dayandığı düşüncesine dayanır. İlkçilik milliyetçiliği insanın bir içgüdüsü gibi değerlendirir, bu düşünceye sahip kuramcılar için ilkçilik bir şemsiye terimdir.[1] Bu düşünceye de daha çok milliyetçi yazarlar sahipti ve özellikle milliyetçiliğin ortaya çıktığı dönemlerde kuramcılar arasında baskın bir görüştü.[2]

İlkçiyaklaşımetnisiteyi, insanındoğduğuyerden din, dil, gelenekgibisosyalpratiklerdenkaynaklanan, doğalvedeğişmezbirbağlılıkduygusuvebundandoğansosyaldayanışmaolarakgörmektedir.[3]Bu niteliğinden dolayı ilkçiliğin aslında ulus inşa ederken kullanılan bir tarih anlatımı aracı olduğunu söyleyebiliriz ve bunu kendi tarihimiz başta olmak üzere – ki bunun en bariz örneği Türk Tarih Tezi’dir – birçok ulus inşa sürecinde görebiliriz. Her ne kadar bu görüşteki insanları literatürde “doğalcı ilkçiler” arasına koyabiliyor olsak da “doğalcı” terimi bir sosyolojik bakışı yansıtır. Bu yüzden milliyetin sosyolojik bir bakışla değil de ideolojik bir bakışla binlerce yıl öncesine belki de insanın var oluşuna kadar dayandığını söyleyen bu görüşe de “ideolojik ilkçilik” adının verilmesi görüşündeyim.

İdeolojik ilkçiliğe samimi olarak inananlar olsa da bu birçok kitleleri manipüle etmek için kullanılan metinlerde siyasetçilerin konuşmalarında birçok kez ulusun binlerce yıl önce var olduğundan bahsedilir, bilinmeyen çağlardaki destanlara atıflar yapılır. Ulus devletlerle birlikte ortaya çıkan marşların içlerine bu görüşler nakşedilir, Onuncu Yıl Marşı’nda olduğu gibi “tarihten önce de tarihten sonra da” var olunduğuna inanılır.[4] Bu yazarlara göre millet fenomeni tarihin her çağında vardır, olmadığının söylendiği çağlarda ise en fazla uyumaktadır.

İlkçilik terimini ise ilk kullanan Edward Shils bu terimi aile içindeki ilişkileri incelemekte kullanır. Ona göre aile üyeleri arasındaki bağlılık aralarındaki sürekli iletişimden kaynaklanmaz, aralarında kan bağından kaynaklanan kelimelerle ifadesi zor bir bağlılık duygusu vardır. Kişinin ve ailenin ortaya çıkışıyla bu bağ ortaya çıkmıştır, ilk olma niteliği taşır.[5]

Milliyetçiliğe ilkçilerin bu bakışının yanında, milliyetçiliğe farklı açılardan bakan ilkçiler de vardır. Anthony Smith ilkçiliği 3’e ayırır; doğalcı, biyolojik ve kültürel ilkçilik.

Doğalcı ilkçilik; bir millete – ki milletle etnisite bu görüşe göre aynı şeylerdir – mensup olmanın insanın görme, duyma, tat alma melekeleri gibi doğuştan gelen bir vasfı olduğunu söyler. İnsanların farklı etnik gruplara mensup olmasının doğanın bir gereği olduğunu iddia eder, bu etnik gruplar ise kendilerinden olmayanı dışlama eğilimindedirler.[6] Bu yüzden etnisiteler daima saf kalırlar düşüncesine ulaşmak mümkündür.

Doğalcılığa kuşkuyla bakan bazı yazarlar milletlerin ezelden beri var olduğu düşüncesinden sıyrılıp milletlerin yalnızca çok eski topluluklar olduğuna inanırlar. Kanımca etno-sembolcülerin selefi olarak görebileceğimiz bu görüşe Smith “eskilcilik(perennialism)” der. Eskilcilere göre ise millet çok eski bir şeydi ve değişen tek şey büründüğü biçimdi. Bununla birlikte eskilciler milli özün hiçbir zaman kaybolmadığı ve yalnızca uyuduğu düşüncesinde diğer ilkçilerle benzer görüşlere sahiptiler.[7]

Biyolojik ya da sosyobiyolojik ilkçilik ise son zamanlarda revaçta olan bir türdür. Etnisiteyesosyo-biyolojik bir fenomen olarak bakar. Bu bakış açısına göre etnik bağlılığın kökeni genlerde ve içgüdülerdedir, insanlar içgüdüsel bir dürtü olarak kendilerine benzeyen insanlarla evlenirler çünkü bir sonraki neslin kendilerine benzemesini isterler, bu yüzden de kendileriyle aynı kökenden gelen eşler bulurlar. Bu benzeşmede de kültür çok önemli bir faktördür.[8]

Etnik benzeşmede kültürün bu denli önemli olmasının nedeni kanaatimce günümüz dünyasında insan görünüşleri farklılaşmakta ve farklı etnisiteye sahip olanlar benzer görüşlere sahip olabilmektedir. Bu yüzden etnik geçmişe, aynı soya atıf yapan en önemli etken kültürdür. Çünkü kültür genelde aynı toplum içinde yaşayan insanlar arasında yayılır ve bu da aynı kültüre sahip insanların aynı geçmişe sahip olduğu düşüncesini uyandırır.

Bu yaklaşımın bir diğer önemli yanı ise toplum içindeki işleyişlerde geçerli olan ilişkilerde akrabalığın dikkat edilen bir nokta olması ve millet, etnisite, ırk gibi fenomenlerdeki bir izdüşümü olduğunu savunmasıdır. Kişinin kendisiyle aynı kökenden gelenleri kayırması – ki buradan hareketle ulus devletin de böyle bir nepoitizm ilişkisi düzeni olduğunu düşünebiliriz – içgüdüsel bir davranış olarak görülebilir.[9]

Kültürel ilkçilik yaklaşımı Edward Shils’in de bu yaklaşıma yakın olması nedeniyle ilkçiliğin en köklü yaklaşımıdır diyebiliriz. Eller ve Coughlan, Shils ve Geertz’in çalışmalarında ifadesini bulan bu yaklaşımın üç temel ilkesi olduğundan bahsederler:

  • İlk olma niteliği taşıyan bağlar, insanın doğasında verili, doğal bağlardır. Bu bağların ne zaman ortaya çıktığı bilinmez, kestirilemeyecek kadar eskiye dayanır.
  • İlkçil duygular kelimelerle ifade edilemezler ve zorlayıcıdırlar. Kişi bu bağlılıklara tabi olmak konusunda başka bir seçeneğe sahip değildir. Edward Shills, II. DünyaSavaşı’nagidenesiraskerlerüzerindeyaptığıaraştırmadaetnisiteyiyalnızcakişiselözelliklerinoluşturmadığınıaynızamandabaşlangıçta var olanbağların da belirlediğinivebubağlarınçokdahabaskınolduğunusöylemiştir.[10]
  • Bu bağlılıklar duygu ve heyecanla ilişkilidirler, akıl, mantıkla veya kişisel çıkarlarla açıklanamazlar.

Şunu da belirtmek gerekir ki bu yaklaşımı savunan yazarlar, ilkçi bağlılıkların yukarıdaki ilkelere sahip olduklarını düşünmezler, buna toplum tarafından kültür gereği inanıldığını düşünürler.Başka bir deyişle bağlılık duyulan öğeler ilk olma niteliği taşımazlar toplum böyle olduğunu sanır. Bu yüzden yaklaşıma kültürel ilkçilik adı verilir.[11]

Geertz de bu konuda milletin üyeleri arasında olan ortak kökten gelme düşüncesinin önemine dikkat çeker. Çünkü devletler ortak duygu üzerine inşa edilirler. Bu ortak duygu günümüz devletlerinde millet olma, aynı kökten gelme duygusudur.[12]

İlkçilik her ne kadar farklı noktalara atıf yapan yaklaşımlara sahip olsa da genelde milletin, etnisiteyle aynı ya da birçok noktadan ortak bir kavram olduğuna dikkat çeker. İlkçilere göre millet kavramı modernistlerin ya da etno-sembolcülerin dediği gibi modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmamıştır. Bununla birlikte etnisite kavramının tartışmalı bir kavram olduğunu düşünmekteyim. Çünkü etnik topluluklar belirli bir kültürleri olan topluluklardır ve bu kültürler kimi zaman dinî geleneklerle, kimi zaman aynı kökenden gelmeyle yani ırkla çakışır, kimi zaman ise din ve ırk dışında oluşan birlikte yaşayan bir ortak geçmiş anlayışıyla çakışır. Bu da etnisiteye melez bir kavram görüntüsü verir. Bu yüzden etnisitenin tanımı yetersizdir. Bu da etnisiteye ve ilkçilerin onunla direk bağlantısını kurduğu millete bakışta birçok farklı yaklaşımın oluşmasına neden olur.

Kaynakça

Gökalp, Emre, “Milliyetçilik: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1 (2007)

Özkırımlı, Umut, Theories of Nationalism. A Critical Introduction(London: PALGRAVE MACMILLAN, 2010),

Özkırımlı, Umut, Milliyetçilik Kuramları. Eleştirel Bir Bakış (İstanbul: Sarmal Yayınevi 1999)

Selçuk,Senem Sönmez “Milliyetçilik Üzerine Bir Literatür Taraması”, Journal of Yasar University, Cilt: 6, Sayı: 23(2011)

Taştan, Yahya Kemal, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6(2010)

Dipnotlar

[1] Umut Özkırımlı, Theories of Nationalism. A Critical Introduction(London: PALGRAVE MACMILLAN, 2010), s. 62

[2] Umut Özkırımlı, a.g.e.,

[3]Senem Sönmez Selçuk, “Milliyetçilik Üzerine Bir Literatür Taraması”, Journal of Yasar University, cilt: 6, sayı: 23(2011), s. 2

[4] Emre Gökalp, “Milliyetçilik: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1 (2007), s. 281

[5] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları. Eleştirel Bir Bakış (İstanbul: Sarmal Yayınevi 1999), s. 76

[6] Umut Özkırımlı, a.g.e., s. 76

[7] Umut Özkırımlı, a.g.e., ss. 79-81

[8] Umut Özkırımlı, a.g.e., ss. 83-84

[9] Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6, s. 204

[10]Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6, s. 200

[11] Umut Özkırımlı, age, ss. 84-85

[12] Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6(2010), s. 202

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Milletler Cemiyeti Örneği Üzerinde İdealizm Teorisi

Milletler Cemiyeti Örneği Üzerinde İdealizm Teorisi

Yazan: Ertuğrul Gazi KEFİNSİZ

1. Giriş

Liberalizm, belirli gaye ve menkıbeleri olan bir siyasal gelenektir. Liberal görüş, karmaşık bir dünyada devletler ve harici uluslararası aktörlerin dünya siyasetiyle meşgul olduğu bir toplumdan söz eder.[1] Liberalizmin bütün versiyonlarının dayanak noktası, çoğulcu uluslararası toplumda rekabet halindeki çıkarlar arasında uyum veya denge kavramıdır. Bireyler, gruplar ve bu çerçevede devletler kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edebilir, ancak doğal bir uluslararası sistem dengesi kendisini kabul ettirecektir. Liberalizmden doğan bütün görüşlerin kökeninde karşıt çıkarların birbirini tamamlaması söz konusudur ve çatışma hiçbir zaman kaçınılmaz değildir.[2]

İnsanın özgürlüğüne aydınlanma ile kavuşacağı düşüncesi insan karakteri hakkında bir bilgiye sahip olmayı gerektirmekteydi ki bu dönem filozofların ortak özelliği insan karakterinin doğuştan iyimser, iyi olduğuna ve eğitilebileceğine inanmalarıydı. [3]Özellikle, bu konuda ünlü Alman düşünürü Immanuel Kant’ın çalışmaları yol gösterici niteliktedir.

Liberalizmde, temel aktör “birey” olarak kabul kabul edilmektedir. Bireyi toplumsal bir aktör olarak gören liberaller, devleti tamamen yok saymayarak sınırlandırılmasını ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması taraftarıdır. Liberaller özgürlük, bireysellik, eşitlik ve rasyonellik gibi kavramları temel aldığı için sınırlı bir devlet anlayışına sahiptir.[4] Liberaller insanlık tarihinde ilerlemenin uluslararası arenada ki anarşi ortamının son bulmasını iç egemenlik alanını meşrulaştırmış ve ilkelerini küresel bir ortama taşımasıyla ölçülebileceğine inanmaktadırlar.[5] Daha matematiksel ifade edecek olursak, liberal hipotezler devleti ontolojik olarak bağımsız bir değişken olarak ele alarak, bağımlı değişken olarak gördükleri küresel anarşinin bir şartı olarak ön plana koymazlar. İddiaları ise, bütün devletlerin benzer bir dış politika izleyebilecekleridir. Bunun yanı sıra devlet–teba ilişkisinin durumuna göre farklı dış politika seçeneklerine sahip olabilecekleri tezini de görüşleri arasında sayabiliriz. [6]

Kant’ın “Edebi Barış” makalesine göre, iyi olan ve ahlaki sorumluluk sahibi devletlerden oluşan bir sistemde çatışma olasılığı çok az bir ihtimaldir. Bundan dolayıdır ki bir çok liberal, realistlerin uluslararası anarşi görüşünün abartılı olduğunu, devletler ve diğer uluslararası aktörler arasında işbirliği ve uzlaşının mümkün olduğunu savunurlar. Kısaca şunu diyebiliriz ki, liberaller iyi niyetle, siyasi liderlerin ve ulusların hatalarından ders çıkardıklarını, geçmişi sadece tarih kitaplarından okunan kronolojik bir olaylar silsilesi olmadığını söylerler.[7] Bu görüşten çıkarımlarımızla idealist anlayışın kökenlerinin çok eskilere dayansa da uluslararası ilişkiler literatürüne Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra girdiğini söyleyebiliriz. Özellikle Wilson İlkeleri’nin yayınlanması akabinde Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla bu yaklaşımın somut yansımaları olarak düşünülebilmektedir. Wilson İlkeleri idealizmin  teorik yönünü, Milletler Cemiyeti ise pratiğe dönük yüzünü temsil etmektedir.[8] Bundan dolayı tarihi kökenleri liberalizmle birlikte çok eskilere dayanan Birinci Dünya Savaşından sonra da uluslararası ilişkilere idealizm olarak giren teoriyi Birinci Dünya Savaşı ışığında anlamaya çalışacağız.

Birinci Dünya Savaşının Kökenleri

19.yüzyıl başlarında oluşan Avrupa Ahengi sistemi, güç dengesine dayalı politikalarla statükoyu korumayı amaçlayan bir sistemdi. Klasik güç dengesi sisteminin belirgin olduğu bu dönemde, Avrupa ülkeleri arasında göreceli bir çatışmasızlıktan bahsedilebilir. Napolyon Savaşları sonrasında ortaya çıkan ve “sürekli bir barış, anti-liberal bir kavrayış, devrim ve ayaklanmalara karşı duruş, genel yapının sürdürülebilirliği” şeklinde temel amaçlar üzerine kurulmuş bu denge siyaseti, Avrupa’nın belli başlı büyük devletlerinin güçlerini devam ettirmeye yönelik bir refleks olarak anlaşılabilir. Ancak bütün uluslararası sistemlerde olduğu gibi Avrupa Ahenk sisteminden de rahatsız olan ülkeler vardı. Bu rahatsızlık bir nevi Birinci Dünya Savaşına doğru yelken açıştı.[9]

Devletlerin kendi topraklarında olduğu kadar, devletler arasındaki münasebetler de yeni bir çerçeve içinde şekillenmeye başlamıştır. Bu yeni şekillenmenin temellerini şu şekilde belirtebiliriz: Liberalizm hareketleri, sadece devlet sınırları içinde ortaya çıkan bir olay şeklinde kaymayıp, münasebetlerde yeni çatışma konuları meydana getirmiştir.”[10]

Birinci Dünya Savaşı’nın birinci sebebi, 28 Haziran 1914 günü Avusturya Macaristan veliahdı Arşidük François Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesidir. Bu olay akabinde Avusturya Sırbistan’a savaş ilan etmiştir. Rusya Sırbistan, Almanya ve Avusturya’nın arkasında yer almıştır. Böylelikle Avrupa bir anda kendini savaşın ortasında bulmuştur.[11] Savaş 1914’de Avrupa’da patlak verdiği zaman İngiltere’nin ABD’yi savaşa dahil etmek istediği kadar, Almanya uzak tutmaya çaba göstermekteydi. Bu dönemde Alman denizaltılarıyla ABD gemileri arasında ciddi sürtüşmeler söz konusuydu. ABD başkanı Wilson, vaktin yasacı-ahlakçı yani savaş sonrasında daha aktif izleyecek olduğu idealizme eğilimiyle, “Bizi savaşa sokmadı” sloganları içinde 1916’da yeniden başkan seçilmiştir. Lakin, çok geçmeden 1917 yılının henüz başlarında Alman deniz altları Wilson’u savaşa girmeye mecbur kılmıştır. ABD ne kadar çaba göstermiş olsa da tarafsız kalmayı başaramamıştır. ABD’yi savaş çeken etkenler sadece bunlarla kalmıyordu. Ele geçirilen bir Alman telgrafında Meksika’ya 1848’de ABD’ye kaptırdığı topraklar teklif edilmiştir.  Bunların yanı sıra Çarlık Rusya’nın 1917 başlarında yıkılışıyla savaş, demokrasi ve otokrasi arasında bir yarışa dönüşmüştür. Wilson savaşı “dünyayı demokrasi için uygun bir yer haline getirmek” için söylüyordu.[12]

Savaşın Sonu ve İdealizmin Doğuşu

Almanya 1918’de yenilgiyle baş başa kaldı. Bu durumun ortaya çıkmasının ilk etkeni ordunun Batı Cephesi’nde savaşı kaybetmesi, ikinci etkeni ise baş müttefik Avusturya-Macaristan’ın çöküşü ve üçüncüsü ise askeri, ekonomik ve ülke içindeki sorunların giderek kötüleşmesiyle yüz yüze kalan Almanların savaşma arzuların yok olmasıydı. Alman hükümeti ve halkı topyekün bir savaş için gerekli olan ihtiyaçların karşılanmasında büyük sorunlar yaşamıştır. Bunun yanı sıra 1918 baharındaki taarruzun başarısızlıkla sonuçlanması halkın üzerinde ciddi bir baskıya yol açmış ordu ve halk artık moral açısından çökmüştür.[13]

Paris Barış andlaşmaları savaşın sonunu getirmiştir. Andlaşmalarda 32 devletin temsilcisi bir araya gelmiştir. VersayAndlaşması bu andlaşmalar arasında özel önem teşkil etmektedir. Çünkü bu andlaşma İkinci Dünya Savaşının sebepleri arasında gösterilmektedir. Zira, dört yıl süren savaşın sonunda düzenlenen konferansların temel amacı böyle bir savaşın bir daha yaşanması olasılığını minimum seviyeye düşürmekti. 1920’lerin dünyası, savaşın nedenleri ve nedenlerin ortadan kaldırılması için gerekli mekanizmalar sorunsalı üzerine bir düşünce sistematiği çerçevesinde şekillenmiştir. Böylesi bir anlayış uluslararası ilişkiler disiplinin özerk bir alan olarak ortaya çıkması ve “idealizm” olarak nitelendirilen ilk teorik yaklaşımın doğmasına yol açmıştır. Uluslararası ilişkiler alanında ilk hakim teori olarak kabul edilen görüş dönemin hakim siyasetinden fazlasıyla etkilendiği gibi, devlet adamlarını da bir o kadar etkilemeyi başarmış, dönem siyasetinin gelişmesine de ciddi katkılarda bulunmuştur. İdealizm hakkında bilinen en temel belge ABD başkanı Wilson’un yayınlamış olduğu “Wilson İlkeleri”dir.[14]

Wilson ilkelerine değinmeden önce “idealizm” kavramı üzerinde biraz daha durmakta fayda vardır. İdealizm olmuş olanı değil olması gereken dünyayı betimler. Kelime anlamını netleştirmek için sözlük anlamı ile ifade edecek olursak idealizm: “Uluslararası İlişkilerde, ulusal çıkarlardan ziyade, Evrensel ahlâki ilkelerin gözetilmesi gerektiğini savunan iyimserlik anlayışı. Bu anlayış daha çok, devletlerin nasıl davrandıkları üzerinde değil, nasıl davranmaları gerektiği üzerine durmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, savaşın yol açtığı felaketlerin yeniden yaşanmaması için pratiğe geçirilebilecek önlemleri ve politik arayışları ifade eder. İdealizm, dünyanın barışçıl bir dünya olmasını ve tekrar savaşların yaşanmaması için gerekli kurumsal ve hukuksal düzenlemeler üzerinde durmuştur.”[15]

Siyasal idealiz çerçevesinde, insan, devlet ve devletler arası ilişkileri düzenleyen bazı varsayımlar söz konusudur. Bu varsayımlara göre; i) insanın doğası esas olarak “iyi”dir, ii) insanların olumsuz davranışları, kötü insanların varlığından değil, iyi olmayan sistem ve kurumların varlığından kaynaklanmaktadır, iii) Uluslararası sistemin en korkunç yanını oluşturan savaş kaçınılmaz değildir, savaşın ortaya çıkmasına sebep olan etkenlerin denetim altına alınabildiği bir kurumsal örgütlenme ile engellenebilir. Bahsedilen bu amaçlara tek tek devletlerin değil ancak küresel çapta sistemin bütün devletlerinin çabaları ile ulaşılacaktır.[16]

İdealizmin bir uluslararası ilişkiler teorisi olarak ortaya çıkışı, kısmi olarak tarihseldir, yani iki savaş arası dönem ile ilgili, kısmen de genel manada savaş-barış konusuyla, yani savaşların nasıl önleneceği ve barışın nasıl sağlanabileceği ile ilgilidir. Lakin buradan şu anlaşılmamalıdır ki, idealizm sadece bir savaş-barış teorisidir. Aksine idealizm, toplumların süreklilik arz eden sorunları ve siyasal yapılanmasıyla ilgili fikirleri ortaya koymaktadır. Bu bakış açısından, idealizm iki savaş arası dönemde ortaya çıkmış olsa da, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Soğuk Savaş’ın ilerleyen yıllarında ve özellikle 1970’lerden itibaren ve nihayet Soğuk Savaş sonrası dönemde de gündemde kalmaya devam etmiştir. Hatta şu rahatlıkla söylenebilir ki uluslararası ilişkiler sorunları var oldukça idealizm değişik form ve isimler ile gündemde kalacaktır.[17]

Wilson İlkeleri

Başkan Wilson, barış meselelerinde bir intikamcılık duygusu ile hareket etmemiş ve devamlı bir barış düzeninin kurulmasını arzu etmiştir. Başkan Wilson’un 14 maddesi hayal ettiği barışın ilk temel ilkeleridir denilebilir. Barışın korunması ve devamlılığı için bir barış teşkilatı kurulmasına son derece önem vermiştir.[18]

8 Ocak 1918’de Wilson kendi görüşlerini öne sürmüştür. Kongre’nin bir ortak oturumunda yaptığı konuşmasında, üst düzey bir hitabetle ABD’nin savaş amaçlarını iki kısma ayırmış olduğunu on dört madde ile açıklamıştır. Sekiz maddeyi yapılması zorunlu hususlar olarak şu şekilde sıralamıştır: Açık diplomasi, denizlerin serbestliği, genel silahsızlanma, ticari engellerin kaldırılması, sömürgecilikle ilgili taleplerin tarafsız bir şekilde halledilmesi, Belçika’nın yeniden kurulması, Rus topraklarının boşaltılması ve taçtaki en değerli mücevher olarak Milletler Cemiyetinin kurulması. Wilson, geriye kalan daha özel altı maddeyi ise yapılması “zorunlu” olmaktan ziyada “gerekli” şeklinde sunmuştur. O maddeleri incelediğimizde ise: Alsace-Lorraine’in Fransa’ya geri verilmesinin gerekli kategorisinde olması herkesi şaşırtmıştır. Çünkü bu bölgenin alınması Fransa’nın son yarım yüzyıllık dış politikasının neredeyse temelini oluşturmaktaydı. Diğer gerekli görülen amaçlar, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının azınlıklarına özerklik verilmesi, İtalya’nın sınırlarının yeniden düzenlenmesi, Balkanların boşaltılması, Boğazların uluslararası statüye kavuşturulması, ve denize çıkışı olan bağımsız Polonya’nın yenide kurulması şeklinde belirlenmiştir.[19]

Wilson’un tasarladığı dünya, kazananının veya kaybedeninin kim olduğu fark etmeksizin, güce, çıkara değil; ilke, prensip ve hukuka dayanacaktır. Yani tarihi tecrübenin ve büyük devletlerin çalışma sistemlerinin tam tersi bir uygulama söz konusu olacaktır.[20]

Milletler Cemiyeti

Geleneksel diplomasiye en ağır darbeyi Başkan Wilson vurmuştur. Ocak 1917’de, daha önce Müttefiklerin savaş sonrası amaçları hakkında istihbarat bilgilerini edindikten sonra, Amerikan Senatosu’nda yaptığı bir konuşmasında, eşitler arasında müzakere edilecek bir “zafersiz barış” yapılması çağrısında bulunmuştur. Daha sonra güçler dengesinin yerini alacak bir “ortak güç” sisteminin kurulmasına desteğini yinelemiştir.[21] Dönem içerisinde Üzerinde en fazla çalışılmış olan konu, bütün dünyada büyük yıkımlara sebep olmuş savaş tehlikesinden korunmak için ne türden hukuksal ve örgütsel düzenlemenin gerektiği olmuştur. O ana kadar dünyanın görmüş olduğu en kapsamlı örgüt Milletler Cemiyeti de bu çaba ve çalışmalar için adeta bir “laboratuar” vazifesi görmüştür.[22]

Milletler cemiyetinin kurulma amacı tek bir söz ile anlatılacak olsaydı eğer o söz Lloyd George’nin: “Avrupa medeniyetinin geleceği şu veya bu hanedanın veya ülkeninçıkarlarını ikna ve hile yoluyla sağlamaya çalışan birkaç müzakerecinin keyfine bırakılmayacak.[23]olurdu. George ile aynı görüşte olacaklar ki bir grup idealist Başkan Wilson önderliğine bir araya gelerek, savaş sonrası sistemin akılcı düzenlenmesini öngörmüş ve yeni bir uluslararası kurumsallaşmayı savunmuşlardır.[24] Ahlaki gücün önemli olduğu kadar askeri güçte önemliydi. Güvenlik ortak bir sorumluluk olmalıydı. Wilson savaş yanlısı olmayan tüm devletlerin aynı çatı altında toplandığı takdirde güç üstünlüğünün iyiden tarafta olduğuna inanmaktaydı. Bu şekilde barış parçalanmayacaktı.[25]Kolektif güvenlik sistemine göre, eğer herhangi bir devlet başka bir devletin saldırısına uğrarsa, Milletler Cemiyeti’ne üye devletler toplanarak saldırıyı caydıracaktır. [26]

Birleşmiş Milletlerde kurumların iç işleyişi şu şekildedir: Ana kurumlar Büyük devletlerden ve değişimli olarak seçilen kimi daha küçük devletlerden oluşan konsey; tüm üye devletlerin temsil edildiği meclis; bürokrasi kanadının faaliyetlerini sürdürecek olansekreteryadan ibarettir. Cemiyete üye ülkeler yıllara göre çeşitlilikler göstermiştir, 1919’da kırk bir, 1924’te  elli ve 1934’te de altmışa yükselmiştir bu sayı.[27]

Wilson Milletler Cemiyetini bir dünya örgütü olarak düşünmüştü. Ancak seçim yenilgisi sonucu yeni başkanın ABD’’nin “Avrupa politikasından uzak durma” ilkesini yeniden uygulaması sonucu, kuruluşu Amerika boyutundan yoksun bıraktı.[28]Cemiyet birçok açıdan savaş esnasında dile getirilmiş olan umut ve talepleri karşılayamamış, uluslararası işbirliği ve dayanışma taraftarının tam da istemediği gibi büyük güçlerin hakimiyeti altına girmiştir.[29]

Son Söz Olarak

Birinci Dünya Savaşı insanoğlunun o zamana kadar gördüğü en yıkıcı savaştı. Askeri teknolojini gelişmesi ve bu tür bir felaketin bir daha yaşanmaması için devlet adamlarının güvenlik, savaş, barış gibi kavramları yeniden düşünmesi gerekmiştir. İdealist düşüncenin temelinde Birinci Dünya Savaşı gibi bir savaşın bir daha yaşanmaması için üretilecek politikalar yer almıştır. Ancak dönemin büyük güçleri denilebilecek Fransa ve İngiltere’nin idealist bakış açısıyla kurulan Milletler Cemiyeti’ni kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya yönelmeleri idealizmin güvenilirliğini yitirmiştir. Bu iki devletin haricinde Başkan Wilson’nun 14 maddesi idealizmin manifestosu sayılacak niteliktedir. Ancak Başkan Wilson’un ne kadar idealist olduğu tartışılacaktır.

İki savaş arası dönemde devletlerin takındıkları tavırlardan şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, idealist söylemler batılı devletlerin çıkarlarını korumak adına yürüttükleri dış politika kamuflajından başka hiç bir şey değildir. Günümüzde savaş ve çatışma alanlarında görüldüğü üzere ortaya çıkan anlaşmazlıklar batılıların yüzyıllardır barış ve demokrasi söylemiyle yürüttükleri dış politika ürünleridir.

Aslında idealizmin batılı ülkelerin realist politikalarına sığınacak bir liman olmaktan çıkarılabilirse uluslararası ilişkilerde önemli kazanımlar edinilebilir. Sonuçta uluslararası ilişkileri özerk bir çalışma alanı olarak ortaya çıkmasında idealizmi tartışmasız en büyük payı alacaktır. Ancak şu bir gerçektir ki idealizmin yeniden aktif söz sahibi olabilmesi için “ütopik” ya da “ayakları yere basmayan” gibi teori eleştirileriden çabucak kurtulmalıdır. Yeni bilimsel yaklaşım ve çalışma çerçeveleriyle yeni bir bakış açısı çizmelidir.

Kaynakça

Paul R. Viotti, Uluslararası İlişkiler Ve Dünya Siyaseti, Nobel Yayınları, 2014

Andrew Heywood, Küresel Siyaset, Adres Yayınları, 2014

Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, MKM Yayıncılık, 2013

Mehmet Şahin; Osman Şen, Uluslararası İlişkiler Teorileri Temel Kavramları, Kripto Kitaplar, 2014 Ankara

ScottBurchıll, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Küre Yayınları, 2013 İstanbul

Ramazan Gözen, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları, 2014 İstanbul

Bilal Karabulut, Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkilerde İdealizmin Yükselişi, Akademik Bakış, Cilt 8 Sayı 15, 2014

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, 2016 İstanbul

Roskin& N. Berry, Uluslararası İlişkiler, Adres Yayınları, 2014 Ankara

Jeremy Black, Savaş ve Dünya, Dost Kitapevi Yayınları, 2016 Ankara

Ahmet Emin Dağ, Uluslararası İlişkiler Ve Diplomasi Sözlüğü, Vadi Yayınları, 2016 İstanbul

Uluslararası İlişkiler Teorilerine Giriş, Faruk Sönmezoğlu; Hakan Güneş; Erhan Keleş, Der Yayınları, 2015 İstanbul

Henry Kissenger, Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016 İstanbul

Temel İskit, Diplomasi Tarihi, Teorisi, Kurumları Ve Uygulanması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012 İstanbul

Haydar Çakmak, Uluslararası İlişkiler: Giriş, Kavramlar Ve Teoriler, Doğu Kitapevi, 2014 İstanbul

Joseph S. Nye; David A. Welch, Küresel Çatışmayı Ve İş Birliğini Anlamak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015 İstanbul

Avrupa Tarihinden Kesitler 1789-1980, Stephen J. Lee, Dost Kitapevi Yayınları, 2014 Ankara

Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, İmge Kitapevi, 2015 Ankara

Dipnotlar 

[1] Paul R. Viotti, Uluslararası İlişkiler Ve Dünya Siyaseti, Nobel Yayınları, 2014, S.33

[2] Andrew Heywood, Küresel Siyaset, Adres Yayınları, 2014, S.94

[3] Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, MKM Yayıncılık, 2013, S.293

[4] Uluslararası İlişkiler Teorileri Temel Kavramları, Mehmet Şahin;Osman Şen, Kripto Kitaplar, 2014 Ankara, S.68

[5] Uluslararası İlişkiler Teorileri, ScottBurchıll, Küre Yayınları, 2013 İstanbul, S.87

[6] Uluslararası İlişkiler Teorileri, Ramazan Gözen, İletişim Yayınları, 2014 İstanbul, S.131

[7] Paul R. Viotti, Uluslararası İlişkiler Ve Dünya Siyaseti, Nobel Yayınları, 2014, S.34-35

[8] Bilal Karabulut, Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkilerde İdealizmin Yükselişi, Akademik Bakış, Cilt 8 Sayı 15, 2014, S.57

[9] Bilal Karabulut, Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkilerde İdealizmin Yükselişi, Akademik Bakış, Cilt 8 Sayı 15, 2014, S.59

[10] Fahir Armaoğlu,20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, 2016 İstanbul, S.94

[11] Fahir Armaoğlu,20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, 2016 İstanbul, S.95

[12] M. Roskin& N. Berry, Uluslararası İlişkiler, Adres Yayınları, 2014 Ankara, S.78

[13]Jeremy Black, Savaş ve Dünya, Dost Kitapevi Yayınları,2019 Ankara, S.406

[14] Bilal Karabulut, Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkilerde İdealizmin Yükselişi, Akademik Bakış, Cilt 8 Sayı 15, 2014, S.61

[15] Ahmet Emin Dağ, Uluslararası İlişkiler Ve Diplomasi Sözlüğü, Vadi Yayınları, 2016 İstanbul, S.205, Bkz: İdealizm

[16] Uluslararası İlişkiler Teorilerine Giriş, Faruk Sönmezoğlu; Hakan Güneş; Erhan Keleş, Der Yayınları, 2015 İstanbul, S.46-47

[17] Uluslararası İlişkiler Teorileri, Ramazan Gözen, İletişim Yayınları, 2014 İstanbul, S.131

[18][18] Fahir Armaoğlu,20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, 2016 İstanbul, S.193-194

[19] Henry Kissenger, Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016 İstanbul, S.219

[20] (a.g.e)

[21] Temel İskit, Diplomasi Tarihi, Teorisi, Kurumları Ve Uygulanması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012 İstanbul, S.145

[22] Uluslararası İlişkiler Teorilerine Giriş, Faruk Sönmezoğlu; Hakan Güneş; Erhan Keleş, Der Yayınları, 2015 İstanbul, S.46

[23] Temel İskit, Diplomasi Tarihi, Teorisi, Kurumları Ve Uygulanması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012 İstanbul, S.149

[24]Haydar Çakmak, Uluslararası İlişkiler: Giriş, Kavramlar Ve Teoriler, Doğu Kitapevi, 2014 İstanbul, S.116

[25] Joseph S. Nye; David A. Welch, Küresel Çatışmayı Ve İş Birliğini Anlamak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015 İstanbul, S.151

[26] (a.g.e)

[27] Avrupa Tarihinden Kesitler 1789-1980, Stephen J. Lee, Dost Kitapevi Yayınları, 2014 Ankara, S.263

[28] Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994,İmge Kitapevi,2015 Ankara, S.35

[29] Temel İskit, Diplomasi Tarihi, Teorisi, Kurumları Ve Uygulanması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012 İstanbul, S.155

Yazar Hakkında

Ertuğrul Gazi Kefinsiz / TESAD Yazı Direktörü

Karabük Üniversitesi

Uluslararası ilişkiler 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Milli Dinlerden Milli Dinlere – Millet ve Din Üstüne Bir Deneme

Milli Dinlerden Milli Dinlere – Millet ve Din Üstüne Bir Deneme

Yazan: Muhammed Emin ŞAHİN

Milli Dinlerden Milli Dinlere – Millet ve Din Üstüne Bir Deneme

Millet aidiyeti bugün dünyada şüphesiz ki en yaygın aidiyetlerdendir ve hatta en yaygınıdır diyebiliriz. Bunun en önemli nedenlerinden biri, sömürgecilik ve öncesinde imparatorluklar döneminin ve belki de daha öncesinin bir mirası olan eşitsiz ilişkilerdir. Bu eşitsiz ilişkiler inşa edilirken bu ilişkiler için bir kültürel altyapı da inşa edilmiştir. Avrupa’da burjuva devrimlerinde, Üçüncü Dünya Ülkelerinde ise sömürge karşıtı hareketlerde gördüğümüz ve siyasi ve ekonomik olarak bağımsızlık elde etmek için siyasi alanda alt edilmeye çalışılan eşitsizliklerin toplumdaki izdüşümü kültürel olmuş, milli burjuva halkı arkasına almak için bu eşitsizliği kültürel olarak yok etmeye önem göstermiştir. Kültürün başat öğelerinden olan din ise milliyetçi hareketler ya da burjuva tarafından kimi zaman göz ardı etilmiş, kimi zaman aşağılanmış, kimi zaman da milliyetin de bir unsuru olarak görülmüştür. Bu deneme de tarihe bakarak, milliyet ve din arasındaki ilişkinin nasıl bir süreçte ilerlediğini incelemeye çalışacağız.

Şüphesiz ki milletler bir anda ortaya çıkan şeyler değildi, her ne kadar modernleşmeyle milletler inşa edilmiş olsa da kültür kavramının ortaya çıkmasıyla ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz etnik topluluklar da – ki kültür geçmişte oluşan olay, olgu ve kavramlara bir bağlı olma durumudur ve etnisitenin en önemli unsuru kültürdür- milletin öncülü sayılabilir. Bu yüzden millet ve din arasındaki ilişkiyi eski dönemlerden itibaren inceleyebiliriz.

Kabile toplumlarının dine bakışı şimdikinden farklı olmadığını söyleyebiliriz. Toplum kimi zaman Tanrı’ya ya da tanrılara kendilerine zarar vermemesi için, kimi zaman dünya nimetlerine ulaşabilmek için kimi zaman ise öldükten sonra cezalandırılmamak ya da ödüllendirmek için inanıyordu.

Kültür bir yönüyle bu din tarafından oluşturuluyordu ancak başka bir açıdan bakarsak kültürün de bu dinleri oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eski savaşlar ve kahramanlar, halkın geldiği ve yaşadığı toprak gibi birçok etken bu kültürü ve dini oluşturuyordu. Toplumların kültürlerini korumak için mi dinlerine bağlı oldukları yoksa dinlerini korumak için mi kültürlerine bağlı oldukları sorusu bu nedenle çözülmesi gayet zor bir sorudur.

Bununla birlikte bu dinler genellikle bu topluluklara özgü dinlerdi. Kabile toplumları genelde kendi içlerine kapanık şekilde yaşıyor ve bu nedenle kültürel alışverişler çok mümkün olmuyor, bir toplumun dini de kendisine has kalıyordu. Bugün Zeus’un baş tanrı olduğuna Antik Yunan, Odin’in baş tanrı olduğuna İskandinav, Tengri’nin baş tanrı olduğuna da Eski Türk dini gibi isimler vermemiz bunun bir sonucudur.

Yine de bu dinler bir zaman sonra coğrafyanın da etkisiyle dönüşmeye ve etnisitelerin dışına taşmaya başlamıştır. Buna en büyük örnek Antik Mısır, Antik Yunan ve Roma dinleridir. İnananlarının Akdeniz çevresinde yaşamaları ve bu nedenle de birbirleriyle ticaret yapmaları bu dinlerin çok fazla birbirlerine benzemelerine neden olmuştur. Öyle ki belki de tanrıların hepsinin aralarındaki farklar yalnızca görünüşleri ve isimleri olmuştur.

Ticaret faktörü dışında savaş, kuraklık gibi nedenlerle ortaya çıkan göçler de yavaş yavaş bu etnik dinlerin çözülmesini, daha doğrusu inananlarının özellikle Hristiyanlık ve İslam gibi başka dinlere inanmalarını beraberinde getirmiştir.

Millet mefhumu Avrupa’da ilkçilere göre uyanmadan, modernistlere göre oluşturulmadan, etno-sembolcülere göre ise etnik aidiyetler üzerinden oluşturulmadan önce Avrupa’da Roma’nın varisi olan tek yapı ve insanlar üzerinde birleştirici bir kurum olarak Kilise başat güçtü. Kilise, Roma sonrasında barbar krallıklar için en önemli meşruiyet kaynağıydı ve dindarların sadakatlerinin merkeziydi. İktidarları sağlam olmayan bu krallıkların ayakta durmak için kiliseye olan sadakatleri kilisenin ayakta durmasını ve güçlenmesini sağlıyordu.

Bunun yanında Reform’un ortaya çıkması Kilise’ye en büyük darbeyi vuracaktı, aslında bu darbede en büyük pay Reform’u destekleyen prenslikler ve İngiltere’de idi. Kilise’ye karşı bu başkaldırış aslında çok uluslu yapıların bir sonunun da habercisiydi. Reforma karşı Kilise’nin yanında olan Habsburg İmparatorluğu’nun da uzun bir süreç olsa da çöküşü başlamıştı.

Milliyetçilik ve din arasındaki ilişkinin her ne kadar özellikle de Fransız devriminde de gördüğümüz gibi bazı dönemlerde iyi olmadığını görsek de aslında milli devletlerin ortaya çıktığının en büyük emarelerinden biri Anglikan Kilisesinin ortaya çıkışıdır. Burada görünen tarafta her ne kadar Anne Boleyn olayı gibi magazinsel bir kısım olsa da bir diğer kısım da İngiltere’nin Roma Kilisesinden ayrılma çabasıdır. Çünkü Anglikanlık genel şekilde bakıldığında Papa yerine İngiliz kralına bağlı olan bir Katolikliktir. Birçok ulus için Fransız devriminden göreceğimiz olguyu yani kadim çok uluslu dinleri kendi ulusal dinlerine dönüştürmeyi İngilizler her ne kadar başarısız bir deneme olsa da çok daha önce yapıyorlardı.

Fransa’da ise bu sürecin oluşumu daha ilginçtir. Fransızlar ileri de anacağımız birçok ulus gibi dinlerini ulusal bir dine tam olarak dönüştürmemişlerdir. Fransız Devrimi öncesinde aristokrasi ile iş birliği yapan ruhban sınıfına oluşan sert antipati neticesinde Devrim sonrasında Kilise’ye karşı büyük bir saldırı kampanyası başlamıştı. Din adamları bu kampanyadan ancak Devrim’e bağlılıklarını bildirerek kurtulabildiler. Kilise’yle bu çekişmenin sonucu ancak Napolyon zamanında tatlıya bağlanabildi. Ancak Kilise de birçok taviz verdi ve birçok yönden din adamları devlete tabi oldular.

Diğer birçok Avrupa ülkesinde ise dine olan tabiiyet başka bağımsızlık öncesi başka bir dine tabi olan hâkim devletten dolayı daha da artmıştı. Örneğin; Osmanlı’ya tabi olan Yunanlar, Sırplar, Bulgarlar gibi halklar Ortodoks kimliklerini sahiplenmeye başladılar. Çünkü din kendilerini kültürel olarak ayrı olunduğuna dair vurgu yapılmasında en önemli etkenlerden biriydi. Bununla birlikte şunu da belirtmekte yarar var; özellikler Bulgarlar her ne kadar Ortodoks olsalar da Fener Kilisesi’nden ayrılmak için çabalamışlar, kendi Kiliselerini kurmuşlardır. İşin daha da garip tarafı Yunanistan’ın da ayrı bir Kilise kurmasıdır. Bunun nedeni Fener Kilisesinin evrensellik iddiasıdır.

Bu Müslümanlarda da benzer örnekler taşımaktaydı. Her ne kadar az olsa da Müslüman ülkeler arasında Suudi Arabistan’dakiVahhabi İslam’ı bir tür milli din olarak değerlendirebilir. Şunu da söylemek gerekir ki; Suudi Arabistan vataniyye[1] ilkesine bağlı bir milliyetçilik anlayışına bağlıdır, yani buradaki milliyetçiliği bir Arap milliyetçiliği olarak değil de Suudi Arabistan’daki Araplara has bir milliyetçilik olarak değerlendirebiliriz. Bu kimliğin oluşumunda da Vahhabilik uzun süreler bir devlet mezhebi olarak tutulmuştur.

Türkiye’de bu kendine has bir İslam anlayışıyla çok fazla açıklanamayabilir, bunun için Türkiye’deki İslam’ın diğer ülkelerden çok fazla farklılaşıp farklılaşmadığına bakılmalıdır. Bununla birlikte Türk milliyetçiliğiyle İslam arasındaki ilişkide iç içe geçmişlik vardır. Bunu Türk-İslam sentezi düşüncesinden önce Osmanlı’nın sonunda ve cumhuriyetin başında dahi görmek mümkündür. Yunanistan-Türkiye nüfus mübadelesinde Karaman Ortodokslarının da mübadeleye dahil edilmesi ve laikliğe çok vurgu yapılmasına rağmen Atatürk’ün dini millet için bir köprü olarak görmesi, dinin millet için önemli bir unsur olduğuna işaret eder. Yani bu milletin kendisiyle bütünleşmiş bir dini olduğunu gösterir.

Toplumların milli dinlerden milli dinlere giden bu serüveninde her ne kadar benzerlik olsa da günümüzdeki yönelişi eskinin değerleriyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü modernleşmeyle birlikte değişkenler farklılaşmıştır. Modernleşmeyle birlikte oluşan ulus devletler için içe kapalılık eski toplumlarda olduğu gibi coğrafi koşulların zorlaması sonucunda oluşan bir olgu değil, toplumların mobilizasyonunun artması sonucu devletin kendisini koruması için bir tercihtir ve devlet bugün içe kapalılığı sınırlarla değil milletin fertlerinin kendisine olan sadakatin artırarak yapar. Din de bu amaç uğruna kullanılan bir araç haline gelmiştir. Ancak bu sefer diğer uluslardan farklılaşmak için dinde kültürden kaynaklanan ögelere vurgular artmış bu da dinlerin uluslara has nitelikler kazanmasına yol açmıştır.

Dipnotlar

[1]Arap ülkelerinde milliyetçilikler kabaca ikiye ayrılabilir; kavmiye ve vataniyye. Kavmiye etnisite merkezli bir milliyetçilik anlayışıdır. Daha çok Pan-Arabizm bu tarzda bir milliyetçilik. Vataniyye ise devlet merkezli bir milliyetçiliktir. Daha çok Pan-Arabizm’den çekinen Anglo-Arap krallıkları bu anlayışa sahiptirler.

Yazar Hakkında

Muhammed Emin Şahin / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Başkanın Adamları Film Analizi

Başkanın Adamları Film Analizi

Yazan: Batuhan YAŞAR

GİRİŞ VE FİLME GENEL BAKIŞ

Genel bakış üzerinden filmi açıklayacak olursak; seçimlere 11 gün kala Beyaz Saray’ı ziyarete gelen kızlardan birinin başkan tarafından tacize uğradığı iddiası ABD’yi çalkalamaktadır. Tacize uğradığı iddiasını öne süren kızın tacizi açıklaması ve şikayetçi olacağını basın aracılığıyla duyurmasıyla gündeme gelen olay bir bomba etkisi yaratmıştır. Yeni adayların ekmeğine yağ sürecek bu olay, adayların seçimlerde başkanın önüne geçmelerini sağlayacak siyasi bir enstrüman olarak kullanılmasıyla palazlanıp daha da büyük bir hale gelmiştir. Seçimlere iki haftadan daha az bir sürenin kalması dolayısıyla büyük bir itibar kaybına yol açmış olan bu olayın seçimleri büyük ölçüde etkilemesi öngörüldüğünden başkan bir çıkış yolu aramaktadır. Bu darboğazdan kurtulmak amacıyla Beyaz Saray’a davet edilen ConradBrean ile anlaşılır ve işinde profesyonel olan bu adamın stratejileri doğrultusunda olaylar gelişmeye başlar. Halkı taciz olayının olmadığına dair ikna etmek yerine daha uç noktalara dokunarak halkı olmayan bir savaşa inandırma yolunu seçmiştir.

Brean’in kafasında oluşturduğu kurgu çerçevesinde olayların ilerlemesi gerektirmektedir fakat işin tamamını kendi başına halletmesi olanaksızdır. Bunun için işinde profesyonel bir ekibe ihtiyacı vardır. Namluda tek kurşunu olan Brean bunun farkındadır ve hata yapma lüksü yoktur. İşin inandırıcı olması için Hollywood yapımcısı olan StanleyMotss’a ulaşır. Kurguyu ona anlatır ve bu doğrultuda ortak hareket etmeye başlarlar. Stanley’in de kendisi gibi işinde profesyonel kostümcü, müzisyen gibi halkın algı yönetiminde yer alacak kişilerle görüşmesiyle macera başlar.

ALGI YÖNETİMİ VE MEDYA ETKİSİ

Brean medyanın gücünü etkin olarak kullanmasını ve halkın algısını yönetmesini iyi bilmektedir. Şov dünyasını iyi bilen Stanley ile birlikte çalışmaları bu işin sonuca varılmasında etkin rol oynayacaktır. Olayın genel iskeletini Stanley’e aktaran Brean içerisini kendi kurgu ve yöntemleriyle doldurmasını ister. Çin’de olan başkan’ın hastalık bahanesiyle ülkeye dönmesini geciktirerek zaman kazanmaya çalışan Brean çalışmalara hemen başlamıştır. Brean tarafından Arnavutluk ile ABD arasında yapılacak olan sahte bir savaşın kurgulanmasının ardından Stanley montaj ve kayıt çalışmalarına hemen başlamıştır. Arnavutluk’la savaş kurgulanmıştır çünkü hakkında az bilgi sahibi olunan ve halk bazında öngörü yapılması zor bir devlettir. Oyuncu bir kız bulunarak bir film platosunda çekilen kısa bir sahnenin üzerinde uygulanan küçük montaj hareketleriyle oyuncuya, teröristler tarafından saldırıya uğramış, yanan bir köyden elinde yavru kedisiyle kaçan bir Arnavut kızı süsü verilmiştir. Bu kaydın medyaya verilmesi sonucunda algı yavaş yavaş dağılmaya başlamıştır. Bunun akabinde başkanda başka bir reklam ajansıyla anlaşarak propaganda çalışmalarını başlatmıştır. Bu reklamlar savaşın yolda olduğunu ve ‘dereyi geçerken at değiştirilmez’ düşüncesinde bir sloganla halkı istikrar konusunda ikna etmeye çalışmaktadır. Kapıda bir savaş beklemektedir ve sürpriz bir değişiklik hiçte iyi bir sonuç vermeyebilir. Kendi çalışmalarının verdiği ürünleri televizyondan takip eden Stanley bu reklam çalışmalarını her gördüğünde ne kadar etkisiz, sıradan ve sonuçsuz olacağından yakınmaktadır. Her koldan ikna ve akılda yer etme yolunu etkin bir biçimde kullanan Stanley ünlü bir müzisyenle anlaşarak bu savaş hakkında bir şarkı yazmasını ister. Sonucunda şarkı televizyonlarda yer alır ve halkın gözünde bu olay daha da inandırıcı ve akılda kalıcı bir hal almaya başlar. CIA’nın devreye girip olayı araştırmasıyla işler karmaşık bir hal almaya başlar. Sorgulara başlayan CIA olayı araştırır ve kurgu olduğu sonucuna varır. Direkt olarak başkanı karşısına almak istemediğinden olayın kurgu olduğu halka açıklanmaz ve olay yalanlanmaz. Fakat bu durumun sona ermesi de gerekmektedir. CIA tek çözüm yolu olarak savaşın bittiğini ve herhangi bir sorunun kalmadığını halka açıklamakta bulur. Kurguyu kesintiye uğratan bu olay karşısında tam bir profesyonel olan Stanley hemen alternatif çözümler arayışına girerek sahte bir kahraman yaratma fikrini ortaya atar. Arnavutluk’ta esir edilmiş kahraman bir çavuş figürü oluşturularak krizi fırsata çevirme yönünde bir atağa geçilir. Televizyonlar günlerce kahraman çavuşu ve onun kesin olarak kurtarılacağına dair başkanın hamasi demeçlerini gösterirler. Fakat bunu daha etkili ve kalıcı hale getirmek isteyen Stanley kahraman başçavuşa eski pabuç lakabını takar ve müzisyen Johnny Dean’e artık savaşın bittiğini ve eski, yırtık bir pabuçla ilgili bir şarkı yazmasını istediğini söyler. Bu arada başkanın anlaştığı diğer reklam şirketinin reklamları ‘yarı yolda at değiştirilmez’ sloganıyla televizyonlarda yayınlanmaya devam ediyor ve Stanley bu reklamlar hakkındaki eleştirilerine hız kesmeden devam ediyordu. Toplumda büyük bir etki uyandıracak olan yeni bir algı çalışmasını başlatmak üzere arabaları ile yola çıkan Stanley ve Brean bir ağacın kenarına araçlarını park ederek bagajdan çıkardıkları onlarca eski pabucu ağacın dallarına fırlatmaya başlarlar. Başkana konuşma yapması için dokunaklı bir metin hazırlayan Stanley bunu danışmanlara iletir. Başkan önce reddetse de konuşma yapılır ve toplumun uç sinir noktalarına dokunan duygusal bir etki yaratır. Sabah uyandıklarında ağaçlarda eski, yırtık pabuçlar gören Amerikalılar bunu toplumsal bir tepkiye dönüştürerek Arnavutluk’ta esir düşen kahraman çavuşu temsil eden eski pabuçları direklere, ağaçlara, maçlarda sahalara fırlatarak bu konudaki duyarlılıklarını göstermişlerdir. Akabinde Brean ve Stanley kahraman çavuşu almak için uçakla yola çıkarlar ve özel programdan istedikleri adam bir mahkumdur. Olayın şokunu çabuk atlatan ekip hava şartları kötü olsa da karşılama ekibini arayarak gerekli tören tertibatını hazırlattırarak dönüş yoluna koyulurlar. Hava muhalefeti nedeniyle uçak düşer fakat ekibe bir zarar gelmez. Olayı ABD’ye iletmek için bir telefon kulübesine doğru hareket eden ekip içecek almak için büfeye girer. Bir rahibeye tecavüz suçundan cezaevinde 12 yıl kalmış lan sahte kahraman çavuş orada bir kadına sarkıntılık eder ve kadının kocası tarafından tüfekle vurularak öldürülür. Tam her şey bitti düşüncesine kapılırlarken Stanley müthiş dehasını kullanarak bu krizi de fırsata çevirmesini bilecektir. Savaş kahramanı, vatanı için canını vermiş bir asker olarak onu ABD’ye getirirler ve askeri cenaze düzenlenir. Pencerenin arkasından cenaze törenini izleyen Stanley ve Brean kazandıkları zaferin ürünlerini seyrederken Stanley’in gözü televizyona takılır. Bir televizyon programında Arnavutluk manevrası sonucunda Başkanın seçimlerde öne geçtiği konuşulurken bunun gerekçesinin başkanın televizyonda yayınlanan reklamları olduğu öne sürülür. Her gördüğünde o reklamlara tenkitler yağdıran Stanley olayın asıl kahramanının kendisi olması fakat perde arkasında yer alması nedeniyle bu durumu hazmedemez. Olayın başından sonuna bu olaydaki gerçekliğin açıklanmasına dair bir umut barındıran Stanley bunun sonucunda herkes tarafından tanınacak ve dünyaca ünlü bir yapımcı olacaktı. Fakat Brean onunla aynı fikirde değildi. Olayın en başından beri bu olayın büyük bir gizlilik içinde sürdürüleceği ve hiçbir zaman açıklanmayacağı konusunda bütün müdahilleri uyarmıştı. Olayı açıklayacağını sert bir dille açıklayan Stanley, Brean’in direktifleriyle yakalanır ve hayatına son verilir. Artık görev başarıyla tamamlanmıştır ve Stanley görevini tamamlamıştır.

SONUÇ

Seçimlere iki haftadan az bir süre kala başkanın adının sansasyonel bir olaya karışması ile çözüm arayışlarına giren başkan ve ekibi bu olayın üstesinden en temiz şekilde medya aracılığı ile gelineceğinin bilincindeydiler. Ve işinde profesyonel olan kişilerle anlaşarak bir kurgu üzerinden algı yönetimi işine giriştiler. Acı ve trajik olsa da sonuca giden her yol mubahtır anlayışı ile kişiler ve kurumları riske atmaktan hiç çekinmeyen bu ekip adım adım ilerlemesini sürdürmüştür. Yenilik ve tazeliğini her daim sürdürecek olan bu film siyasi hayatta yer alan kişisel hırs ve isteklerin bir ulusun üzerindeki etkilerini açıkça göstermektedir. Ne yazıktır ki devlet başkanı basın kuruluşları aracılığı ile halka neyi sunarsa halk onunla yetinmekle mükelleftir. Bu hemen hemen dünyanın her yerindeki her ülkede böyledir. Stanley’in filmde kurduğu o cümle bütün olayın özeti niteliğindedir. Stanley filmde devlet birilerine ömür boyunca büyük paralar öder ve bunun sonucunda gerektiğinde o kişiler devleti ve devlet büyüklerini içlerinde bulunduğu darboğazdan kurtarırlar cümlesi büyük bir önem arz etmektedir. Bundan çıkarılacak pek çok sonuç vardır.

Dünya basın yayın organlarından ibaret değildir. Halk bir yemek gibi önüne ne sunulursa onunla yetinmenin ötesine geçmek mecburiyetindedir. Yoksa standart durumlara ortalama tepkiler veren düşünmeyen, düşünse de fikirlerini dile getirmeyen bir toplum meydana gelir. Hiç kimse kaderini bir başkasına emanet edemez. Her insan bir bireydir ve kendine karşı olan sorumlulukları vardır. Pek tabii basın yayın organlarını takip etmeli ve gündem hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Fakat yetinmemelidir! Bütün mesele bu ince ayrıntıda gizlidir.

Yazar Hakkında

Batuhan Yaşar / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

Sakarya Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial