Cumhuriyet’ten Çok Partili Yaşama Uzanan Sürecin Ekonomi Politiği (1923-1946)

Cumhuriyet’ten Çok Partili Yaşama Uzanan Sürecin Ekonomi Politiği (1923-1946)

Yazan: Ebru YILDIZ

GİRİŞ

Ekonomik olarak çökmüş Osmanlı İmparatorluğu enkazından, imparatorluğun zengin siyasi mirasıyla yeniden kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından çok partili yaşama uzanan zaman dilimi içerisindeki ekonomi politikaları ve etkileri bu yazı çerçevesinde incelenmiştir. Ekonomik olarak devralınan hezimetten, kalkınmanın hangi ekonomik politikalar ve stratejiler ile sağlandığı ve sonuçlarının neler olduğuna cevap aranmıştır. Erken cumhuriyet dönemi ile başlayıp II. Dünya Savaşı’na uzanan bu zaman diliminde üç temel periyot baz alınmıştır. 1923-1929 yıllarını kapsayan kısmi liberalizm politikalarıyla yeniden varoluşu, 1929 bunalımı ve sermaye yetersizliği etkisiyle mecburi devletçilik politikalarının uygulandığı 1930-1938 yılları takip etmiştir. Son olarak ise 1940-1946 yıllarında, yeniden doğuş ve dönüşümü sekteye uğratan savaş koşulları içerisindeki ekonomi politikaları incelenmiştir.

DEVRALINAN MİRAS

1908-1922 yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok savaş, ihtilal-darbe ve ayaklanmalar sonrasında yıkılışının sürecidir. Bu zaman dilimine iktisadi açıdan baktığımızda ‘eksik kalmış bir burjuva devrimi’ veya ‘ulusal kapitalizm doğrultusunda atılan ilk ve çekingen adımlar’ olarak nitelendirmek uygun düşecektir.(1)

1908 ‘de kurulan rejim yukarıdan devrimin siyasal zeminini oluşturması dolayısıyla incelenirken iktisadi hayata daha dolaysız bir müdahale ile girmiştir. Dönemin siyasi gücünü temsil eden, Pozitivist ideolojiyle bütünleşmiş İttihatçılar milli iktisat kurma görevini üstlenmişlerdir.(2)

Uzun zaman İttihatçıların maliye bakanlığını yapan Cavit Bey, Osmanlı toplumunun ancak sermaye ile dünya ekonomisinde yeniden varolabileceğini, sermayesiz emeğin heba olacağı görüşünde idi. Cavit Bey’e göre sermaye olmaksızın çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılamazdı. Ve her ülkede sermaye sahipleri azınlığı oluştururdu. Bunun içindir ki artan oranlı vergilerden kaçınmalı, servet sahiplerinden yüksek pay almaktansa çoğunluktan küçük paylar alınmasını yeğlemiştir. (3)

Doğuş halinde olan Rum ve Ermeni burjuvazisine güvensizlik dolayısıyla da bu sermayeyi Yahudi ve Müslüman kökenli daha az komprador bir burjuvaziyi teşvik ederek sağlamayı amaçladılar. Dönemin ana özelliği ulusal nitelikte bir kapitalizm oluşturmaktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar iktidardaki kadrolar uluslararası sermayenin ve büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki kurumsallaşmış ve güvenceler altına alınmış mekanizmaları karşısında çaresiz kalmışlardır.(4) Birinci Dünya Savaşı koşullarıyla birlikte ‘milli iktisat’a ortam hazırlanmıştır. Savaş ile birlikte Osmanlı Devleti’nin dış bağlantıları büyük oranda sekteye uğrayınca kendi kendine yetmek zorunda kalmıştır. 15 milyonu besin 30 milyonu sınai malı ithal eden Osmanlı 1915 yılında bunun yüzde 3 ‘nü bile getirememiştir. (5) Milli iktisat kısa sürede Osmanlı toplumunda yer etmişti. 1915 yılında ‘milli iktisada doğru’ düsturuyla ‘ İktisadiyyat Mecmuası’ ittihatçıların da desteğiyle öğretinin yayın organı haline gelmiştir.(6) ittihatçılar alman akıl hocaları önderliğinde İngiliz ve Fransız sermayesiyle birlikte bağımlılık ilişkisinin yerli tarafında bulunan rum ve ermeni tüccarlarını başarıyla tasfiye ettiler.(7) öte yandan savaşın doğurduğu çarpıklıklar hükümeti olağanüstü önlemlere başvurmaya sevketmiş, artan enflasyon ve piyasanın işlevsizleşmesi ile iktisadi denetlemenin sıkılaşması kayrılan grupların elinde vurgunculuk ve hızlı sermaye birikimine sebep olmuştur. Savaş yıllarında Osmanlı toplumun karşı karşıya olduğu bu ahlaki sorunun doğurduğu iktisadi kargaşa belirli bir teşkilatla ve güçlü bir denetimle çözülebilirdi. İçinde bulunulan vaziyet yeni toplumsal düzenin oluşmasını öngörüyordu ve meslek gruplarının hakim olduğu halkçılık fikirleri ortaya atılıyordu. Toplumu bir organizmaya benzeten bu sistem meslek zümrelerini de bu organizmanın organları olarak algılıyordu.

1919’dan itibaren ülkenin gidişatını belirleyen oluşumların İstanbul’dan Ankara’ya kayması bağımsızlık fikirlerinin daha keskin biçim kazandığını gösterir. İstiklal mücadelesinin finansmanı ise bu sefer I. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak Sovyet yardımı dışında tamamen anadolu halkı tarafından karşılanmıştır. I. Dünya Savaşı’nın finansmanı için kullanılan kaynakların yüzde 26’sı alman-Avusturya’dan oluşan dış finansmanlarla karşılanmışken milli mücadele Teklaif-i milliye türü olağanüstü vergilere el koymaya başvurarak yapılan kanunlar sonucunda finansmanın yalnızca yüzde 10’nu dış kaynaklar oluşturuyordu. (8) her şeye rağmen savaş yıllarının sonu savaş öncesi ekonomiye kıyasla daha bütünleşmiş yapıdadır. 1908-1914 yıllarında tarımcı , sanayide geri kalmış , ticarette dışa bağımlı niteliklerini korumuş olmasına rağmen bazı canlanmalar göstermiştir. Bu dönem tarımsal hasılanın yüzde 13-14’ü ihraç edilmekte ve un ithalatı yapılmaktaydı. Sınai kuruluşları sayıları ise 1915 sayımınca 255 idi ancak son derece ilkel nitelik taşıyorlardı.(9) veriler ışığında da görülen bu vahim vaziyet yıllarca süren savaşlar sonucu kapanan iş sahaları, azalan üretken erkek nüfusunun azalışı , varolan kaynakların orduya tahsisi ve son kaynaklarında kurtuluş savaşında tüketilmesi ile her işin devletten beklendiği uzun ve zorlu bir inşa süreci başlamıştır.

KISMİ LİBERALİZM İLE YENİDEN VAROLUŞ (1923-1929)

Yeni Cumhuriyet’in eski subaylar, bürokratlar ve entelektüellerden oluşan kurucu ve yönetici kadroları, yeni bir ulus devlet kurmak için Batılılaşarak modernleşmeyi ayrılmaz parçalar olarak görüyorlardı. Bundan sebeple de en başından itibaren yeni sınırlar içinde ulusal bir ekonomi yaratmayı amaçladılar. Osmanlı Devleti’ne Avrupalı güçlere olan mali ve iktisadi bağımlılığın ciddi siyasi sorunlar yarattığının farkındaydılar.(10) 1923-1929 yıllarının iktisadi gelişiminin en belirgin iki yapı taşı vardır. Biri Türk Devleti’nin dünya içinde nasıl konumlanacağını belirleyen ‘Lozan Antlaşması’ diğeri ise dönemin sonunda patlak veren ‘Büyük Buhran’dır.

Lozan Barış Konferansı’nda yabancı uyruklara özel ayrıcalıklar tanıyan kapitülasyonların kaldırılması başarıldı ve Osmanlı borçlarından Türkiye Cumhuriyet’ine düşen borçların ödemesine 1929 yılında başlanmasına karar verildi. Bu tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti kendi ticaret politikasını yürütmekte serbest olacaktı. İlk yılların iktisat politikalarına damgasını vuran Lozan Barış Konferansı’nda kapitülasyonların kaldırılmasının yanında bir diğer gelişme aleyhine şekillenmiştir. Gümrük tarifelerinin beş yıl süre ile 1916 yılındaki seviyede tutulması, sınai üretimini bir süre daha gümrük korumasında mahrum bırakacağı anlamına geliyordu. (11)

Savaştan yorgun çıkmış iktisadi birim ve faktörlerin birbirini tanımalarını sağlamak ve ülkede uygulanacak iktisat politikalarının taslağını belirlemek amacıyla 17 Şubat-4 Mart 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi düzenlendi. Milli iktisatın esasları ve kongrenin genel havası paralellik gösteriyordu. Kongrede alınan kararlar Misak-ı İktisadi ve çiftçi ,tüccar , sanayici ve işçi gruplarına ilişkin esaslar olarak ikiye ayrılmıştır. (12)

Tüm mali güçlüklere karşın köylünün sırtındaki en büyük yük olan Aşar Vergisi ise kongreden bir yıl sonra kaldırılmıştır. Aşarın kaldırılması ile orta ve küçük köylünün savaşın koşullarıyla da sefalete dönüşen koşullarını iyileştirmek amaçlanmıştı.

Kongrede alınan kararlar doğrultusunda bir dizi kurumlar kuruldu. Yarı resmi İş Bankası, devlete ait bazı sanayi kuruluşlarını özelleştirilinceye kadar işletmek, sanayi ve madencilik alanında kurulacak işletmelere kredi açmak için sanayi ve maden bankası kurulmuştur. Aynı zamanda yerli sanayinin yerli teşviklerle geliştirilmesi amacıyla şeker üretimine başlanmıştır.(13) 1927 yılında yeniden gözden geçirilen Teşvik-i Sanayi kanunu yürürlüğe konularak yerli üretim teşvik edilmek istenmiştir.

Bütün bu çabalara rağmen arzu edilen düzeyde hızlı sanayileşme atılımı gösterilememiştir. Bu duruma kapitülasyonların Lozan Anlatlaşması gereği 1929 yılına kadar aynen devam etmesi ve gümrük tarifelerinin yanı sıra alt yapı, sermaye, girişimci, teknik eleman eksikliği neden olmuştur. Ayrıca yetersiz kamu sermayesi de bu yıllarda demiryolu yapımı ve yabancı demiryollarının millileştirilmesi için kullanılmıştır. 1929 yılı dönemin iktisat politikalarının sarsıldığı ve bir-iki yıl içinde temel bir değişime ekonomi politikalarının belirleneceği bir dönüm noktası olmuştur. Lozan Antlaşı’nda alınan yukarıda bahsi geçen kararların etkisiyle 1929 yılından itibaren derinden değişime gideceği düşünülen ekonomi politikaları ‘Büyük Buhran’ın etkisiyle kesinlik kazanmıştı.

Savaş zamanından itibaren başlayan paranın değerindeki düşüş , ticari ihtiyaçlara cevap verecek bir para mekanizmasını gerekli kılmıştır. Gelişen ödemeler dengesi açıkları ve kredi darboğazları bir merkez bankasının kurulması gerekliliğini gösteriyordu. 1929 krizi ve buna bağlı olarak paranın değerindeki hızlı kayıp merkez bankasını zorunlu hale getirince 11 Haziran 1930 tarihli 1715 sayılı yasayla T.C. Merkez Bankası kurulmuştur.(14). Sonuç olarak bu dönemin iktisadi politikaları savaş sonrası koşulların ve devralınan mirasın ışığında pek de özgür olmadan salt olarak şartlar göz önüne alınarak şekillendirilmiştir.

MECBURİ DEVLETÇİLİK (1930-1939)

1929’un başlarında daha buhran başlamadan önce hükümet korumacılığa kayarak dış ticareti ve yabancı dövizleri daha yakından kontrol etmeye başlamış ve 1930’ların ikinci yarısına gelindiğinde ise ülke ticaretinin yüzde 80’inden takas ve karşılıklı kota sistemleriyle yürüyordu.(15) 1930-1939 döneminin iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özelliği korumacılığı ve devletçiliğidir.(16) Büyük buhranın etkisinde dünya ekonomisi sarsılırken Türkiye ekonomisi de dışa kapanarak devlet eliyle milli sanayileşmenin adımlarını atmıştır. Krizin hammadde fiyatlarını sınai fiyatlarından daha çok düşürmesi sonucu bir önceki dönemdeki serbest ticaret politikalarının sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır. Osmanlı fikir hayatında da serbest ticaretçi doktrinler kadar eskiye dayanan devletçi politikalar , çağdaş iktisat politikaları yaklaşımında da demiryolu politikasında kendini göstermiştir. Ama sistematik ve sürekli olarak devletçi politikalar ile sanayileşmenin hedeflenmesi 1930’lardan sonra başlamıştır.

1929 Büyük Buhran’dan uyguladığı otarşik ekonomik yöntemlerle kurtulan Sovyetler Birliği , Türkiye’deki bazı kadrolar tarafından devletin ekonomideki rolü sempatiyle izlenmiştir. (17) Ancak Türkiye uyguladığı devletçi politika ile geniş anlamda kaynak yaratma ,destekleme , piyasada bizzat iktisadi faaliyette bulunarak piyasa ekonomisinin gelişmesini amaçlamıştır.(18) İsmet İnönü’nün ifadesiyle ‘devletin ancak ferdin yapamayacağı şeyleri yapmasıdır’ (19). 1930’lardan sonra zorunlu sınai tüketim mallarını içeren ürünlerin ithalatının düşmesi toplam tüketim hacmini ve hayat standartlarını da aşağı çekmiştir. İhraç gelirlerindeki daralmadan kaynaklanan bu
gerilemeyi önlemenin tek yolu kapitalist merkezlerden kaynaklanan sermaye ithali ile olması ihtimali buhranın etkisiyle daralmıştır. Üretim ve tüketim düzeyinin düşmesine karşı, ithalatı denetleyen korumacı önlemler uygulanmıştır. Böylece ithal ikameci politikalar ile sanayileşme amaçlanıyordu. Varolan durumdan yararlanarak az gelişmiş devletlerin yakaladığı sanayileşme fırsatı Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri tarafından kavranmış ve ona göre politikalar geliştirilerek korumacı-devletçi senteze ulaşılmıştır.(20)

Devletçi iktisat politikaları iki şekilde yürütüldü. İlki devlet işletmeciliği ikincisi ise fiyat mekanizması ,dış ticaret gibi konularda iktisadi yaşamın kontrol yoluyla düzenlenmesi. Devlet demir ve deniz yollarını millileştirip ,sanayi ve maden sektöründe ise devlet işletmeleri, yatırımların ve üretimin büyük bölümünün yapıldığı sürükleyici kesim olmuştur. (21) Ve bu alanlardaki faaliyet ve yatırımların 1934 yılından itibaren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı içinde programlandığını görüyoruz. Plan döneminde Zonguldak Kömür Şirketi , İzmir Telefon Şirketi gibi şirketlerin kamulaştırılıp , yerli ham maddeyi kullanacak sanayi kuruluşları teşvik edilmiştir. 15 üretim kolunun 1932 yılından başlayarak etüdünü ve sorunlarını ve 1938 yılına kadar kurulması öngörülen işletmelerin kuruluş yeri ve analizlerini içeren plan bölümlerinde jeoloji enstitüsü ve mesleki tedrisat programı ve finansmanı konularını işlemektedir.(22)

Plan boyunca dış borç ödemelerinde başarı sağlandığı ve sanayi üretimi ile kalkınma hızının arttığı görülmektedir. Büyük bunalımın ilk şokunu devletçi politikalarla aştığını büyüme rakamları göstermektedir. 1933-1939 yılları boyunca gerçekleşen ortalama yüzde 7.9 büyüme oranı dış dünyadaki olumsuz koşullara rağmen cumhuriyet iktisat tarihinin önemli bir başarısıdır.(23)

SAVAŞIN ETKİSİNDEKİ EKONOMİ POLİTİK (1940-1946)

II. Dünya Savaşı , bir dizi yeni dışsal belirlenimi beraberinde getirdi. Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İsmet İnönü’nün siyasal manevrası ile Türkiye savaş dışında kalmayı başardı.

Buna rağmen savaşın etkisiyle ithalattaki keskin düşüş , bir milyonu aşkın bir ordunun muhafaza edilmesi için gerekenler ekonomiye muazzam bir yük bindirmişti. İstatistiklere göre savaşın sonuna kadar GSYİH’daki düşüş yüzde 35’i buğday üretimindeki düşüş ise yüzde 50’yi geçmişti.(24) Sanayiyi özendiren devletçi politikalar ve ikili antlaşmalar ile desteklenen dış ticaret üzerindeki devlet tekeli , savaş sırasında bir rüşvet ve vurgun ekonomisini besledi. Hızla artan gıda maddeleri fiyatları, azalan gerçek ücretler , yarı yasal karaborsa da elde edilen büyük karlar savaş ekonomisinin özellikleri arasındaydı.(25) Bu koşullar devletçilik politikasının terk edilmesine neden oldu. Savunma harcamalarındaki büyük artışlar para arzı arttırılarak finanse edildi. Refik Saydam hükümetinin savaşta uygulamaya çalıştığı iktisadi önlemler Milli Koruma Kanunu , Varlık Vergisi , Toprak Mahsulleri Koruma Kanunu, Çiftçiyi topraklandırma Kanunu , Köy enstitüleri ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın liberal hümanist aydınlanması etkili reformlar arasındaydı.(26)

Savaş yıllarının sonucu olarak yoksullaşan halkın yanı sıra coğrafi olarak geniş bir alana yayılan ve sayıları on binleri bulan bir vurguncular kümesi akıl almaz derecede zenginleşmişti. Bu vurguncuları vergilendirmek amacıyla konulan Varlık Vergisi ise orantısız olarak gayri Müslimlere yıkılmış ve ellerindeki malları zararına satmak zoruna kalmışlardır. Böylece Müslüman burjuvazinin malları satın alması ve daha da zenginleşmeleri ile kendi burjuvazisini şekillendirmeyi amaçlamışlardır. Hükümet ile burjuvazi arasındaki bu ittifak , karaborsa vurgunları üstünde vahşi bir kapışmayı bu kapışma
ise kent burjuvazisinin yoksullaşmasını beraberinde getirmiştir. Savaş şartlarının getirdiği olağanüstü koşullar orta köylüyü yabancılaştırmıştır. Siyasal seferberliğe en yatkın bu kesim gelecek dönemin siyasal aritmetiği açısından büyük önem taşıyordu.

İki dünya savaşının bir büyük buhranın etkisiyle kır ve kent arasındaki açılan farklar ve bölgesel eşitsizliklerde böylece daha önceki dönemlerden çok daha belirgin hale gelmiştir.

SONUÇ

18. Yüzyıl’dan itibaren başlayan Jön Türkler ve İttihatçılar ile devam süre zarfında yalnızca ordunun güçlü kılınarak ve bürokrasi güçlendirilerek padişahın yetkileri sınırlandırılsa imparatorluğun kurtarılabileceği fikri savunulmuştur. İmparatorluğun hemen yanı başında başlayan sanayi devrimine açık piyasa ekonomisine rağmen bu denli kayıtsız kalması 15 yy’dan itibaren Avrupa’da yayılmaya başlayan laik, formel bilimleri görmezden gelmesinden kaynaklanmıştır. Cumhuriyet’i kuran kadrolar bu bilinç ile sermayeyi düşük ücretler ile cezbetmenin akılcı olmayacağını farketmiş ve nitelikli eğitim hamleleriyle sanayileşmeye çalışılmıştır. Maalesef bu amaçla başta yakalanan bu ivme devamlılık kazanamamıştır.

Bu temel bakış açısındaki aksaklığın yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş özünde varolan siyasal özgürlük unsuru doğal olarak ekonomik yapısına da yansımıştır.

1920’ler özellikle ticaret burjuvazisi açısından bir iktisadi yeniden inşa ve zenginleşme dönemi olmuştur. Ne var ki sermaye piyasasına açık bir kapitalizmine has olan güçlükler dünya buhranın etkisiyle katlanınca sarsıntıya uğrayan ekonomi , dümeni devlet merkezli bir politika izleyerek özünde kapalı bir yönetmeye kırmıştır. 1930’lar itibari ile dünya ekonomik durumunda içinde bulunduğu vaziyetten yararlanarak, özüne dönük ulusal bir kapitalist sanayileşmeyi başarmıştır. Ancak patlak veren dünya savaşına katılmamayı başarmış olsa da savaşın koşulları ve uygulanan politikalar,1945 sonuna gelindiğinde ; CHP iktidarı cumhuriyetin ilk on beş yılındaki siyasi ekonomik uygulamaların sağladığı meşruiyeti büyük ölçüde yitirmiştir. Sonraki dönemler Türkiye toplumunun tüm katmanlarıyla yeni bir hikaye yazmaya karar verdiğini gösterecek.

DİPNOTLAR

1. Korkut Boratav,Türkiye İktisat Tarihi, Ankara , İmge Yayınevi,2003, syf27
2. Şerif Mardin , Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicleri- Türkiye Toplumsal Sınıf ve Bilinci , Yazko Felsefe Yazıları, 1985, s5 syf15
3. Zafer Toprak ,1908 Ertesi İktisadi Düşünce ve Milli İktisat , Ankara,Yurt Yayınları,1982,syf 23
4. Korkut Boratav , age, syf 52
5. Mehmet Zühtü, Geçen Yılda Milli İstihsal , Türk Yurdu dergisi , yıl 5 , cilt 10, sayı 2 ,1932, syf 18-21
6. Zafer Toprak , age , syf 32
7. Çağlar Keyder , Türkiye Demokrasisinin Ekonomi Politiği , İstanbul , Belge Yayınları , 1990, syf46
8. Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, İstanbul , İş Bankası Yayını , 1970 , syf 74
9. Korkut Boratav , age , syf 83
10. Şevket Pamuk , 20. yy Türkiyesi’nde iktisadi Değişim – Modern Türkiye Tarihi- İstanbul , Kitap Yayınevi , syf 276
11. Nadir Eroğlu , Atatürk Dönemi İktisat Politikaları , Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi, yıl 2007, cilt 23, s2 , syf 63
12. Özer Özçelik – G. Tuncer , Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları, Dumlupınar Üniversitesi , İİBF Sosyal Bilimler Dergisi
13. Nadir Eroğlu, age, syf 64
14. Suat Oktar , Cumhuriyet’in Başında Parasal Sorunlar ve Merkez Bankasının Kurulması , Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi, c14 ,s2, 1998
15. Şevket Pamuk, age, syf 284
16. Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik , Ankara, İmge Yayınevi, 2006, syf 104
17. Nadir Eroğlu, age , syf 68
18. Hüseyin Akyıldız – Ö. Eroğlu, Süleyman Demirel Üniversitesi , İİBF Dergisi , 2004 , C9, S1, syf 43-62
19. Mükerrem Hiç, Kapitalizm- Sosyalizm- Karma Ekonomi ve Türkiye , İstanbul, 1974, syf 87
20. Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik , Ankara , İmge Yayınevi, 2006, syf 128
21. Age, syf 134
22. Nadir Eroğlu , age, syf 70
23. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi , Ankara , İmge Yayınevi, 2003, syf 187
24. Şevket Pamuk , age , syf 296
25. Çağlar Keyder , age, syf 68
26. Faik Ökte , Varlık Vergisi Faciası , İstanbul , Nebioğlu Yayınevi , 1951, syf 246

KAYNAKÇA

1. AKYILDIZ, H.- EROĞLU, Ö. , Süleyman Demirel Üniversitesi , İİBF Dergisi, C9, S1, 2004
2. BORATAV, K. , Türkiye İktisat Tarihi , Ankara , İmge Yayınları, 2003
3. BORATAV, K. , Türkiye’de Devletçilik , Ankara , İmge Yayınları, 2006
4. ELDEM, V. , Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik , İstanbul, İş Bankası , 1970
5. EROĞLU , N. , Atatürk Dönemi İktisat Politikaları, Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi , C23, S2, 2007
6. HİÇ, M. , Kapitalizm- Sosyalizm – Karma Ekonomi ve Türkiye , İstanbul , 1974
7. KEYDER, Ç. , Türkiye Demokrasinin Ekonomi Politiği, İstanbul , Belge Yayınları , 1990
8. MARDİN . , Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicileri – Türkiye Toplumsal Sınıf ve Bilinci- Yazko Felsefe Yazıları, 1985
9. OKTAR, S. , Cumhuriyetin Başında Parasal Sorunlar Ve Merkez Bankasının Kurulması , Marmara Üniversitesi , İİBF Dergisi , C14 , S2, 1998
10. ÖKTE, F. , Varlık Vergisi Faciası , İstanbul , Nebioğlu Yayınevi , 1951
11. ÖZÇELİK , Ö. – TUNCER , G. , Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları , Dumlupınar Üniversitesi , İİBF Sosyal Bilimler Dergisi
12. PAMUK, Ş. , 20. Yy Türkiyesi’nde İktisadi Değişim , İstanbul , Kitap Yayınevi, 2003
13. TOPRAK, Z. , 1908 Ertesi İktisadi Düşünce ve Milli İktisat , Ankara , Yurt Yayınları, 1982
14. ZÜHTÜ, M. , Geçen Yılda Milli İstihsal , Türk Yurdu Dergisi , C10 , S2, 1932

Yazar Hakkında

Ebru YILDIZ / TESA Ekonomi Masası Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

1980 Sonrası Türkiye’de Sanayileşme Politikası ve İhracat

1980 Sonrası Türkiye’de Sanayileşme Politikası ve İhracat

Yazan: Gökhan ÖZENCİ

ÖZET

Günümüzde ülkeler ihtiyaçları olan her şeyi kendi kendilerine üret(e)mezler. Kimi ülkeler maden zengini iken başka ülkeler tarım yönünden zengin olabilir veya sahip olsalar bile üretim maliyetlerini karşılamak ithal etmekten daha pahalı hale gelebilmektedir. Dolayısıyla ihtiyaçlardan veya maliyetlerden dolayı bazı ülkelerde ithalat arayışı olurken, ithal ihtiyacını karşılamak için de bazı ülkelerde ihracat yapmaktadır. Türkiye’de ise 1980 sonrası ithal ikameci politikalardan ihracata yönelik sanayileşme politikası ile güçlü bir ihracat atılımı gerçekleşmiştir. Bu politika değişikliği ile Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye örnek olmuştur. Çalışmada Türkiye’nin yaşadığı yapısal dönüşüm anlatılırken serbestleşme kararlarından da bahsedilmiştir. Kuşkusuz yeni politika sanayi sektörünü ön plana çıkararak ihracat arttırma üzerine kurgulanmıştır.

GİRİŞ

Dünya üzerindeki ülkeler birçok farklı küreselleşme dönemleri geçirmiştir. Her dönemde küreselleşme farklı tanımlara sebep olmuştur. Dünya Bretton Woods Sisteminin çökmesinden sonra yeni bir döneme girmiştir. Tabii bu döneme, IMF’in açık bir şekilde sermaye piyasalarının serbestliğini istemesi oldukça etkili olmuştur. [1] Küreselleşme dönemleri ise, gerçekleşebildiği takdirde, ticaret yapanlar için fevkalade önemli ve yararlı dönemler olarak düşünülmektedir: ucuz işgücüne ve hammaddeye kolay erişim, gümrük vergilerinin, kotların düşürüldüğü veya kaldırıldığı ve sermayenin rahat hareket ederek daha fazla getiri (faiz) elde edebilmesine olanak sağlayan veya sağlaması umut edilen dönemlerdir.

1980 öncesi Türkiye’de ithal ikameci bir sanayileşme politikası takip ediliyordu. Dünya ve ülke konjonktörü gereği Türkiye’ye politika değişikliği ile ihracata dayalı bir sanayileşme politikası 24 Ocak İstikrar Kararları (1980) ile benimsenmiştir ve ardından bu politikayı düzenleyici nitelikte başka adımlar da atılmıştır.

Çalışmanın ilk bölümünde yukarıdaki paragrafta bahsedildiği üzere Türkiye’de 1980 sonrası benimsenen, yeni sanayileşme politikasına ve ülkeyi liberalleşmeye sürükleyen, konjonktörden  ve yeni politika doğrultusunda atılan diğer adımlardan bahsedilmektedir.

Bu politika değişikliğinden hareketle, Türkiye’nin ihracatında sanayinin doğrudan etkilendiği aşikardır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise yeni sanayi politikasından bahsedilip ihracattaki sektörel yoğunluk ve Türkiye’nin ihracatının yıllar itibariyle GSYİH içerisindeki yerine bakılmıştır. Böylelikle yeni politikanın etkisi üzerinde durulmak istenmiştir.

TÜRKİYE’NİN İHRACATINDA YAPISAL DEĞİŞİM VE SERBESTLEŞME

1971 yılında, ayarlanabilir sabit döviz kuru rejimine dayanan ve altın penceresi olarak bilinen Bretton Woods sisteminin çökmesi [2] ve 1970’li yıllarda yaşanan petrol şoklarıyla beraber dünya ekonomik sistemi bir dönüşüme girmiştir. Bu yeni dönüşümden dolayı ekonomide yapısal reformlara ihtiyaç duyulmuştur. Yaşanan sistemsel olaylar ve şoklar ile beraber 1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekatı ve ardından Türkiye’ye uygulanan uluslararası ambargolar sebebiyle Türkiye oldukça zor zamanlar geçirmiştir. Dünya ekonomisinde yaşanan önemli gelişmeler nedeniyle birçok ülke para ve maliye politikalarında değişime gitmiş ama Türkiye’de büyük bir ısrar ile içe dönük sıkı olmayan ekonomi modeli devam ettirilmiştir. Her ne kadar ufak çaplı devalüasyonlar yapılıp ihracat dinamik tutulmak istense de; Türkiye’de, İstatistik Kurumundan alınan verilere göre, ihracatın ithalatı karşılama oranı 1974, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında sırasıyla yüzdesel olarak 40,6, 29,6, 38,2 ve 30,2 ile oldukça düşük bir seyir izlemiş ve ihracatın ekonomiye katkısı tartışılır hale gelmiştir. [3]

1978 yılında Türkiye ekonomisinde yaşanan olumsuzluklar ve dünya konjoktöründen dolayı ülke darboğaza girmiştir. Bu yıllarda IMF ile stand-by anlaşmaları yapılarak TL’ye dolar karışısında değer kaybettirilip, bazı istikrar programları uygulanmaya çalışılsada bir türlü Türkiye istenilen ekonomik dengelere ulaşamamıştır. Bu konjonktördeki sıkıntılar birikerek ve ilerleyerek 24 Ocak 1980 yılında açıklanan istikrar programını doğurmuştur. 24 Ocak Kararları olarak bilinen istikrar programı ile kalkınma anlayışına dayalı dışa kapalı ithal ikameci bir yapıdan ihracata dayalı büyümeyi öngören liberal bir ekonomi oluşturulmak istenmiş ve bu amaçla gerekli düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. [4] Bu istikrar programı çerçevesinde faizler yükseltilmiş, özel sektör sübvansiyonları, Merkez Bankası avansları ve emisyon hacmi düşürülmüştür. Aynı zamanda yabancı paraların Türk Lirası karşısında daha fazla değerli olması için TL %46 oranında develüe edilmiş, ihracat teşviki açısından ihracatçıların kredilerinden vergiler kaldırılmış ve ihracatçıların kazançları vergi dışı kabul edilmiştir. [5]

İlerleyen dönemde ise dönüşümün devamı niteliğinde, 1989 yılında ilan edilen 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri serbestliği ve Türk Lirasının konvertibl olması da yapısal reformlara eklenmiştir. Söz konusu dönemde 24 Ocak Kararları ile uygulanmaya başlatılan yeni politika ile beraber yaşanan sorunlardan dolayı finans sektörlerinde meydana gelen bunalım (likitide fazlası ve liranın değer kaybedeceği düşüncesi) sonucu 5 Nisan 1994 Kararları alınmıştır. [6] Zaman içerisinde birçok yeni karar alınmıştır. Bu kararların ortak amaçları; enflasyonu düşürmek, Türk Lirasının değerlenmesini sağlamak, ihracat artışının yükselmesini sağlamak ve benzeridir. [7] Gerçekleşen iki istikrar programı etkisiyle Türkiye Ekonomisi ana hatlarıyla bir değişime uğrayarak liberal bir ekonomi haline bürünmüştür.

LİBERALLEŞME SÜRECİNDE İHRACATA YÖNELİK SANAYİLEŞME TUTUMU

Dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre dışa dönük sanayileşmede seçicilik esastır. Dolayısıyla sanayileşmede tüm sektörler değil de gelişme potansiyeline, karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olabilecek sektörler desteklenmelidir. [8]

Serbest piyasa ekonomisine geçişte gelişmekte olan ülkeler geleneksel yapılarını değiştirtirip, ihracatları içindeki sanayi ürünlerinin payını hızla arttırabilmeleri iki şekilde olmaktadır. Birinci yöntem; ülkeler iç pazarı geri planda tutar ve dış pazarlara odaklanırlar. Özellikle Uzak Doğu ülkelerinin kullandığı bu yöntem ile dış pazarlara dönük sanayiler kurulur ve ihraç etmek için gerekirse ihracat yapılarını da değiştirirler. İkinci yöntem; özellikle uzun yıllar içe dönük ithal ikameci politiklar sürdüren ülkeler tarafından kullanılır. Bu ülkeler içe dönük olarak kurulmuş sanayi yapılarını, birçok teşvik ve zorlamayla dış pazarlara odaklarlar. Böylelikle ihracatlarının artan bölümü sanayi ürünlerinden oluşup, kendi ihracat yapıları aşılmaktadır. Bu yönteme 1980 sonrası Türkiye örnek olarak verilebilir. [9] Türkiye’de 1980 itibariyle tercih edilen liberal ekonomi modeli çerçevesinde serbest dış ticaret ve ihracata yönelik sanayileşme politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Hükümetin o dönemdeki tutumu ise bütün sektörlere yatırım yapmak değil, ekonomiyi büyütecek sektörlere öncelik vererek yatırım yapmak ve destek vermektir. [10]

Şekil 1: 1974- 2000 Yılları Arasında Ekonomik Faaliyetlere Göre İhracat Payları, $

Kaynak: https://www.tuik.gov.tr, (07.12.2017)

Şekil 1’de konuyu daha açıklanabilir kılmak için 1974 ile 2000’li yılları arası alınmıştır. Şekilden açıkça görülebileceği gibi; 1980 yılı ile beraber Türkiye’nin ekonomik faaliyetlere göre ihracatı yapısal olarak değişim göstermiştir. Madencilik sektörü yıllar itibariyle hemen hemen yatay bir seyir izlerken, Tarım sektörünün gerçekleştirmiş olduğu ihracatta 1979-1980 yıllarında artış gerçekleştirerek zaman zaman hafif düşüş zaman zaman da hafif yükseliş gerçekleştirmiş. Söz konusu yıllar içinde sanayi sektörüne baktığımız zaman ise büyük bir değişim gözükmektedir. Sanayi sektörü zaman zaman hafif düşüş eğilimleri gösterse de genel olarak keskin bir yükseliş gerçekleştirmiştir. Sektörlerin böylesine yapısal bir değişim içine girmesinin ve yüksek ihracat artışlarının sebebi, 1980’de Türkiye’nin içe dönük sanayileşme politikasından ihracata yönelik bir sanayileşme politikası izlemeye başlaması ile açıklanabilmektedir. Tabii ki ihracatın devamlı bir yükseliş eğilimi içinde olduğu bu yıllarda bazı ek paketlerinde etkisi olmuştur. Bunlardan ilki; birinci bölümde bahsettiğimiz 1989 yılında ilan edilen 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri serbestliği ve Türk Lirasının konvertibl olmasıdır. İkincisi ise, 1994 yılından sonra gerçekleşen hızlı ihracat artışının (sanayi sektörü) da sebebi olabilecek 1994 yılında alınan 5 Nisan kararlardır.

Şekil 2: 1980- 2015 Yılları Arasında İhracatın GSYH İçindeki Payı, %

Kaynak: https://data.oecd.org, (01.12.2017)

Aynı zamanda belirtmek gerekir ki, Şekil 2’den anlaşılacağı gibi Türkiye’nin yaptığı ihracatın milli gelire oranı da 1980’den sonra oldukça anlamlı ve önemli değişimler göstermiştir ve adeta 1980 yılından sonra (24 Ocak ve 5 Nisan Kararları) Türkiye’nin ihracatta önemli atılımlar yaptığının doğrulaması gibidir.

SONUÇ

Bretton Woods Sisteminin son bulmasıyla birçok ülke yapısal dönüşüme girmiştir. Bu yeni dönem ile beraber oluşturulan uluslararası kuruluşlar (IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, OECD vb.) birçok alanda uluslarası düzeyde düzenleme getirmiştir. Sermaye hareketlerinin serbest olması gerekliliği IMF tarafından kabul edilip uygulanması teşvik edilmiştir. Dünya hem finansal hem de ticari olarak liberal bir döneme girmiştir. Türkiye’de bu dönemde 24 Ocak ve 5 Nisan Kararları, bunların yanında 1989 yılında yayınlanan 32 Sayılı kararı ile ihracata yönelik bir tutum içerisinde sermaye ve ticari politikada liberal bir tutum sergilemiştir.

Genel istatistiklere bakıldığı zaman Türkiye bu istikrar kararları ile ihracatını bir yere kadar hep ileri taşımıştır ve dolayısıyla kararların ihracat adına ülke için yararlı olduğunu gözlemlemekteyiz. Fakat şunu görmekteyiz ki; Türkiye son yıllarda toplam ihracatını dolar bazında gözle görülür bir biçimde arttıramamaktadır. Bunun tabii ki birçok sebebi olabilir; TL’nin değer kaybı, jeopolitik konumdan kaynaklanan ülke içi güvenlik sorunları, Avrupa pazarında yaşanan politik sorunlar, Türkiye’nin ürettiği ürünlerin teknolojik değeri vb. Bu risklere odaklanıp riskleri minimize etmeye çalışmakta büyük fayda vardır.

KAYNAKÇA

Ayanoğlu, K. (1994): Türkiye İhracat Performansının Ekonomik Büyüme ve Üretkenliğe Etkisi, Devlet Planlama Teşkilatı, s. 10.

Berksoy, T. (1990): Türkiye’de 1980-1989 Döneminde İhracatın Gelişmesi, Ürün ve Pazar Yapısı, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, s. 50-63.

Bordo, M. ve Eichengreen, B. (2014): A Retrospective on the Bretton Woods System, University of Chicago Press, s. 3.

https://data.oecd.org

https://www.tuik.gov.tr

Karaçor, Z., & Alptekin, V. (2006): “1980 Sonrası İstikrar Politikaları Işığında Türkiye Ekonomisinin Trend Analizi Yardımıyla Değerlendirilmesi”, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Cilt:1, Sayı: 11, s. 306-342.

Köse, S. (2000): 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 İstikrar Programlrı Çerçevesinde Yapılan Hukuki ve Kurumsal Düzenlemelerin Mukayeseli Analizi, Devlet Planlama Teşkilatı, s. 24-99.

Rodrik, D. (2011): Akıllı Küreselleşme, Efil Yayınevi, Ankara: s. 79-80.

Sağlam, Y., Egeli, H. (2013): “İmalat Sanayinin Gelişimi Ve Dışa Açıklık Üzerine Bir Uygulama: 1996-2011 Türkiye Örneği”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar Dergisi, Cilt:50, Sayı:583, s. 27-41.

DİPNOTLAR

[1] Rodrik, D., Akıllı Küreselleşme, Efil Yayınevi, Ankara,2011, s. 79-80,.

[2] Bordo, M. ve Eichengreen, B., A Retrospective on the Bretton Woods System, University of Chicago Press,2014, s. 3.

[3] Köse, S., 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 İstikrar Programlrı Çerçevesinde Yapılan Hukuki ve Kurumsal Düzenlemelerin Mukayeseli Analizi, Devlet Planlama Teşkilatı, 2000,  s. 24-99.

[4] A.g.e., Köse, Salih.

[5] Karaçor, Z., & Alptekin, V., “1980 Sonrası İstikrar Politikaları Işığında Türkiye Ekonomisinin Trend Analizi Yardımıyla Değerlendirilmesi”, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Cilt:1, Sayı: 11, 2006, s. 306-342.

[6] A.g.e., Köse, Salih.

[7] A.g.e., Köse, Salih.

[8] Ayanoğlu, K., Türkiye İhracat Performansının Ekonomik Büyüme ve Üretkenliğe Etkisi, Devlet Planlama Teşkilatı, 1994, s. 10.

[9] Berksoy, T., Türkiye’de 1980-1989 Döneminde İhracatın Gelişmesi, Ürün ve Pazar Yapısı, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, 1990, s. 50-63.

[10] Sağlam, Y., Egeli, H., “İmalat Sanayinin Gelişimi Ve Dışa Açıklık Üzerine Bir Uygulama: 1996-2011 Türkiye Örneği”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar Dergisi, Cilt:50, Sayı:583,  2013, s. 27-41.

Yazar Hakkında

Gökhan Özenci / TESA Ekonomi Masası Yazarı 

Trakya Üniversitesi

İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Türkiye’de Özel Tüketim Vergisi ve Avrupa Birliği İle Karşılaştırılması

Türkiye’de Özel Tüketim Vergisi ve Avrupa Birliği İle Karşılaştırılması

Yazan: Burak Hamza AYAZ

Giriş

Avrupa Birliği (AB), üye ülkeleri arasında ortak bir iç pazar ve siyasi birlik sağlamak amacıyla benimsediği vizyon doğrultusunda ülkelerarası farklılıkların giderilmesi gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Bu noktada dolaylı vergiler için de önemli bir paya sahip olan Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) öncelikli olarak ele alınmış ve bu vergiler ülkeler arası vergi uyumlaştırılmasında kullanılmıştır. ÖTV konusunda üye devletler, kendi arasında bir uyumlaştırma yoluna giderek hedeflenen ortak pazar açısından oluşabilecek rekabet üstünlüklerinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Türkiye’de ÖTV, AB’ye uyum sağlamak amacıyla 2002 yılında Türk Vergi Sistemi mevzuatına dâhil edilmiştir. Bu gelişmeyle birlikte ÖTV adı altında alınan birçok fon ve vergi tek çatı altında toplanmıştır. Ancak Türkiye gün geçtikçe gerek vergi oranları gerekse de vergi kapsamına giren mallar açısından AB’ye uyum sağlamaktan uzaklaşmaktadır.

Bu yazının kaleme alınmasının temel amacı, ÖTV kapsamında Türkiye ve Avrupa Birliği ülkelerinde uygulama farklılıklarını ortaya koyarak karşılaştırmalı bir değerlendirme yapmaktır. Yazıda öncelikle ÖTV kavram olarak ve tarihi gelişim açısından incelenmiştir. Daha sonra Türkiye’de ve AB’de ayrı ayrı uygulanan ÖTV’ler açıklanmıştır. Son olarak da AB ve Türkiye’de uygulanan ÖTV karşılaştırması yapılarak iki sistem arasındaki farklılıklar ve benzerlikler ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Özel Tüketim Vergisi Kavramı ve Tarihçesi

ÖTV kanun gereği kapsamlı bir yapıya sahip olmasından dolayı tanımını yapmadan önce ÖTV’nin özelliklerini ortaya koymak yararlı olacaktır. ÖTV’nin tanımı içerisinde yer alan temel özellikleri doğrultusunda daha sağlıklı ve kapsamlı bir tanım ortaya çıkabilecektir. Bu doğrultuda ÖTV’nin temel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:[1]

-Öncelikle ÖTV, harcamalar üzerinden alınan dolaylı bir tüketim vergisidir.

-ÖTV, belirli mal ve hizmetler üzerinden alınan bir vergidir.

-Tek aşamalı olarak vergilendirilen ve az sayıda mükellefi olan bir vergi türüdür.

-Kaynak elde etmenin yanında ÖTV’nin ekonomik ve sosyal amaçları da bulunmaktadır.

-Zararlı mallar üzerinden alınarak dışsallıkların içselleştirilmesini sağlamaktadır.

-Vergi sistemi ve idareden kaynaklı bozuk yapılara rağmen kolayca uygulanabilen ve tahsil edilebilen vergilerdir.

– ÖTV; ürün değeri, ağırlık, hacim, güç veya miktar referans alınarak hesaplanır.

Yukarıda sayılan özellikler de dikkate alındığında kısaca ÖTV, muafiyet ve istisnalar dışında ekonomik süreç içerisinde yer alan belirli mal ve hizmetler üzerinden alınan ancak gelir elde etmenin yanında sosyal amacında bulunduğu vergilerdir. 2002 tarihli Özel Tüketim Vergisi Kanununda (ÖTVK) yer alan tanım da dikkate alındığında şöyle bir tanım ortaya çıkmaktadır: Özel tüketim vergisi, Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli I, II, III ve IV sayılı listelerdeki malların teslimi, ilk iktisabı, ithalâtı veya müzayede yoluyla satışından bir defaya mahsus olarak alınan, harcamalar üzerinden alınan vergiler kategorisinde yer alan ve kapsamına almış olduğu malların fazlalığı nedeniyle adeta bir genel tüketim vergisi görünümü veren dolaylı bir vergidir.[2]

Tüketim vergilerinin ilk örnekleri eski zamanlardaki Mısır ve Roma’ya kadar dayanmaktadır. Eski Roma zamanında alım satım üzerinden alınan %1’lik bir vergi, tüketim vergisinin ilk örneğini oluşturmaktadır. İyi bir gelir kaynağı olarak görülüp sürekli ÖTV oranlarının arttırılması halkın üzerinde yüksek oranda bir vergi yükü oluşturmuş ve vergiler ekonomik amacının dışına çıkarak ekonomik hayatta büyük tahribatlara yol açmıştır.  1812 İngiltere-ABD savaşı sırasında ise gümrük vergilerinin ağırlığını biraz olsun hafifletmek ve kamu geliri elde etmek amacıyla ABD tarafından şeker, içki gibi sektörlere ÖTV alınmıştır. Benzer şekilde I. Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu mali sorunlar tüketim vergilerinin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Finansman güçlüğünün yaşanması üzerine birçok ülkede genel tüketim vergileri uygulamaya konulmuş ve zorunlu hale getirilmeye başlanmıştır. II. Dünya Savaşı’yla beraber tüketim vergilerinin alanı genişletilerek taşıt, mobilya ve buzdolabı gibi dayanıklı tüketim malları da ÖTV konusuna alınmıştır.[3]

Tüketim vergisi konusunda Türkiye’deki gelişmeler ise 1926 yılında Aşarın kaldırılmasıyla ortaya çıkan gelir kaybını telafi etmek amacıyla aynı yıl yürürlüğe giren ‘‘Umumi İstihlak Vergisi’’ (Genel Tüketim Vergisi) ile başlamıştır. Ülkemiz açısından ÖTV olarak nitelendirebileceğimiz uygulamalara baktığımızda ise Osmanlı dönemine kadar gitmemiz gerekmektedir. ÖTV’nin Osmanlı Döneminde gayrimüslimlerden alınan ‘‘Şıra Resmi’’ ile başladığı söylenebilir. Daha sonra Cumhuriyet Dönemi ile birlikte Osmanlı’da uygulanan vergiler mali tekele dönüştürülmüştür. Akabinde hasılatlara ek olarak nakliyat vergisi, PTT’den alınan müdafaa vergisi, Banka ve Sigortaları Muameleleri ve yol vergisi ile ÖTV’nin, toplam vergi gelirleri içerisindeki payı %20’ye ulaşmıştır. Türkiye’de çeşitli dönemlerde tüketim vergileri düzenlenmiş olsa da en kapsamlı değişiklikler 1985 yılında KDV ve 2002 yılında ÖTV’nin AB ilişkileri kapsamında getirilmesi ile olmuştur.[4]

Türkiye’de Özel Tüketim Vergisi

Türkiye’de ÖTV’nin ilk temelleri, AB’ye üyelik yolunda atılmaya başlanmıştır. Öncelikle AB ile olan üyelik sürecinde 1 Ocak 1996 yılında Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği benimsenmiştir. Benimsenen Ortak Gümrük Tarifesinin kamu gelirlerinde bir azalmaya yol açması nedeniyle 12 Haziran 2002 tarihinde 4760 sayılı kanun ile ÖTV Türk Vergi Sisteminin bir parçası haline gelmiştir. ÖTV’nin yürürlüğe girmesi ile başta akaryakıt tüketim vergisi ve taşıt alım vergisi olmak üzere toplam 16 adet vergi ve fon yürürlükten kaldırılmıştır.[5]

ÖTVK’nın kabul edilmesinin altında 3 temel neden yatmaktadır. Bunlar sırasıyla şu şekilde sayılabilir:[6]

-IMF’ye verilen taahhüt,

-AB mevzuatına uyum,

-Türk Vergi Mevzuatının sadeleştirilmesi.

Ekonomik ve toplumsal yönden olaya bakıldığında ÖTV’nin 4 temel amacının olduğu görülmektedir. Bunlar:[7]

-Bütçeye gelir sağlamak,

-Dışsallıkların yansıtılması,

-Tüketimin caydırılması,

-Kamu hizmetlerinin ücretlendirilmesidir.

Türk Vergi Sisteminde, ÖTVK’nın konusunu oluşturan mallar 4 farklı liste sınıflandırılması yapılarak tanımlanmıştır. I sayılı listede petrol ve petrol ürünleri, II sayılı listede motorlu taşıtlar, III sayılı listede tütün mamulleri ile alkollü içecekler ve kolalı gazozlar, IV sayılı listede ise lüks mallar, beyaz eşya ve elektronik ürünler yer almaktadır. ÖTV işlem üzerinden alınan bir vergi olmasından dolayı herhangi bir mal veya varlık ÖTV’nin konusunu oluşturmaz. Bir başka deyişle, ÖTV’nin konusu herhangi bir ürünün varlığından değil, teslim işleminden kaynaklanmaktadır. Kanuna bakıldığında da yukarıda sayılan listelerdeki malların teslimi, ithalatı veya satışı sırasında ÖTV’nin söz konusu olacağı görülmektedir.[8]

Türk Vergi Sisteminde yer alan ÖTV’yi daha iyi kavramak adına vergi unsurlarına bakmakta yarar vardır. Bu unsurlardan ilki olan ÖTV mükellefi, verginin konusunu oluşturan I, II, III, IV sayılı listede bulunan malların; imalatçıları, ithalatçıları veya bu malların müzayede yoluyla satışının gerçekleştirenler olarak tanımlanmıştır. ÖTV açısından ikinci unsur olan vergiyi doğuran olay ise, ÖTV mükellefini borçlu hale getiren olay veya fiildir. ÖTV açısından üçüncü unsur olan matrahın belirlenmesi verginin konusunu oluşturan mallara göre farklılık göstermektedir. Spesifik matrahın belirlenmesinde alkol derecesi, kg, litre, metre gibi vergileme ölçüleri kullanılırken, ad valorem yani değer esaslı matrah yapısının belirlenmesinde vergi oranları kullanılmaktadır.[9]

Tablo 1: Belirli Mal Grupları İçin Özel Tüketim Vergisi Oranları ve Tutarları (2018)


Kaynak:
Gelir İdaresi Başkanlığı, Özel Tüketim Vergisi Oranları ve Tutarları, http://www.gib.gov.tr/fileadmin/mevzuatek/otv_oranlari_tum/ozeltuketimoranlari-OpenPage.htm (ET: 20.04.2018).

ÖTV’ye tabi olan ürün grupları listelerde büyük yer kaplamasından dolayı belirli ürün gruplarının vergi oranlarının veya tutarlarının örnek olarak verilmesi tercih edilmiştir. Yukarıdaki tabloya baktığımızda I sayılı listede yer alan uçak benzini ile otomobil benzini arasındaki ÖTV açısından fark olduğu görülmektedir. Karayolu ile havayolu için maliyet unsurlarının %40’ını yakıt giderleri oluşturmaktadır. Bu duruma iki sektör arasındaki ulaşım rekabeti de eklendiğinde vergi oranlarındaki ufak artışlar önemli giderleri temsil etmektedir. Uçak veya jet yakıtının üzerinden ÖTV alınmamasından dolayı karayoluna kıyasla havayolu bu noktada daha az yakıt giderine katlanmaktadır. Verilecek bir örnekle bu olay daha net açıklanabilecektir. Havayolu ve karayolu için İstanbul-Antalya arası bir sefer düşünüldüğünde, bir uçak ÖTV alınmadan bu yolu ortalama kişi başına 20 TL’lik bir yakıt maliyetiyle tamamlarken, aynı yolu bir otobüs ortalama 30 TL’lik kişi başı yakıt maliyetiyle tamamlamaktadır.  Motorlu taşıtlara yönelik yapılan son düzenlemelerle beraber motor silindir hacminin yanında otomobil fiyatı da ÖTV’ye tabi tutulmuştur.[10]

Avrupa Birliği’nde Özel Tüketim Vergisi

Yaklaşık 60 yıllık bir geçmişe sahip olan AB’nin temel amacı, serbest ticaretin olduğu ortak bir pazar oluşturarak ülkelerarası siyasi birliği sağlamaktır. Ortak pazardan yararlanılarak AB ekonomisini rekabet gücü yüksek ve sürdürülebilir bir ekonomiye dönüştürmek hedeflenmektedir. Ancak ortak pazar içindeki uyumun sağlanması için ülkelerarası oluşabilecek vergi politikaları farklılıklarının ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu doğrultuda ÖTV öncelikli olarak uyumlaştırma politikalarına alınmıştır. Çünkü ÖTV ile uygulanacak oranlar ticaret üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir.  Rekabet şartlarının etkilenmesinden kaynaklı olarak üye ülkelerde ÖTV konusunda oluşacak bir matrah veya oran farklılığı rekabet üstünlüğünün ek değiştirmesine yol açacaktır. ÖTV’nin düşük olduğu ülkelere doğru bir mükellef kayması yaşanacaktır.[11]

AB’de ÖTV’nin uyumlaştırılması konusunda ilk direktif 19 Aralık 1972 tarihinde çıkarılmıştır. Bu direktif işlenmiş tütün üzerinden KDV dışında alınan vergilerle ilgili genel ilkeleri belirlemektedir. Daha sonra 18 Aralık 1978 tarihinde çıkarılan ikinci direktif ile işlenmiş tütün kavramı açıklığa kavuşturulmuştur. Ancak ÖTV konusunda en önemli düzenlemeler 1992 yılında çıkarılan direktiflerle gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde çıkarılan birçok direktifle madeni yağlar, alkollü içecekler ve tütün ürünleri gibi özel tüketim mallarının konusu, matrahı ve oranlarının uyumlaştırılması konusunda düzenlemeler yapılmıştır. Bu direktifleri asıl önemli kılan husus ise, o dönemlerde üye devletlerin ÖTV gelirlerinin %90’ı direktif kapsamına alınan ürün gruplarından oluşmaktaydı.[12]

1992 tarihinde çıkarılan direktifler ile 3 temel ürün grubu açısından ÖTV alınması kararlaştırılmıştır. Bu 3 ürün grubu; madeni yağlar (petrol ürünleri), alkollü içecekler ve tütün mamullerinden oluşmaktadır. Sınıflandırmada kolaylık sağlamak açısından alkollü içecekler ve tütün ürünleri kendi içeresinde ayrıma tabi tutularak 5 ürün grubu belirlenmiştir. Sonuç olarak direktifler kapsamında ÖTV’ye konu olacak 5 ana ürün grubu şu şekildedir: Sigara, sigara dışındaki tütün mamulleri, petrol ürünleri (madeni yağlar) ve enerji ürünleri (kömür, doğalgaz, elektrik), bira-şarap, bira-şarap dışında kalan alkollü içecekler.[13]

Türkiye açısından ortaya koyulan ÖTV unsurları AB açısından da açıklanırsa iki sistem arasındaki ÖTV konusundaki farklılıklar ve benzerlikler ortaya çıkacaktır. Birliğe üye ülkelerde vergiyi doğuran olay, ÖTV’nin konusunu oluşturan malların ve hizmetlerin üretimi, ithalatı ile teslimi durumlarıdır. AB direktiflerine göre vergiyi doğuran olay ise, verginin konusuna giren malların teslimi veya ithalatına bağlanmaktadır. Verginin mükellefi ise, 92/12/EEC sayılı AB direktifinde, ÖTV’ye tabi ürünleri ithal veya imal edenler olarak belirlenmiştir. ÖTV’nin matrahını vergiye tabi mal ve hizmet için harcanan bedel oluşturmaktadır. AB’de ÖTV oranları, tütün mamulleri dışındaki tüm mallar için spesifik esasına göre belirlenmekte olup, tütün ve tütün mamullerinde ise ad-valorem tekniği uygulanmaktadır.[14]

AB, ÖTV matrahının ve oranlarının uyumlaştırılması yolunda önemli gelişmeler kaydetmiştir. Örneğin uyumlaştırma öncesi Danimarka’da alkollü içecekler üzerinden alınan vergi oranları en düşük verginin uygulandığı İtalya’dan 40 kat daha fazlaydı. Bu büyük farklılıklar kimi ülkeler için vergi kaybı anlamına gelirken kimi ülkeler için de yeni vergi anlamına gelmektedir. Bundan dolayı uygulanması zorunlu olan kesin oranlar yerine minimum vergi oranlarının kabulünün sağlandığı bir uyumlaştırma yolu seçilmiştir. Bu durumun tüm ülkelerin rızası olduğu için benimsenmiştir. Üye ülkeler uyum kapsamında artık belirlenen minimum oranın altında vergi oranı belirleyemeyeceklerdir. Ancak üst sınır konusunda belirli bir koşul yoktur. Yani ülkeler belirlenen minimum ÖTV oranlarının üzerinde bir miktar veya oran belirlemekte özgürdürler.[15]

Alkole yönelik çıkarılan direktifler ile tek bir vergi oranı belirlenirken, üye ülkeler bu oranları tam olarak uygulamamaktadırlar. AB Komisyonunun belirlemiş olduğu iki eksiklik vardır. Bu eksiklikler, üye ülkeler arası uygulama farklılıkları ve vergi kaçaklarının devam etmesidir. Avrupa Komisyonuna göre özel tüketim vergisi içindeki en büyük payı, petrol ürünleri almaktadır. Daha sonra sırasıyla tütün mamulleri, alkollü içecekler ve diğer tüketim ürünleri gelmektedir. AB, tarım, bahçecilik, balıkçılık, ormancılık, sabit motorlar, inşaat, yapı malzemeleri ve yol yapımlarında kullanılan araçlar için %0,3 ile %21 arasında ÖTV oranı belirlenmiştir. Bu ürünler endüstriyel ve ticari amaçlı kullanıldığı için ÖTV’ye tabidir. Kischel’e göre ÖTV’ye tabi mallar, temel gıda ürünleri olmaması ve önemli bir gelir kaynağını teşkil etmesinden dolayı vergi uyumlaştırılmasına dâhil edilmektedir.[16]

Türkiye ve Avrupa Birliği’nde Özel Tüketim Vergilerinin Karşılaştırılması

AB tarafından yayınlanan 2015 raporunda Türkiye’ye yönelik üzerinde en çok durulan konu dolaylı vergiler açısından eşitlik olmuştur. Buna ek olarak tüketim vergileri konusunda ayrımcı uygulamalar üzerinde durulmuştur. ÖTV’nin ne kadar farklı amaçları olsa da hem AB’de hem de Türkiye’de temel amacı, gelir elde etmektir. Ayrıca AB’de tüketimi sınırlandırmak ve gelir dağılımında adaleti sağlamak gibi amaçları da bulunmaktadır. AB’de ÖTV uyumlaştırılmasına gidilmesindeki temel neden ise, ülkeler arası uygulama farklılıklarında doğan haksız rekabetin giderilmesidir.[17]

Türkiye ve AB, ÖTV’nin unsurları açısından karşılaştırıldığında belirli noktalarda benzerlikler olmasına rağmen çoğunlukla farklılıklar mevcuttur. Vergiyi doğuran olay ve vergi mükellefi kavramları AB ve Türkiye’de benzer şekilde tanımlanmıştır. Her ikisi içinde vergiyi doğuran olay, mal ve hizmetlerin teslimi, ithalatı ve ilk iktisabıdır. Türkiye’de vergi mükellefi AB ile benzer olarak üzerine vergi borcu düşen gerçek veya tüzel kişilerdir. Mal grupları açısından incelendiğinde ise AB’de 3 ana mal grubundan ÖTV alınırken, Türkiye’de geniş kapsamlı bir vergiye tabi mal tanımı yapılmıştır. AB’den farklı olarak Türkiye’de kolalı gazozlar, motorlu taşıtlar ve lüks tüketim mallarından ÖTV alınmaktadır. Buna karşılık AB’de ÖTV’ye tabi olan kömür ve elektrik Türkiye’de ÖTV kapsamı dışında tutulmuştur.[18]

Tütün mamulleri açısından Türkiye’de uygulanan ÖTV AB’de uygulanan miktardan daha düşüktür. Bu açıdan sigaraya ilişkin ÖTV mevzuatı ile verginin bileşenlerine yönelik AB müktesebatı arasındaki uyumsuzluk devam etmektedir. Ancak sigara üzerinden alınan ÖTV’nin genel düzeyinin AB düzeyine yakın olduğu söylenebilir. Tütün ürünleri üzerinden alınan maktu vergi, 2018 yılı itibariyle ton başına 150 dolara düşürülmüştür. Bu düzenlemedeki temel amaç, ayrımcı verginin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.[19]

AB’de yerli ve yabancı içkiler arasındaki farkı azaltmak için alkollü içkilerden ad valorem vergi yerine spesifik vergi alınmaktadır. Türkiye’de ise 2018 yılı itibariyle alkollü içkilerin tamamına yakınından alınan ÖTV oranlarının arttırılması yerli içkiler (büyük ölçüde rakı) ile ithal içkiler arasındaki vergilendirme farklılıkları artmaya devam etmektedir. Bu durum ayrımcı vergilendirmeye karşı çıkarılan 2009 Eylem Planı ile çelişmektedir. Enerji ürünleri üzerindeki ÖTV genel olarak asgari AB oranlarından yüksektir fakat AB müktesebatına aykırı olarak jet yakıtı, kömür ve elektrik üzerinden ÖTV alınmamaktadır.[20]

Sonuç

Harcamalar üzerinden alınan dolaylı bir tüketim vergisi olarak ifade edilen ÖTV, uygulamadaki kolaylığı bakımından devletlerin öncelikli tercihlerindendir. Ayrıca gelir sağlaması ve zararlı malların tüketimini azaltması gibi amaçlarının olması da bu vergi türünü cazip hale getirmektedir. ÖTV Dünya genelinde savaşların getirmiş olduğu mali sorunlar ve gümrük vergisine ek olarak bir kaynak yaratma düşüncesiyle beraber gelişimini sürdürmüştür. Türkiye açısından ise, Osmanlı Döneminde muamele vergileri olarak alınmaya başlayan ÖTV, Cumhuriyet dönemiyle birlikte mali tekele dönüştürülmüştür. En son olarak da 2002 yılında AB müktesebatı açısından ÖTVK kabul edilmiştir.       

Türkiye ÖTV başta AB mevzuatına uyum yolunda Türk Vergi Sistemine dâhil etmiştir. Vergi sistemindeki karmaşıklığı gidermek amacıyla Türk Vergi Mevzuatının sadeleştirilmesi de ÖTV’nin bir başka uygulama sebebidir. Vergi oranları açısından Türkiye’de farklılıklar olduğu görülmektedir. Ayrıca uygulamadaki oranlar ayrımcı bir vergilendirmenin var olduğunu göstermektedir. 2009 Ulusal Eylem Planında bu uygulamaların engellenmesi planlasa dahi hala hayata geçen bir düzenleme söz konusu değildir.

Türkiye ve AB karşılaştırılması yapıldığında vergi mükellefi ve vergiyi doğuran olay konusunda bir benzerliğin olduğu görülmektedir. Ancak vergi oranları açısından farklılıklar giderek artmaktadır. Vergi uyumsuzluklarının söz konusu olması ÖTV’nin getirilme amacından sapıldığının bir göstergesidir. Türkiye ve AB arasındaki farklılıkları özetlemek gerekirse şu temel uyumsuzlukları görürüz: Türkiye’de AB’ye daha fazla üründen ÖTV alınmaktadır. Tütün oranları açısından Türkiye’de uygulanan ÖTV AB’de uygulanan miktardan daha düşüktür. Türkiye’de yerli ve ithal alkollü içecekler arasındaki fark giderek artmaktadır. Son olarak da enerji ürünlerinden ÖTV alınması konusunda, AB uygulamasının Türkiye’deki uygulamadan daha geniş kapsamlı olduğu söylenebilir.

Kaynakça

Turunç, Sencer: Avrupa Birliği’nin Vergi Uyumu Politikası Çerçevesinde Özel Tüketim Vergileri ve Türk Özel Tüketim Vergisi Mevzuatına İlişkin Bir Değerlendirme, Avrupa Birliği Uzmanlığı Tezi, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı, Ankara, 2016.

Yıldırım, Ayşe Elif: Avrupa Birliği ve Türk Vergi Sistemlerinde Özel Tüketim Vergisi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, XIX(1), 2015.

Taylar, Yıldırım: Vergi Teorisi Açısından Özel Tüketim Vergileri ve Türk Özel Tüketim Vergisi Uygulaması. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 12(2010), 2012.

Özel Tüketim Vergisi Kanunu (2002, 6 Haziran): Resmi Gazete (Sayı: 24738). Erişim Adresi: http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.4760.pdf

Altıok, Seçkin: Avrupa Birliği ve İlişkiler Çerçevesinde Özel Tüketim Vergisi Uygulaması ve Türkiye Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2007.

Kukuş, Bayram Ali: Türkiye’de Özel Tüketim Vergisi ve Avrupa Birliği Özel Tüketim Vergisi İle Uyumlaştırılması. Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2010.

Didinmez, İrem: Türkiye ve Avrupa Birliği’nde Özel Tüketim Vergileri Uyumlaştırması, Vergi Sorunları Dergisi, 350, 2017.

Bilici, Nurettin: Avrupa Birliği ve Türkiye, Seçkin Yayıncılık, Ankara. 2012.

Hak, İbrahim: Özel Tüketim Vergisinde ‘‘Vergiye Tabi Mal’’ Kavramına Farklı Bir Bakış. Vergi Sorunları Dergisi, 329, 2016.

Akşam Gazetesi, Motorin ÖTV’SİZ Jet Yakıtını Üçe Katladı, 2014, Erişim Adresi: https://www.aksam.com.tr/ekonomi/motorin-otvsiz-jet-yakitini-uce-katladi/haber-282201

İlhan, Buket:  Özel Tüketim Vergisinde Avrupa Birliği ve Türk Vergi Sisteminin Uyumlaştırma Çalışmaları. Maliye Dergisi, 156, 2009.

Erkan,  Mehmet: Özel Tüketim Vergisi İle İlgili Düzenlemelerin Avrupa Birliği Müktesebatı Açısından Değerlendirilmesi, 2012.

Avrupa Komisyonu İlerleme Raporu, Avrupa Komisyonu, Strazburg, 2018, Erişim Adresi:https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf

Dipnotlar

[1] Sencer Turunç, Avrupa Birliği’nin Vergi Uyumu Politikası Çerçevesinde Özel Tüketim Vergileri ve Türk Özel Tüketim Vergisi Mevzuatına İlişkin Bir Değerlendirme, Avrupa Birliği Uzmanlığı Tezi, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı, Ankara, 2016, s. 13-15; Ayşe Elif Yıldırım, Avrupa Birliği ve Türk Vergi Sistemlerinde Özel Tüketim Vergisi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, XIX(1), 2015, s. 227.

[2] Yıldırım Taylar, Vergi Teorisi Açısından Özel Tüketim Vergileri ve Türk Özel Tüketim Vergisi Uygulaması, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 12(2010), s. 439-440; Özel Tüketim Vergisi Kanunu (2002, 6 Haziran), Resmi Gazete (Sayı: 24738).

[3] Seçkin Altıok, Avrupa Birliği ve İlişkiler Çerçevesinde Özel Tüketim Vergisi Uygulaması ve Türkiye Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2007, s. 54-55.

[4] Bayram Ali Kukuş, Türkiye’de Özel Tüketim Vergisi ve Avrupa Birliği Özel Tüketim Vergisi İle Uyumlaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2010, s. 39.

[5] İrem Didinmez, Türkiye ve Avrupa Birliği’nde Özel Tüketim Vergileri Uyumlaştırması, Vergi Sorunları Dergisi, 350, 2017, s. 34.

[6] Nurettin Bilici, Avrupa Birliği ve Türkiye, Seçkin Yayıncılık, Ankara. 2012, s. 275-276.

[7] A.g.e., Sencer Turunç, s. 13-16.

[8] A.g.e., Ayşe Elif Yıldırım, s. 244; İbrahim Hak, Özel Tüketim Vergisinde ‘‘Vergiye Tabi Mal’’ Kavramına Farklı Bir Bakış. Vergi Sorunları Dergisi, 329, 2016, s. 155.

[9] A.g.e., Özel Tüketim Vergisi Kanunu.

[10] Akşam Gazetesi, Motorin ÖTV’SİZ Jet Yakıtını Üçe Katladı, 2014.

[11] A.g.e., Ayşe Elif Yıldırım, s. 229; A.g.e., Sencer Turunç, s. 38; A.g.e., Nurettin Bilici, s. 245.

[12] A.g.e., Nurettin Bilici, s. 245-256; A.g.e., Sencer Turunç, s. 40.

[13] A.g.e., Yıldırım Taylar, s. 442.

[14] Buket İlhan, Özel Tüketim Vergisinde Avrupa Birliği ve Türk Vergi Sisteminin Uyumlaştırma Çalışmaları. Maliye Dergisi, 156, 2009,  s. 315; Mehmet Erkan, Özel Tüketim Vergisi İle İlgili Düzenlemelerin Avrupa Birliği Müktesebatı Açısından Değerlendirilmesi, 2012, s. 10-22.

[15] A.g.e., Nurettin Bilici, s. 248.

[16] A.g.e., İrem Didinmez, s. 34.

[17] A.g.e., s. 36.

[18] A.g.e., s. 36-37.

[19] Avrupa Komisyonu İlerleme Raporu, Avrupa Komisyonu, Strazburg, 2018, s. 80.

[20] A.g.e., s. 80.

Yazar Hakkında

Burak Hamza Ayaz / TESA Araştırma Birimi Direktörü / TESA Ekonomi Masası Yardımcı Direktörü ve Yazarı

Çukurova Üniversitesi

Maliye Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bankacılıkta Yüzdürülen Krediler Üzerine Tespitler

Bankacılıkta Yüzdürülen Krediler Üzerine Tespitler

Yazan: Özcan KUZULU

Değerli okuyucularım, sermaye piyasalarında şeffaflık çok önemli bir konu. Her zaman söylediğim üzere, Bankacılık sektörü diğer sektörlerden çok farklı bir sektördür. En basit anlamıyla halkın birikimlerini emanet ettiği ve bu emanetleri işleterek kazanç sağlayan bu kurumlar faaliyetini en şeffaf şekilde yürütmek zorundadırlar. Bu birikimleri kredi olarak piyasada plase ederken kredi tahsis süreçlerini en iyi şekilde işleterek bu kredileri halk diliyle “batırmamak” zorundadırlar. Batırılan her kredi hebâ edilmiş kaynaktır.

Bankalar, aracılık fonksiyonlarının bir gereği olarak, topladıkları kaynakları kredi olarak piyasaya plase ederler. Plasman, bankaların en çok gelir elde ettiği faaliyet olmakla birlikte, bu süreç birçok risk altında gerçekleştirilmektedir. Kredi tahsis sürecinde asimetrik bilginin varlığı, finansal krizler, firmalardan kaynaklanan hatalardan dolayı zaman zaman kullandırılan kredilerin geri dönüşlerinde sorunlar oluşmaktadır. Sorunlu kredilerin varlığı banka finansal tablo ve oranlarına, sermaye yeterliliğine, aktif kalitesine, likidite oranlarına olumsuz etkisi olması nedeniyle önem verilen bir durumdur. Ancak, tüm gözetim, denetim, izleme faaliyetlerine ve sorunlu kredilerin tasfiyesine yönelik İstanbul Yaklaşımı, Anadolu Yaklaşımı, Varlık Yönetim Şirketleri, bankaların kendi uygulamalarına rağmen sorunlu kredi miktarı yıllar itibariyle artmaktadır[1].

Bu yazımızda Türk Bankacılık sistemi içinde var olduğunu son günlerde sıkça dile getirdiğimiz “yüzdürülen krediler” den bahsetmeye çalışacağız. Bu konuda varsayımlar dışında sektörün genelinde detaylı ve tutarlı yayınlanmış bir araştırma maalesef yok.

Yüzdürülen krediler, yapılandırılmış kredilerden, I. sınıfta yer alan ama aslında geri ödeme olanağı sınırlı, firmalarda sermaye haline gelmiş krediler olarak tanımlanabilir. Bankalar, bir kredinin beş aşamalı takip sürecinde ilk iki aşama geçilip de üçüncü aşamaya gelindiğinde yani kredi donuk kredi niteliğine bürününce, bu alacağa yüzde 20 oranında karşılık ayırmak zorundadır. Karşılık miktarları dördüncü aşamada yüzde 50 ve beşinci aşamada yüzde 100’e yani alacağın tamamına ulaşır.

Kredilerin Sınıflandırılması Ve Bunlar İçin Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğe aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/06/20160622-3.htm[2]

Uluslararası finansal raporlama standartlarının (IFRS ya da Türkçe TFRS) 9’uncu maddesi 2018 yılbaşından itibaren önemli bir değişikliğe uğradı. Yukarıda linkini verdiğim kanunun son bölümüne eklenen geçici madde aşağıdaki gibi

GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Bankalar, durumlarını 1/1/2018 tarihine kadar TFRS 9 uncu maddeye uygun hale getirmek zorundadır.

(2) Kurul, bankanın detaylı gerekçelerini içeren başvurusu üzerine yapacağı değerlendirmeye göre banka bazında TFRS 9 uygulamasına geçilmesi konusunda ilave süre tanınmasına karar verebilir.

Yukarıda anılan değişiklik ile yapılan ertelemelerin zorlaştıracağından ve takibe düşen kredilerde bir patlama yaşanacağından söz edilmektedir. Bu değişiklikle bankalar 90 gün ödenmeyen kredileri direkt takibe atmak zorundadırlar. 2006’da yayınlanan ve üzerinde 10’dan fazla değişiklik yapılarak bugüne taşınan ‘Kredilerin Sınıflandırılması ve Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Yönetmelik’e göre ödeme süresi 90 günü geçen kredi alacağının banka bilançolarında takipteki kredi olarak gözükmesi şart.

Toplam sektörü incelediğimizde – her ne kadar oransal olarak kabul edilebilir seviyede olsa da-  takipteki kredilerde hızlı bir yükseliş var. Aşağıdaki tabloyu BDDK’nın raporundan aldım.

Takibe alınan kredilerin Türkiye’deki oranı toplam kredi stoku içinde yüzde 2,96[3]. Bu oran Avrupa ile karşılaştırıldığında makul sayılabilecek seviyede.  Ancak aralık ayı BDDK verilerine göre alarm verici bir gelişme var. Aralık ayında Türk bankacılık sektöründeki sorunlu krediler geçen yılın aynı ayına göre %30 artmış ve 64 mia TL’sına ulaşmış.

Şimdi bankaların takipteki kredilerinin çok daha yüksek olduğu izlenimi edindiğimiz bazı gözlemlerimizi madde madde sıralayalım;

♦Piyasadan edindiğimiz bilgilere göre KGF kredileri genel olarak daha önce verilen ancak geri ödenmediği için aslında takip hesaplarına düşmesi gereken teminatsız, riskli ve aksayan kredilerin yeniden yapılandırılmasında kullandırıldı. Bu sayede batığa giden krediler yüzer kredi haline dönüştürüldü. Riskli firmalara kredi vermek kolaylaşınca kısa sürede 220 mia TL’lik kredi hacmine ulaşıldı. Eski bir bürokrat KGF kredilerinden kaynaklanabilecek olası risklere dikkat çekerek 2001 krizinin de batık kredilerin %10’a ulaşınca oluştuğunu belirtmişti. Yine sektörde yer alan yönetici pozisyonunda çalışanların tahminleri, brüt takipteki alacaklar ve yüzdürülen krediler ile bilançodan satış ile çıkarılmış kredilerin etkisini hep beraber hesaplandığı zaman problemli kredi-canlı kredi oranının oranın %10’lara kadar ulaştığını ifade ediyorlar.

♦BDDK verilerine göre 31.12.2017 itibariyle İnşaat sektörünün bankalara olan nakdi ve gayrinakdi kredi borcu toplamı 311 mia TL. Bu krediler 2016 ile 2017 yılı arasında %23’lük artışla 254 mia TL’den 311 mia TL’ye yükselmiş. KGF’nin etkisiyle inşaat sektöründe de kredi stoğu büyümüştür.

Merkez Bankası istatistiklerine göre, 31.12.2017 itibariyle, bireylerin bankalara olan konut kredisi borcu 192 mia TL. Dolayısıyla inşaat sektörüne kullandırılan bireysel ve ticari nitelikli kredilerin toplamı  503 mia TL’yi buluyor. Aynı tarihte bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi ise 2.045 mia TL. Yani inşaat ve konut kredileri, toplam kredi pazarının 4’te biri. 2017 yılı sektörde parlak bir yıl değildi.

♦Türk Telekom’un ana ortağı OTAŞ’a açılan 4.75 mia USD kredinin 3 mia USD’sini üstlenen Akbank, Garanti ve İş Bankası 1 yılı aşkın süredir kredi tahsilatını yapamıyordu. 2018 yılı başlarında Akbank’ın OTAŞ kredisini yakın izlemeye aldığını açıklamasının ardından Garanti Bankası ve İş Bankası da krediyi “yakın izlemeye” aldı.

Garanti Bankası’nın üçüncü çeyrek bilançosuna göre, banka, 951.4 mio USD ve 7.8 mio EURO tutarındaki krediyi, İş Bankası da üçüncü çeyrek bilançosuna göre 1.9 mia TL krediyi ve Akbank, 1.5 mia USD tutarındaki krediyi daha önce “Standart Nitelikli Krediler ve Diğer Alacaklar” sınıfında takip ediyordu[4].

OTAŞ’a 2013 yılında 4.75 mia USD tutarındaki krediyi veren 30’a yakın banka arasında en büyük pay Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası’nın.

İlaveten Turkcell’in yönetim koltuğuna oturma karşılığında Mehmet Emin Karamehmet’e ait Çukurova Grubu’na Ziraat Bankası aracılığıyla açtırdığı 1.6 mia USD kredinin ilk taksitinin de ödenmediğini gazete ve uluslararası ajansların haberlerinden öğreniyoruz. Ziraat Bankası’nın bilanço dipnotlarında ise Turkcell için açılan 1.6 milyar dolarlık krediden hiç bahsedilmemiş.

♦Aşağıdaki tablo altı adet bankanın internet sitelerinde yer alan yatırımcı ilişkileri bölümündeki finansal bilgiler kısmında bulunan bilanço dipnotlarından alınan verilerden hazırlanmış bir tablodur.

Bu rakamlar altı büyük bankanın idari takibe aldıkları riskli kredilerin, resmi olarak takipte gösterilen kredilerinden 2.6 kat daha yüksek olduğunu gösteriyor[5]. Bu altı bankanın verilerinin sektör ortalamasını yansıttığını var sayarsak, ortaya 227 milyar liralık batık ve riskli kredi tutarı çıkar. Bu da dağıtılan kredilerin %11’inde sorun yaşadığı yönünde bir rakam çıkmasına neden olur. Burada 6 banka üzerinde olasılık hesabı yapılmıştır. Yine de riskli ve yüzdürülen kredilerin resmi olarak açıklanan takipteki kredilere göre oldukça yüksek olduğu çok açık.

Burada aklımıza şöyle bir soru geliyor ; Bankalar ayırmaları gereken gerçek karşılıkları ayırmış olsalardı, öz varlık karlılığı nerede olurdu?

♦Bu rakamların içinde genel olarak bireysel, perakende, ticari ve kurumsal krediler bulunuyor. Ama bir de varlık şirketlerine satılarak çıkarılan krediler var. Özel Bankalar bazı alacaklarını daha doğrusu sorunlu kredilerini 5411 sayılı Bankacılık Kanunun 143 Maddesine istinaden bu amaçla kurulmuş kurumlara devretmektedir[6]. Yine 2017 yılının ocak ayında çıkan KHK ile de artık kamu bankaları da yasal takibe düşen geri ödenmesinde sıkıntılı olan icraya intikal eden kredi, kredi kartı ve diğer tüm alacaklarını bu firmalara devredebilmektedir[7]. Peki banka neden kendi alacağını başka firmalara devreder ? derseniz cevap şöyle ; Banka bu sistem sayesinde sorunlu kredi takibi ile uğraşmamakta ve bankaların verdiği kredilerin geri dönüş makası açılmasının banka sicilini olumsuz etkilemesi önlenmektedir. Verilen kredilerin %40’ı takibe / icraya düşen bankayı BDDK incelemeye alacak ve hatta el dahi koyabilecektir.

Aşağıdaki tabloyu http://www.mahfiegilmez.com/2017/01/bankalar-tahsil-edemedikleri-alacaklarn.html sitesinden aldım[8].

2017 yılı rakamları yok ama rakamların büyüklüğü dikkat çekici.

Kredi Garanti Fonu’nun bankalara sorunlu olabilecek kredileri yapılandırma fırsatı verdiği aşikârdır. Fakat reel sektördeki sorunlar daha ciddidir. Kurumsal yönetim, verimlilik, etkinlik, finansal yönetim, rekabet edememe, teknolojik altyapı yetersizliği gibi sorunlar çözülmedikçe KGF kredileri sadece bu sorunları öteleyecektir[9]. Kurumsal yönetim, stratejik yönetim ve finansal yönetim anlamında gelişmiş ülkelerdeki uygulamalar ile aramız giderek açılmaktadır.

♦Bankacılıkta satış süreçleri ve kredi tahsis süreçleri bir kuşun iki kanadı gibidir. Aksayan kanat zafiyet oluşturur. Maalesef özellikle 2005-2006’lı yıllardan sonra bireysel bankacılıktaki satış ve kredilendirme modellerinin âdeta ticari ve kurumsal kredilere taşınması pek çok sorunu ortaya çıkarmıştır. Finansal analiz ve kredi tahsis bölümlerinde çalışan profesyonellerin uzmanlık düzeyi yeterince arttırılamamıştır. Koltuğunu koruma kaygısıyla satış ekipleri ve şube müdürlerinin kuklası haline kredi yöneticileri, sadece kâr etme amaçlı hareket eden bilinçsiz ve bilgisiz satış kadrolarının tahakkümü altına giren kredilendirme süreçleri kredi ve risk konusunda yetersiz kadroların da istihdam edilmesi ile kaynaklar olmaması gereken yerlere olmaması gereken tutarlarda ve vadelerde tahsis edilmiştir.

Bankalardaki satış, kâr ve büyüme hedefleri RİSK’in önüne geçmiştir. Bazı sektörlerde kredi yoğunlaşmasına sebebiyet verilmiştir. Bu sektörlerde yüksek risk-yüksek kredi karlılığı-yüksek maddi teminat bileşkesi ile yaratılan krediler, kâğıt üzerinde kârlı ve canlı, fiilen ise donuk hale gelmiştir. Özellikle diğer bankaların risklerini daha yüksek karlılık beklentisi ile alınma yarışı, yanlış firmalarda yanlış bir rekabetin oluşmasına yol açtı[10].

Finansal / kredi analistinin temel muhasebe alanında; kayıt aşamasından, dönem sonu işlemlerine, mizan oluşturulmasına, mizandan finansal tabloların oluşumuna kadar bilgi sahibi olması gerekir. Doğru kredi kararı verebilmek için Türkiye’de temel finansal tabloları analiz etme becerisi kadar, temel finansal tabloları oluşturan hesap planının detaylı analizi önemlidir. Maalesef,  İnşaat – Taahhüt firmalarında mali yılda ciro rakamına bakıp karşılaştırma yapan kredi yöneticileri karşı karşıya geldiğimi hatırlıyorum. Firmasına kredi kullandırdıktan sonra bu krediyi mevduat yapıp ve bu mevduatı teminat olarak gösterip tekrar kredi kullandırmak isteyen şube müdürleri hatırlıyorum.

Bankalar kadrolarını son yıllarda o kadar hızlı değiştirir hale getirdiler ki, deneyimli bankacıları çıkartarak yerine daha az maliyetli çömezleri koyma yoluna gittiler. Şubeler giderek profesyonel bankacılık fonksiyonundan, pazarlama fonksiyonuna, pazarlama fonksiyonundan da basit bir satış fonksiyonuna dönüştüler. Plansız ve art arda yapılan segmentasyonlar ile kredi hafızasının en önemli kaynağı zayıflatıldı. Kredi ve müşteri devirleri bazı bankalarda o kadar plansız yapıldı ki, hem krediye bakan tahsis ekipleri hem de şubeler değişti. Duayen bankacı Rıfat Taranto’nun dediği gibi “Kredi canlı bir varlıktır.”[11] prensibi göz ardı edildi. Şubede kredinin sağlığını en yakından izleyecek, hissedecek profesyonel bankacıların nitelikli zamanlarını operasyon yükü, niteliksiz satış ve Excel raporlamaları işgal eder hale geldi.

SONUÇ

Bankacılık sektörü etikten ve şeffaflıktan uzak faaliyet göstermektedir. Masraf ve komisyon tahsilatları, aşırı kâr kaygıları, amaç ve asıl işleyişinden uzaklaşmış kredi tahsis süreçleri, üst yönetimlere dağıtılan primlerin şeffaf olarak açıklanmaması gibi konuların sektör tarafından düzenlenmesi gerekmektedir. Takipteki krediler büyüklüğü ve oransal etkileri itibariyle bankaların bilanço, gelir tablosu, kârlılık, likidite, sermaye yeterliliği ve aktif kalitesi oranlarını etkilemekte, bankaların kaynaklarını donuk alacaklara bağlaması, kaynak ve kredi maliyetine etkisi, bankanın bunları tahsil etmesine yönelik faaliyetlerini arttırması, muhasebe ve sınıflandırma işlemlerinin önemini arttırması hususları dikkate alınarak önem verilmesi, kredilerin kullandırılma süreci kadar firmaların analiz ve istihbarat yani kredi plasman öncesi aşamasına da önem verilmesi gerekmektedir.

DİPNOTLAR

[1] Hüseyin Selimler, “SORUNLU KREDİLERİN ANALİZİ, BANKA FİNANSAL TABLO VE ORANLARINA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ”, Finansal Araştırmalar ve Çalışmalar Dergisi 7, sayı 12 (01 Ocak 2015): 131, https://doi.org/10/gc3hvs.

[2] “Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü”, erişim 26 Mart 2018, http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/06/20160622-3.htm.

[3] “16668tbs_temel_gostergeler_raporu_aralik_2017.pdf”, erişim 26 Mart 2018, https://www.bddk.org.tr/WebSitesi/turkce/Raporlar/TBSGG/16668tbs_temel_gostergeler_raporu_aralik_2017.pdf.

[4] “OTAŞ kredisi ‘yakın izlemede’”, Dünya Gazetesi, 11 Ocak 2018, https://www.dunya.com/finans/haberler/otas-kredisi-yakin-izlemede-haberi-398077.

[5] “Bankalar ne kadar batık gizliyor”, Ahval, erişim 07 Mart 2018, https://ahvalnews.com/tr/krediler/bankalar-ne-kadar-batik-gizliyor.

[6] “Varlık Yönetim Şirketine Devredilen Banka Borçları | Banka Kredi Haberleri”, erişim 25 Mart 2018, https://www.bankarehberim.com/varlik-yonetim-sirketine-devredilen-banka-borclari/.

[7] “Varlık Yönetim Şirketine Devredilen Banka Borçları | Banka Kredi Haberleri”.

[8] Gönderen Mahfi Eğilmez, “Bankalar Tahsil Edemedikleri Alacaklarını Ne Yapar?”, erişim 25 Mart 2018, http://www.mahfiegilmez.com/2017/01/bankalar-tahsil-edemedikleri-alacaklarn.html.

[9] “Bankacılık Sektörünün Karlılığı ve Sektöre Yöneltilen Eleştiriler”, Strateji ve Finans, erişim 25 Mart 2018, https://www.stratejivefinans.com/single-post/2018/02/27/Bankac%C4%B1l%C4%B1k-Sekt%C3%B6r%C3%BCn%C3%BCn-Karlar%C4%B1-Reel-Anlamda-Y%C3%BCksek-midir.

[10] “Türk Bankacılık Sistemindeki Kurumsal ve Ticari Kredi Süreçlerinin Eleştirel Analizi”, Strateji ve Finans, erişim 25 Mart 2018, https://www.stratejivefinans.com/single-post/2016/09/25/S%C3%BCpermarket-Bankac%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-EtkileriT%C3%BCrk-Bankac%C4%B1l%C4%B1k-Sistemindeki-Kurumsal-ve-Ticari-Kredi-S%C3%BCre%C3%A7lerinin-Ele%C5%9Ftirel-Analizi.

[11] “Türk Bankacılık Sistemindeki Kurumsal ve Ticari Kredi Süreçlerinin Eleştirel Analizi”.

KAYNAKÇA

“16668tbs_temel_gostergeler_raporu_aralik_2017.pdf”. Erişim 26 Mart 2018. https://www.bddk.org.tr/WebSitesi/turkce/Raporlar/TBSGG/16668tbs_temel_gostergeler_raporu_aralik_2017.pdf.

“Akbank takipdeki kredi alacaklarını sattı haberi – BorsaGündem.com”. Erişim 25 Mart 2018. http://www.borsagundem.com/haber/akbank-takipdeki-kredi-alacaklarini-satti/1203562.

“Bankacılık Sektörünün Karlılığı ve Sektöre Yöneltilen Eleştiriler”. Strateji ve Finans. Erişim 25 Mart 2018. https://www.stratejivefinans.com/single-post/2018/02/27/Bankac%C4%B1l%C4%B1k-Sekt%C3%B6r%C3%BCn%C3%BCn-Karlar%C4%B1-Reel-Anlamda-Y%C3%BCksek-midir.

“Bankalar ne kadar batık gizliyor”. Ahval. Erişim 07 Mart 2018. https://ahvalnews.com/tr/krediler/bankalar-ne-kadar-batik-gizliyor.

“Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü”. Erişim 26 Mart 2018. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/06/20160622-3.htm.

“Denizbank alacaklarını sattı”. Dünya Gazetesi, 11 Aralık 2017. https://www.dunya.com/finans/haberler/denizbank-alacaklarini-satti-haberi-393995.

Eğilmez, Gönderen Mahfi. “Bankalar Tahsil Edemedikleri Alacaklarını Ne Yapar?” Erişim 25 Mart 2018. http://www.mahfiegilmez.com/2017/01/bankalar-tahsil-edemedikleri-alacaklarn.html.

“OTAŞ kredisi ‘yakın izlemede’”. Dünya Gazetesi, 11 Ocak 2018. https://www.dunya.com/finans/haberler/otas-kredisi-yakin-izlemede-haberi-398077.

Selimler, Hüseyin. “SORUNLU KREDİLERİN ANALİZİ, BANKA FİNANSAL TABLO VE ORANLARINA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ”. Finansal Araştırmalar ve Çalışmalar Dergisi 7, sayı 12 (01 Ocak 2015): 131. https://doi.org/10/gc3hvs.

“Türk Bankacılık Sistemindeki Kurumsal ve Ticari Kredi Süreçlerinin Eleştirel Analizi”. Strateji ve Finans. Erişim 25 Mart 2018. https://www.stratejivefinans.com/single-post/2016/09/25/S%C3%BCpermarket-Bankac%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-EtkileriT%C3%BCrk-Bankac%C4%B1l%C4%B1k-Sistemindeki-Kurumsal-ve-Ticari-Kredi-S%C3%BCre%C3%A7lerinin-Ele%C5%9Ftirel-Analizi.

“Türkiye’de 3 Banka, 700 Milyon TL’lik Alacaklarını, 32,5 Milyon TL’ye Sattı”. Haberler.com, 04 Ekim 2017. https://www.haberler.com/turkiye-de-3-banka-700-milyon-tl-lik-10094993-haberi/?utm_source=facebook&utm_campaign=tavsiye_et&utm_medium=detay.

“Varlık Yönetim Şirketine Devredilen Banka Borçları | Banka Kredi Haberleri”. Erişim 25 Mart 2018. https://www.bankarehberim.com/varlik-yonetim-sirketine-devredilen-banka-borclari/.

Yazar Hakkında

Özcan KUZULU / TESAD Ekonomi Masası Direktörü

Finans, Finansal Analiz ve Ticari Krediler Uzmanı

Finans Doktorant, Çukurova Üniversitesi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Faydacılık Perspektifinden Refah İktisadı

Faydacılık Perspektifinden Refah İktisadı

Yazan: Burak Hamza AYAZ

Bu yazının kaleme alınmasındaki temel amaç, bireysel durumlardan yola çıkarak toplumun faydası (bu duruma mikroekonomi tekniklerin dikkate alınarak bir bütün olarak ekonomiyi ilgilendiren makroekonomiye ulaşılması da diyebiliriz) için iktisadi etkinlikleri temel alan refah iktisadı kavramını ortaya koyabilmektir. Yazının oluşturulmasındaki amaç doğrultusunda öncelikle refah iktisadı, eski ve yeni refah iktisadı olmak üzere iki başlıkta ele alınmıştır. Bireysel refahın incelenmesi kadar toplumsal refaha da yer verilmesi gerekliliğinden dolayı ayrıma gitmeden önce refah iktisadı faydacı bir temelde tartışılmıştır. Anlatım tercihi olarak alanında öncü olan iktisatçıların fikirleri yansıtılarak konunun ilerlemesi tercih edilmiştir.

Refah iktisadı, genel yapıya bireysel ve toplumsal olmak üzere iki farklı perspektiften bakmaktadır. Bu doğrultuda refah iktisadının tanımlamaya çalıştığı düşünceler, başta refahın nasıl ölçüleceği ve yükseltilebileceğidir. Daha sonra ise, toplumsal olarak en yüksek refah düzeyine ulaşmak için gerekli olan şartları açıklamaktadır.[1] Birey ve toplum çerçevesinde inceleyecek olursak, karşımıza refah iktisadının iki farklı geleneksel yaklaşımının çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi, bireyin refahı için gelirin arttırılması iken, ikincisi ise toplumun refahı için Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH)’nın arttırılması (gelir yaklaşımı) olacaktır.[2]

Refah iktisadının tarihi konusunda iktisatçılar dört dönemde hem fikir olmuşlardır. Bu dönemler sırasıyla şu şekildedir: Faydacı Miras, Eski (Klasik) Refah İktisadı, Yeni Refah İktisadı ve Post-Arrovian Dönem (Bu dönem içerisine maliyet-fayda analizi, sosyal seçim teorisi ve eşitlik teorisi gibi temel yaklaşımlar da girmektedir).[3] Eski ve yeni olmak üzere refah iktisadı ayrımına gitmede önce refah iktisadının temelini oluşturan ve konunun ilerleyen kısımlarını anlamamıza yardımcı olacak olan faydacı yaklaşıma değinmek gerekmektedir.

Faydacılık (Utilitarianism)

Ufak tefek de olsa fikir ayrılıkları olmasına rağmen iktisat ekolleri tarafından kabul gören genel görüşe göre, refah iktisadının öncülüğünü faydacılık felsefesi yapmaktadır. Faydacılığın temel amacı; mallar, hizmetler ve haklar gibi toplumda üretilen zenginliklerin, toplumu oluşturan üyelerin faydalarını ençoklaştıracak şekilde dağıtılmasıdır. Burada altı çizilmesi gereken temel nokta, üretilen malların toplumu oluşturacak her bir bireye eşit olarak dağıtılmasıdır. Çünkü eşit olarak dağıtılan payların bireyler üzerindeki marjinal faydalarında da o denli eşitlik sağlanmış olacaktır.[4]

Klasik faydacılar da diyebileceğimiz ve faydacılık yaklaşımının kökenlerini oluşturan iktisatçılar A. C. Pigou ve Jeremy Bentham’dır. Daha sonra J. S. Mill, A. Marshall ve S. Jevons gibi iktisatçılar tarafından faydacılık felsefesi geliştirilmiştir.[5] Faydacılık düşüncesinin temellerinin bu iktisatçılardan daha da eski zamanlara gittiği düşünülse de genel kabul gören görüş, faydacı düşünce ekolünün J. Bentham olduğu yönündedir. Bentham’ın faydacılık konusunda dayandığı temel varsayımlar şu şekildedir:[6]

-Her birey kendisi için neyin iyi olduğunu en iyi şekilde bilmektedir.-Her birey kendine özel konularda karar vermelidir.-Bireyin refahı, diğer bireylerin refahına bağlı değildir.-Her bireyin refahı, toplumun toplam refahını değerlendirmek için eklenebilir.

-Her birey, ortak kararlarda aynı ağırlığa (haklara) sahiptir.

-Fayda bireylerarası karşılaştırılabilir.

-Rekabet ilkesi eşit fırsat koşulları altında uygulanıyorsa refah düzeyini arttırır.

-Ekonomik refah genel refah ile ilişkilidir.

-Faydacılık, kardinal sayılarla ölçülebilir ve fayda fonksiyonları doğrusaldır.

Bentham’a göre sosyal refah, iki ayrı bireyin faydasının toplamından oluşmaktadır. Ekonomi bilimine kattıklarıyla tartışmasız bir iktisat ekolü ve faydacılığın en önemli temsilcisi olarak kabul gören Pigou’nun Bentham ile fikir ayrılığına düştüğü konu bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bentham, kişisel faydaların toplamından yola çıkarak faydacılık düşüncesini ortaya koyarken; Pigou ise, sosyal veya toplumsal faydanın maksimize edilmesi gerekliliğini dikkate alarak faydacılık konusunu işlemiştir.[7]

Faydacı ekonomi bilimine yapılan itirazlar üç başlıkta toplanabilir. İlk olarak, bir topluluğun mutluluğunun bireylerin mutluluğunun toplamından oluşamayacağı ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, memnuniyetlerin herhangi bir fayda fonksiyonunda bir araç olarak kullanılamayacağı belirtilmektedir. İkinci olarak, farklı insanların mutluluk ve tatmin düzeylerinin karşılaştırılamayacağını ve böyle bir karşılaştırma için ancak değer yargılarının dikkate alınabileceği herhangi bir ampirik çalışma yapılmasının mümkün olmayacağı düşüncesi hakimdir. Son olarak yapılan eleştiri de ikinci eleştiriden ortaya çıkan bir düşünceyi yansıtmaktadır. Bu ise, refah ekonomisinin kaçınılmaz olarak normatif olmasıdır.[8]

Faydacılık ilkesi, ortak amacın sosyal refahı yükseltmek olduğunu söylemektedir. Faydalar arası karşılaştırma yapılabilmesi için öncelikle faydaların objektif olması gerekmektedir. Mantık çerçevesine oturtulmuş ve uygulanabilir bir fayda karşılaştırmasının yapılması faydaların toplanması yönünde daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Ancak bütün itirazlara rağmen unutulmamalıdır ki refah iktisadının gelişimi için normatiflik ve işlevsellik gerekli görülmektedir.[9]

Eski (Klasik) Refah İktisadı

Little, refah iktisadını tanımlarken ekonomi kelimesinin sadece refahı değil, aynı zamanda refahı ve değişimin sebeplerini de belirttiğini ifade etmiştir.[10] Refah iktisadının bir dalı olan klasik veya Pigoucu refah iktisadı olarak adlandırabileceğimiz eski refah iktisadı, faydanın ölçülebileceğine inanmaktadır. Ayrıca bireylerin marjinal fayda fonksiyonlarının aynı olduğunu kabul etmektedir. Faydanın gelir attıkça azalacağı görüşü de klasik refah iktisadının temel varsayımlarındandır. Pigou’nun ayrıca eski refah iktisadını temsil eden önemli görüşlerinden biri de, zenginden fakire doğru yapılacak bir gelir transferinin toplam refahı arttıracağı yönündeki görüşüdür.[11] Eski refah iktisadında faydanın karşılaştırılmasına olanak verilmesinin temel nedeni, faydaların homojen, objektif ve normatif statüsünün kabul edilmesidir.[12] Pigou’nun sosyal refah fonksiyonu Bentham’ın sosyal refah fonksiyonuna benzemekle birlikte önemli bir noktada ayrılmaktadır. Her iki faydacı iktisatçı da fayda fonksiyonunun her iki kişi için aynı olduğunu kabul etse de Pigou’nun fayda fonksiyonu Gossen tipidir. Yani marjinal fayda tüketim arttıkça azalmaktadır. Azalan marjinal fayda kavramı ilk olarak ortaya atan iktisatçı Gossen’dir. Ancak Marshall sabit gelirler altında para gelirlerinin artmasıyla paranın azalan marjinal faydasını belirli bir kanuna oturtmuştur. Bu kanunla birlikte fazladan bir liranın daha az paraya sahip birine kıyasla daha çok paraya sahip olan bir bireye daha az memnuniyet sağlayacağı ileri sürülmektedir.[13]

Robbins’in refah iktisadını değiştirmeye çalışması ve Pigou’ya yaptığı itirazlarla eski refah iktisadı daha çok şekillenmiştir. Robbins’in refah iktisadı hakkındaki argümanları iki başlıkta toplanabilir. Birincisi, Robbins sadece kişilerarası karşılaştırmaları değil, aynı zamanda çıktıların toplamını da reddeder. Çünkü ona göre heterojen bir yapıya sahip çıktıların iktisatta toplam olarak ifade edilmesi doğru değildir. İkincisi, bir kişinin faydasının diğer bir kişinin faydasıyla kıyaslamanın bilimsel bir temeli yoktur. Sosyal faydayı dikkate alan normatif sonuçların terk edilmesi gerektiğini savunmuştur.[14]

Pigou’nun refah ekonomisinde, ekonomik teori bir engel olarak ortaya çıkmamakla birlikte refah politikaları ve zenginlerden daha fazla vergi alınması gibi konularda da herhangi bir sosyalizm konum ortaya çıkmamıştır. Marjinal devrim sonrası bireysel teşviklere dayanan ekonomik teori; emeklilik aylıkları, konut sübvansiyonları ve arazi vergilendirmesi politikalarını desteklemek için bir ortam yaratmıştır. Ancak Pigou bu politikalar konusunda düşüncesini net bir şekilde belirterek, ikame etkisi yaratan sosyal politikalara karşı olduğunu belirtmiştir.[15] Bu noktada refah iktisadının ahlak ve politik teori ile yakın ilişkisi olduğu unutulmamalıdır. Refah iktisatçıları bir toplum adına karar veremezler ancak, karar haline dönüşebilecek reçeteler ve yollar gösterebilirler. Sonuç olarak, fayda değerlendirmesi ve bu değerlendirmelerin karşılaştırması insanlara göre değişebilen ahlaki yargılar olduğu kabul edilir.[16]

Yeni Refah İktisadı

Yeni refah teorisi, eski refah teorisinin benimsediği faydaların karşılaştırabileceği düşüncesine karşı bir eleştiri getirmesiyle ortaya çıkmıştır. Faydaların ölçülmesi ve toplanması varsayımları yeni refah ekonomisinde terk edilmiştir. Eski ve yeni refah iktisadı arasındaki temel fark, kardinal fayda[17] yerine ordinal faydanın[18] benimsenmesi olmuştur. Ordinal fayda tercihlerin sıralamasını değil, önemini vurgulamaktadır. İlk olarak Vilfredo Pareto tarafından ordinal fayda kelimesi kullanılmıştır. Yeni refah ekonomisinin iki temel teoremi şunlardır: Birincisi, mükemmel rekabetçi genel denge Pareto Optimaldir. İkincisi, herhangi bir pareto optimal tahsisi, rekabetçi bir genel denge ile sağlanabilir. Pareto verimliliği iki noktada eleştirilmektedir. Bunlardan ilki, varlıkların adil bir şekilde dağılımını gerektirmediği yönünde eleştirilmesidir. İkincisi ise, dağılım sonucu oluşabilecek optimumu karşılaştırmak için herhangi bir kriter yoktur.[19]

Yeni refah iktisadının odak noktası, Pareto Optimum (bir kişinin faydasını azaltmaksızın, bir kimsenin faydasının arttırılmasının mümkün olmadığı durum) ve Pareto İyileştirme (en azından bir kişinin faydasının arttıran ve kimsenin faydasını azaltmayan değişme) kavramlarıdır. Yeni refah iktisadı, refah ile piyasa etkinliği arasında doğrudan ilişki kurmaktadır. Bundan dolayı toplam refahın en yüksek seviyeye çıkaracak optimum noktalar arasından birini seçmek gerekmektedir.[20]

Sonuç

Ekonomik refah üzerindeki etkilerden hareket ederek toplam refahı etkileyecek herhangi bir olgu hakkında kesin çıkarımlarda bulunmanın söz konusu olmaması ve refah ekonomisinin oldukça geniş kapsamlı olması refah iktisadının dezavantajları olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle refahı sağlayabilmek ve teşvik etmek için daha pratik önlemler kullanılmalıdır. Politikacılar ve iktisatçıların çıkarlarının çatışmayacağı ortak bir sürecin devreye sokulması toplum refahı adına en faydalı sonuçları doğuracaktır. Refah iktisadının geniş kapsamlı oluşundan ötürü konuların belli kategorilere ayrılarak incelenmesi gerekmektedir. Refah iktisadı konularında tartışmaya açık konular özellikle normatif değer yargılarının kullanılarak toplumsal sonuçların ortaya çıkarılmasıdır. Ancak insan faktörünün devreye girmesinden dolayı ve her bireye göre faydanın değişme durumları dikkate alındığında tamamen bilimsel temeller doğrultusunda bir ampirik çalışmanın yapılması mümkün görülmemektedir. Bu noktada yapılacak en önemli konulardan biri refah iktisadına yönelik oluşturulmuş politikaların etik değerlerle bütünleştirilmesi olacaktır.

KAYNAKÇA

Albayrak, Özlem: Refah İktisadının Teorik Temelleri: Piyasa ve Refah İlişkisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003.

Contestabile, B: Short History of Welfare Economics. Prieiga internetu, http://www.socrethics.com/Folder2/Economics.htm, (lankytasi 2015 10 10).

Baujard, Antoinette: Economic science vs. welfare economics An epistemological reading of the history of welfare Economics, February 26, 2015, http://www.ier.hit-u.ac.jp/extra/doc/WS2015/Baujard.pdf.

Little, Ian Malcolm David: A critique of welfare economics. OUP Oxford, 2002.

Baujard, Antoinette: A utility reading for the history of welfare Economics, December 3, 2014, https://afse2015.sciencesconf.org/61164/document.

Pıgou, Arthur Cecıl: The Economıcs of Welfare, The Online Library of Liberty, 1920.

Backhouse, E. Roger: Robbins And Welfare Economics: A Reappraisal, Journal Of The History Of Economic Thought, 31(4), 2009.

Norikazu. Takami: “The Sanguine Science: The Historical Contexts of AC Pigou’s Welfare Economics.” History of Political Economy, 46(3), 2014.

Nath, S. K: “The Role of Ethics in Welfare Economics.” A Perspective of Welfare Economics. Palgrave, London, 1973.

DİPNOTLAR

[1] Özlem Albayrak, Refah İktisadının Teorik Temelleri: Piyasa ve Refah İlişkisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003, s. 5.

[2] Contestabile, B., Short History of Welfare Economics. Prieiga internetu, http://www.socrethics.com/Folder2/Economics.htm, (lankytasi 2015 10 10), s. 2.

[3] Antoinette Baujard, Economic science vs. welfare economics An epistemological reading of the history of welfare Economics, February 26, 2015, http://www.ier.hit-u.ac.jp/extra/doc/WS2015/Baujard.pdf, s. 2.

[4] Özlem Albayrak, A.g.e., s. 5-6.

[5] Özlem Albayrak, A.g.e., s. 6.

[6] Contestabile, B., A.g.e., s. 3-4.

[7] Ian Malcolm David Little, A critique of welfare economics. OUP Oxford, 2002. s. 6-14.

[8] A.g.e., s. 13-14.

[9] Antoinette Baujard, A utility reading for the history of welfare Economics, December 3, 2014, https://afse2015.sciencesconf.org/61164/document

[10] Little, A.g.e., s.6.

[11] Arthur Cecıl Pıgou, The Economıcs of Welfare, The Online Library of Liberty, 1920.

[12] Antoinette Baujard, A.g.e.

[13] Little, A.g.e., s. 6-14.

[14] Roger E. Backhouse, Robbins And Welfare Economics: A Reappraisal, Journal Of The History Of Economic Thought, 31(4), 2009, s. 474-484.

[15] Takami, Norikazu. “The Sanguine Science: The Historical Contexts of AC Pigou’s Welfare Economics.” History of Political Economy, 46(3), 2014, s. 357-386.

[16] Nath, S. K. “The Role of Ethics in Welfare Economics.” A Perspective of Welfare Economics. Palgrave, London, 1973, S.11-23.

[17] Kardinal Fayda: Faydanın ölçülebileceğini savunan görüş.

[18] Ordinal Fayda: Faydanın bir fayda ölçüsü ile ölçülemeyeceğini savunan görüş.

[19] Contestabile, B., A.g.e., s. 7-9.

[20] Özlem Albayrak, A.g.e., s. 31-32.

Yazar Hakkında

Burak Hamza Ayaz / TESA Ekonomi Masası Yardımcı Direktörü

Çukurova Üniversitesi

Maliye Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial