Cumhuriyet’ten Çok Partili Yaşama Uzanan Sürecin Ekonomi Politiği (1923-1946)

Cumhuriyet’ten Çok Partili Yaşama Uzanan Sürecin Ekonomi Politiği (1923-1946)

Yazan: Ebru YILDIZ

GİRİŞ

Ekonomik olarak çökmüş Osmanlı İmparatorluğu enkazından, imparatorluğun zengin siyasi mirasıyla yeniden kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından çok partili yaşama uzanan zaman dilimi içerisindeki ekonomi politikaları ve etkileri bu yazı çerçevesinde incelenmiştir. Ekonomik olarak devralınan hezimetten, kalkınmanın hangi ekonomik politikalar ve stratejiler ile sağlandığı ve sonuçlarının neler olduğuna cevap aranmıştır. Erken cumhuriyet dönemi ile başlayıp II. Dünya Savaşı’na uzanan bu zaman diliminde üç temel periyot baz alınmıştır. 1923-1929 yıllarını kapsayan kısmi liberalizm politikalarıyla yeniden varoluşu, 1929 bunalımı ve sermaye yetersizliği etkisiyle mecburi devletçilik politikalarının uygulandığı 1930-1938 yılları takip etmiştir. Son olarak ise 1940-1946 yıllarında, yeniden doğuş ve dönüşümü sekteye uğratan savaş koşulları içerisindeki ekonomi politikaları incelenmiştir.

DEVRALINAN MİRAS

1908-1922 yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok savaş, ihtilal-darbe ve ayaklanmalar sonrasında yıkılışının sürecidir. Bu zaman dilimine iktisadi açıdan baktığımızda ‘eksik kalmış bir burjuva devrimi’ veya ‘ulusal kapitalizm doğrultusunda atılan ilk ve çekingen adımlar’ olarak nitelendirmek uygun düşecektir.(1)

1908 ‘de kurulan rejim yukarıdan devrimin siyasal zeminini oluşturması dolayısıyla incelenirken iktisadi hayata daha dolaysız bir müdahale ile girmiştir. Dönemin siyasi gücünü temsil eden, Pozitivist ideolojiyle bütünleşmiş İttihatçılar milli iktisat kurma görevini üstlenmişlerdir.(2)

Uzun zaman İttihatçıların maliye bakanlığını yapan Cavit Bey, Osmanlı toplumunun ancak sermaye ile dünya ekonomisinde yeniden varolabileceğini, sermayesiz emeğin heba olacağı görüşünde idi. Cavit Bey’e göre sermaye olmaksızın çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılamazdı. Ve her ülkede sermaye sahipleri azınlığı oluştururdu. Bunun içindir ki artan oranlı vergilerden kaçınmalı, servet sahiplerinden yüksek pay almaktansa çoğunluktan küçük paylar alınmasını yeğlemiştir. (3)

Doğuş halinde olan Rum ve Ermeni burjuvazisine güvensizlik dolayısıyla da bu sermayeyi Yahudi ve Müslüman kökenli daha az komprador bir burjuvaziyi teşvik ederek sağlamayı amaçladılar. Dönemin ana özelliği ulusal nitelikte bir kapitalizm oluşturmaktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar iktidardaki kadrolar uluslararası sermayenin ve büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki kurumsallaşmış ve güvenceler altına alınmış mekanizmaları karşısında çaresiz kalmışlardır.(4) Birinci Dünya Savaşı koşullarıyla birlikte ‘milli iktisat’a ortam hazırlanmıştır. Savaş ile birlikte Osmanlı Devleti’nin dış bağlantıları büyük oranda sekteye uğrayınca kendi kendine yetmek zorunda kalmıştır. 15 milyonu besin 30 milyonu sınai malı ithal eden Osmanlı 1915 yılında bunun yüzde 3 ‘nü bile getirememiştir. (5) Milli iktisat kısa sürede Osmanlı toplumunda yer etmişti. 1915 yılında ‘milli iktisada doğru’ düsturuyla ‘ İktisadiyyat Mecmuası’ ittihatçıların da desteğiyle öğretinin yayın organı haline gelmiştir.(6) ittihatçılar alman akıl hocaları önderliğinde İngiliz ve Fransız sermayesiyle birlikte bağımlılık ilişkisinin yerli tarafında bulunan rum ve ermeni tüccarlarını başarıyla tasfiye ettiler.(7) öte yandan savaşın doğurduğu çarpıklıklar hükümeti olağanüstü önlemlere başvurmaya sevketmiş, artan enflasyon ve piyasanın işlevsizleşmesi ile iktisadi denetlemenin sıkılaşması kayrılan grupların elinde vurgunculuk ve hızlı sermaye birikimine sebep olmuştur. Savaş yıllarında Osmanlı toplumun karşı karşıya olduğu bu ahlaki sorunun doğurduğu iktisadi kargaşa belirli bir teşkilatla ve güçlü bir denetimle çözülebilirdi. İçinde bulunulan vaziyet yeni toplumsal düzenin oluşmasını öngörüyordu ve meslek gruplarının hakim olduğu halkçılık fikirleri ortaya atılıyordu. Toplumu bir organizmaya benzeten bu sistem meslek zümrelerini de bu organizmanın organları olarak algılıyordu.

1919’dan itibaren ülkenin gidişatını belirleyen oluşumların İstanbul’dan Ankara’ya kayması bağımsızlık fikirlerinin daha keskin biçim kazandığını gösterir. İstiklal mücadelesinin finansmanı ise bu sefer I. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak Sovyet yardımı dışında tamamen anadolu halkı tarafından karşılanmıştır. I. Dünya Savaşı’nın finansmanı için kullanılan kaynakların yüzde 26’sı alman-Avusturya’dan oluşan dış finansmanlarla karşılanmışken milli mücadele Teklaif-i milliye türü olağanüstü vergilere el koymaya başvurarak yapılan kanunlar sonucunda finansmanın yalnızca yüzde 10’nu dış kaynaklar oluşturuyordu. (8) her şeye rağmen savaş yıllarının sonu savaş öncesi ekonomiye kıyasla daha bütünleşmiş yapıdadır. 1908-1914 yıllarında tarımcı , sanayide geri kalmış , ticarette dışa bağımlı niteliklerini korumuş olmasına rağmen bazı canlanmalar göstermiştir. Bu dönem tarımsal hasılanın yüzde 13-14’ü ihraç edilmekte ve un ithalatı yapılmaktaydı. Sınai kuruluşları sayıları ise 1915 sayımınca 255 idi ancak son derece ilkel nitelik taşıyorlardı.(9) veriler ışığında da görülen bu vahim vaziyet yıllarca süren savaşlar sonucu kapanan iş sahaları, azalan üretken erkek nüfusunun azalışı , varolan kaynakların orduya tahsisi ve son kaynaklarında kurtuluş savaşında tüketilmesi ile her işin devletten beklendiği uzun ve zorlu bir inşa süreci başlamıştır.

KISMİ LİBERALİZM İLE YENİDEN VAROLUŞ (1923-1929)

Yeni Cumhuriyet’in eski subaylar, bürokratlar ve entelektüellerden oluşan kurucu ve yönetici kadroları, yeni bir ulus devlet kurmak için Batılılaşarak modernleşmeyi ayrılmaz parçalar olarak görüyorlardı. Bundan sebeple de en başından itibaren yeni sınırlar içinde ulusal bir ekonomi yaratmayı amaçladılar. Osmanlı Devleti’ne Avrupalı güçlere olan mali ve iktisadi bağımlılığın ciddi siyasi sorunlar yarattığının farkındaydılar.(10) 1923-1929 yıllarının iktisadi gelişiminin en belirgin iki yapı taşı vardır. Biri Türk Devleti’nin dünya içinde nasıl konumlanacağını belirleyen ‘Lozan Antlaşması’ diğeri ise dönemin sonunda patlak veren ‘Büyük Buhran’dır.

Lozan Barış Konferansı’nda yabancı uyruklara özel ayrıcalıklar tanıyan kapitülasyonların kaldırılması başarıldı ve Osmanlı borçlarından Türkiye Cumhuriyet’ine düşen borçların ödemesine 1929 yılında başlanmasına karar verildi. Bu tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti kendi ticaret politikasını yürütmekte serbest olacaktı. İlk yılların iktisat politikalarına damgasını vuran Lozan Barış Konferansı’nda kapitülasyonların kaldırılmasının yanında bir diğer gelişme aleyhine şekillenmiştir. Gümrük tarifelerinin beş yıl süre ile 1916 yılındaki seviyede tutulması, sınai üretimini bir süre daha gümrük korumasında mahrum bırakacağı anlamına geliyordu. (11)

Savaştan yorgun çıkmış iktisadi birim ve faktörlerin birbirini tanımalarını sağlamak ve ülkede uygulanacak iktisat politikalarının taslağını belirlemek amacıyla 17 Şubat-4 Mart 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi düzenlendi. Milli iktisatın esasları ve kongrenin genel havası paralellik gösteriyordu. Kongrede alınan kararlar Misak-ı İktisadi ve çiftçi ,tüccar , sanayici ve işçi gruplarına ilişkin esaslar olarak ikiye ayrılmıştır. (12)

Tüm mali güçlüklere karşın köylünün sırtındaki en büyük yük olan Aşar Vergisi ise kongreden bir yıl sonra kaldırılmıştır. Aşarın kaldırılması ile orta ve küçük köylünün savaşın koşullarıyla da sefalete dönüşen koşullarını iyileştirmek amaçlanmıştı.

Kongrede alınan kararlar doğrultusunda bir dizi kurumlar kuruldu. Yarı resmi İş Bankası, devlete ait bazı sanayi kuruluşlarını özelleştirilinceye kadar işletmek, sanayi ve madencilik alanında kurulacak işletmelere kredi açmak için sanayi ve maden bankası kurulmuştur. Aynı zamanda yerli sanayinin yerli teşviklerle geliştirilmesi amacıyla şeker üretimine başlanmıştır.(13) 1927 yılında yeniden gözden geçirilen Teşvik-i Sanayi kanunu yürürlüğe konularak yerli üretim teşvik edilmek istenmiştir.

Bütün bu çabalara rağmen arzu edilen düzeyde hızlı sanayileşme atılımı gösterilememiştir. Bu duruma kapitülasyonların Lozan Anlatlaşması gereği 1929 yılına kadar aynen devam etmesi ve gümrük tarifelerinin yanı sıra alt yapı, sermaye, girişimci, teknik eleman eksikliği neden olmuştur. Ayrıca yetersiz kamu sermayesi de bu yıllarda demiryolu yapımı ve yabancı demiryollarının millileştirilmesi için kullanılmıştır. 1929 yılı dönemin iktisat politikalarının sarsıldığı ve bir-iki yıl içinde temel bir değişime ekonomi politikalarının belirleneceği bir dönüm noktası olmuştur. Lozan Antlaşı’nda alınan yukarıda bahsi geçen kararların etkisiyle 1929 yılından itibaren derinden değişime gideceği düşünülen ekonomi politikaları ‘Büyük Buhran’ın etkisiyle kesinlik kazanmıştı.

Savaş zamanından itibaren başlayan paranın değerindeki düşüş , ticari ihtiyaçlara cevap verecek bir para mekanizmasını gerekli kılmıştır. Gelişen ödemeler dengesi açıkları ve kredi darboğazları bir merkez bankasının kurulması gerekliliğini gösteriyordu. 1929 krizi ve buna bağlı olarak paranın değerindeki hızlı kayıp merkez bankasını zorunlu hale getirince 11 Haziran 1930 tarihli 1715 sayılı yasayla T.C. Merkez Bankası kurulmuştur.(14). Sonuç olarak bu dönemin iktisadi politikaları savaş sonrası koşulların ve devralınan mirasın ışığında pek de özgür olmadan salt olarak şartlar göz önüne alınarak şekillendirilmiştir.

MECBURİ DEVLETÇİLİK (1930-1939)

1929’un başlarında daha buhran başlamadan önce hükümet korumacılığa kayarak dış ticareti ve yabancı dövizleri daha yakından kontrol etmeye başlamış ve 1930’ların ikinci yarısına gelindiğinde ise ülke ticaretinin yüzde 80’inden takas ve karşılıklı kota sistemleriyle yürüyordu.(15) 1930-1939 döneminin iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özelliği korumacılığı ve devletçiliğidir.(16) Büyük buhranın etkisinde dünya ekonomisi sarsılırken Türkiye ekonomisi de dışa kapanarak devlet eliyle milli sanayileşmenin adımlarını atmıştır. Krizin hammadde fiyatlarını sınai fiyatlarından daha çok düşürmesi sonucu bir önceki dönemdeki serbest ticaret politikalarının sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır. Osmanlı fikir hayatında da serbest ticaretçi doktrinler kadar eskiye dayanan devletçi politikalar , çağdaş iktisat politikaları yaklaşımında da demiryolu politikasında kendini göstermiştir. Ama sistematik ve sürekli olarak devletçi politikalar ile sanayileşmenin hedeflenmesi 1930’lardan sonra başlamıştır.

1929 Büyük Buhran’dan uyguladığı otarşik ekonomik yöntemlerle kurtulan Sovyetler Birliği , Türkiye’deki bazı kadrolar tarafından devletin ekonomideki rolü sempatiyle izlenmiştir. (17) Ancak Türkiye uyguladığı devletçi politika ile geniş anlamda kaynak yaratma ,destekleme , piyasada bizzat iktisadi faaliyette bulunarak piyasa ekonomisinin gelişmesini amaçlamıştır.(18) İsmet İnönü’nün ifadesiyle ‘devletin ancak ferdin yapamayacağı şeyleri yapmasıdır’ (19). 1930’lardan sonra zorunlu sınai tüketim mallarını içeren ürünlerin ithalatının düşmesi toplam tüketim hacmini ve hayat standartlarını da aşağı çekmiştir. İhraç gelirlerindeki daralmadan kaynaklanan bu
gerilemeyi önlemenin tek yolu kapitalist merkezlerden kaynaklanan sermaye ithali ile olması ihtimali buhranın etkisiyle daralmıştır. Üretim ve tüketim düzeyinin düşmesine karşı, ithalatı denetleyen korumacı önlemler uygulanmıştır. Böylece ithal ikameci politikalar ile sanayileşme amaçlanıyordu. Varolan durumdan yararlanarak az gelişmiş devletlerin yakaladığı sanayileşme fırsatı Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri tarafından kavranmış ve ona göre politikalar geliştirilerek korumacı-devletçi senteze ulaşılmıştır.(20)

Devletçi iktisat politikaları iki şekilde yürütüldü. İlki devlet işletmeciliği ikincisi ise fiyat mekanizması ,dış ticaret gibi konularda iktisadi yaşamın kontrol yoluyla düzenlenmesi. Devlet demir ve deniz yollarını millileştirip ,sanayi ve maden sektöründe ise devlet işletmeleri, yatırımların ve üretimin büyük bölümünün yapıldığı sürükleyici kesim olmuştur. (21) Ve bu alanlardaki faaliyet ve yatırımların 1934 yılından itibaren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı içinde programlandığını görüyoruz. Plan döneminde Zonguldak Kömür Şirketi , İzmir Telefon Şirketi gibi şirketlerin kamulaştırılıp , yerli ham maddeyi kullanacak sanayi kuruluşları teşvik edilmiştir. 15 üretim kolunun 1932 yılından başlayarak etüdünü ve sorunlarını ve 1938 yılına kadar kurulması öngörülen işletmelerin kuruluş yeri ve analizlerini içeren plan bölümlerinde jeoloji enstitüsü ve mesleki tedrisat programı ve finansmanı konularını işlemektedir.(22)

Plan boyunca dış borç ödemelerinde başarı sağlandığı ve sanayi üretimi ile kalkınma hızının arttığı görülmektedir. Büyük bunalımın ilk şokunu devletçi politikalarla aştığını büyüme rakamları göstermektedir. 1933-1939 yılları boyunca gerçekleşen ortalama yüzde 7.9 büyüme oranı dış dünyadaki olumsuz koşullara rağmen cumhuriyet iktisat tarihinin önemli bir başarısıdır.(23)

SAVAŞIN ETKİSİNDEKİ EKONOMİ POLİTİK (1940-1946)

II. Dünya Savaşı , bir dizi yeni dışsal belirlenimi beraberinde getirdi. Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İsmet İnönü’nün siyasal manevrası ile Türkiye savaş dışında kalmayı başardı.

Buna rağmen savaşın etkisiyle ithalattaki keskin düşüş , bir milyonu aşkın bir ordunun muhafaza edilmesi için gerekenler ekonomiye muazzam bir yük bindirmişti. İstatistiklere göre savaşın sonuna kadar GSYİH’daki düşüş yüzde 35’i buğday üretimindeki düşüş ise yüzde 50’yi geçmişti.(24) Sanayiyi özendiren devletçi politikalar ve ikili antlaşmalar ile desteklenen dış ticaret üzerindeki devlet tekeli , savaş sırasında bir rüşvet ve vurgun ekonomisini besledi. Hızla artan gıda maddeleri fiyatları, azalan gerçek ücretler , yarı yasal karaborsa da elde edilen büyük karlar savaş ekonomisinin özellikleri arasındaydı.(25) Bu koşullar devletçilik politikasının terk edilmesine neden oldu. Savunma harcamalarındaki büyük artışlar para arzı arttırılarak finanse edildi. Refik Saydam hükümetinin savaşta uygulamaya çalıştığı iktisadi önlemler Milli Koruma Kanunu , Varlık Vergisi , Toprak Mahsulleri Koruma Kanunu, Çiftçiyi topraklandırma Kanunu , Köy enstitüleri ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın liberal hümanist aydınlanması etkili reformlar arasındaydı.(26)

Savaş yıllarının sonucu olarak yoksullaşan halkın yanı sıra coğrafi olarak geniş bir alana yayılan ve sayıları on binleri bulan bir vurguncular kümesi akıl almaz derecede zenginleşmişti. Bu vurguncuları vergilendirmek amacıyla konulan Varlık Vergisi ise orantısız olarak gayri Müslimlere yıkılmış ve ellerindeki malları zararına satmak zoruna kalmışlardır. Böylece Müslüman burjuvazinin malları satın alması ve daha da zenginleşmeleri ile kendi burjuvazisini şekillendirmeyi amaçlamışlardır. Hükümet ile burjuvazi arasındaki bu ittifak , karaborsa vurgunları üstünde vahşi bir kapışmayı bu kapışma
ise kent burjuvazisinin yoksullaşmasını beraberinde getirmiştir. Savaş şartlarının getirdiği olağanüstü koşullar orta köylüyü yabancılaştırmıştır. Siyasal seferberliğe en yatkın bu kesim gelecek dönemin siyasal aritmetiği açısından büyük önem taşıyordu.

İki dünya savaşının bir büyük buhranın etkisiyle kır ve kent arasındaki açılan farklar ve bölgesel eşitsizliklerde böylece daha önceki dönemlerden çok daha belirgin hale gelmiştir.

SONUÇ

18. Yüzyıl’dan itibaren başlayan Jön Türkler ve İttihatçılar ile devam süre zarfında yalnızca ordunun güçlü kılınarak ve bürokrasi güçlendirilerek padişahın yetkileri sınırlandırılsa imparatorluğun kurtarılabileceği fikri savunulmuştur. İmparatorluğun hemen yanı başında başlayan sanayi devrimine açık piyasa ekonomisine rağmen bu denli kayıtsız kalması 15 yy’dan itibaren Avrupa’da yayılmaya başlayan laik, formel bilimleri görmezden gelmesinden kaynaklanmıştır. Cumhuriyet’i kuran kadrolar bu bilinç ile sermayeyi düşük ücretler ile cezbetmenin akılcı olmayacağını farketmiş ve nitelikli eğitim hamleleriyle sanayileşmeye çalışılmıştır. Maalesef bu amaçla başta yakalanan bu ivme devamlılık kazanamamıştır.

Bu temel bakış açısındaki aksaklığın yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş özünde varolan siyasal özgürlük unsuru doğal olarak ekonomik yapısına da yansımıştır.

1920’ler özellikle ticaret burjuvazisi açısından bir iktisadi yeniden inşa ve zenginleşme dönemi olmuştur. Ne var ki sermaye piyasasına açık bir kapitalizmine has olan güçlükler dünya buhranın etkisiyle katlanınca sarsıntıya uğrayan ekonomi , dümeni devlet merkezli bir politika izleyerek özünde kapalı bir yönetmeye kırmıştır. 1930’lar itibari ile dünya ekonomik durumunda içinde bulunduğu vaziyetten yararlanarak, özüne dönük ulusal bir kapitalist sanayileşmeyi başarmıştır. Ancak patlak veren dünya savaşına katılmamayı başarmış olsa da savaşın koşulları ve uygulanan politikalar,1945 sonuna gelindiğinde ; CHP iktidarı cumhuriyetin ilk on beş yılındaki siyasi ekonomik uygulamaların sağladığı meşruiyeti büyük ölçüde yitirmiştir. Sonraki dönemler Türkiye toplumunun tüm katmanlarıyla yeni bir hikaye yazmaya karar verdiğini gösterecek.

DİPNOTLAR

1. Korkut Boratav,Türkiye İktisat Tarihi, Ankara , İmge Yayınevi,2003, syf27
2. Şerif Mardin , Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicleri- Türkiye Toplumsal Sınıf ve Bilinci , Yazko Felsefe Yazıları, 1985, s5 syf15
3. Zafer Toprak ,1908 Ertesi İktisadi Düşünce ve Milli İktisat , Ankara,Yurt Yayınları,1982,syf 23
4. Korkut Boratav , age, syf 52
5. Mehmet Zühtü, Geçen Yılda Milli İstihsal , Türk Yurdu dergisi , yıl 5 , cilt 10, sayı 2 ,1932, syf 18-21
6. Zafer Toprak , age , syf 32
7. Çağlar Keyder , Türkiye Demokrasisinin Ekonomi Politiği , İstanbul , Belge Yayınları , 1990, syf46
8. Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, İstanbul , İş Bankası Yayını , 1970 , syf 74
9. Korkut Boratav , age , syf 83
10. Şevket Pamuk , 20. yy Türkiyesi’nde iktisadi Değişim – Modern Türkiye Tarihi- İstanbul , Kitap Yayınevi , syf 276
11. Nadir Eroğlu , Atatürk Dönemi İktisat Politikaları , Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi, yıl 2007, cilt 23, s2 , syf 63
12. Özer Özçelik – G. Tuncer , Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları, Dumlupınar Üniversitesi , İİBF Sosyal Bilimler Dergisi
13. Nadir Eroğlu, age, syf 64
14. Suat Oktar , Cumhuriyet’in Başında Parasal Sorunlar ve Merkez Bankasının Kurulması , Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi, c14 ,s2, 1998
15. Şevket Pamuk, age, syf 284
16. Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik , Ankara, İmge Yayınevi, 2006, syf 104
17. Nadir Eroğlu, age , syf 68
18. Hüseyin Akyıldız – Ö. Eroğlu, Süleyman Demirel Üniversitesi , İİBF Dergisi , 2004 , C9, S1, syf 43-62
19. Mükerrem Hiç, Kapitalizm- Sosyalizm- Karma Ekonomi ve Türkiye , İstanbul, 1974, syf 87
20. Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik , Ankara , İmge Yayınevi, 2006, syf 128
21. Age, syf 134
22. Nadir Eroğlu , age, syf 70
23. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi , Ankara , İmge Yayınevi, 2003, syf 187
24. Şevket Pamuk , age , syf 296
25. Çağlar Keyder , age, syf 68
26. Faik Ökte , Varlık Vergisi Faciası , İstanbul , Nebioğlu Yayınevi , 1951, syf 246

KAYNAKÇA

1. AKYILDIZ, H.- EROĞLU, Ö. , Süleyman Demirel Üniversitesi , İİBF Dergisi, C9, S1, 2004
2. BORATAV, K. , Türkiye İktisat Tarihi , Ankara , İmge Yayınları, 2003
3. BORATAV, K. , Türkiye’de Devletçilik , Ankara , İmge Yayınları, 2006
4. ELDEM, V. , Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik , İstanbul, İş Bankası , 1970
5. EROĞLU , N. , Atatürk Dönemi İktisat Politikaları, Marmara Üniversitesi, İİBF Dergisi , C23, S2, 2007
6. HİÇ, M. , Kapitalizm- Sosyalizm – Karma Ekonomi ve Türkiye , İstanbul , 1974
7. KEYDER, Ç. , Türkiye Demokrasinin Ekonomi Politiği, İstanbul , Belge Yayınları , 1990
8. MARDİN . , Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicileri – Türkiye Toplumsal Sınıf ve Bilinci- Yazko Felsefe Yazıları, 1985
9. OKTAR, S. , Cumhuriyetin Başında Parasal Sorunlar Ve Merkez Bankasının Kurulması , Marmara Üniversitesi , İİBF Dergisi , C14 , S2, 1998
10. ÖKTE, F. , Varlık Vergisi Faciası , İstanbul , Nebioğlu Yayınevi , 1951
11. ÖZÇELİK , Ö. – TUNCER , G. , Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları , Dumlupınar Üniversitesi , İİBF Sosyal Bilimler Dergisi
12. PAMUK, Ş. , 20. Yy Türkiyesi’nde İktisadi Değişim , İstanbul , Kitap Yayınevi, 2003
13. TOPRAK, Z. , 1908 Ertesi İktisadi Düşünce ve Milli İktisat , Ankara , Yurt Yayınları, 1982
14. ZÜHTÜ, M. , Geçen Yılda Milli İstihsal , Türk Yurdu Dergisi , C10 , S2, 1932

Yazar Hakkında

Ebru YILDIZ / TESA Ekonomi Masası Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Tarih Nedir?

Tarih Nedir?

Yazan: Uğur PAMUKEL

Tarih Nedir?

‘Tarih nedir?’ sorusunu cevaplamayı denediğimizde, cevabımızı bilerek ya da bilmeyerek, zaman içindeki öz tutumumuzu yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplum hakkında ne düşündüğümüz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur. Tarih nedir sorusundan önce isterseniz ‘tarihi olgu nedir?’ sorusuna bakalım. Tarihi olgu, geçmişte insanların yapmaya başladığı, bir durum, bir olayın oluşum süreci olarak gösterilebilir. Hatta başka bir şeyin belirtisi olarak da gözlemlenmiş olaylardır. Collingwood’cu[1] tarih görüşünün tarihi olguya bakışı, olgunun biricikliğini ve kendi başına anlam taşıdığını savunmuş, tarihçinin yasalar ve genellemeler ile değil tekil ve özel olgularla ilgilenme kararlılığında olması gerektiğini söylemiştir. Collingwood, tarihin ancak tarihçinin zihninde geçmişin cereyan edip, tarihçi tarafından bugüne aktarıldığını vurgulamıştır. Collingwood 19. Yüzyılın önemli filozoflarından birisidir. Önce gelin isterseniz 19. yüzyıl tarih görüşüne bakalım.

19.Yüzyıl Tarih Algısı

19.yüzyıl olguların altın çağıydı. Tarihin bir bilim olduğu tezlerini doğrulamayı pek isteyen 19. yüzyıl pozitivistleri: “Önce olguları ortaya koyun, onlardan sonuç çıkarın.”, derler. Bu tarih görüşü İngiliz felsefesinin başat özellikleri ile fazlasıyla uyuşmaktadır. Bu da tarihi olgu konusunda farklı görüşleri doğurmaktadır. Sağduyucu tarih görüşü tarihin doğrulanmış bir olgular kümesi olduğunu söyler. Olgular hazırdır, tarihçi onları alıp işler canı nasıl istiyorsa öyle sunar. Sağduyucu görüşten devam edecek olursak, tarihi olgular adeta tarihin omurgasıdır ve bütün tarihçiler için değişmez olan, belirli birtakım temel olgular vardır, örneğin; 1066 Hastings[2] Savaşı. Savaşın 1066’da Hastings’de yapıldığını bilmekle ilgilenmemizin tek nedeni, tarihçilerin bunu önemli bir tarihi olgu saymalarıdır. Geçmişe ilişkin sıradan bir olgunun tarihi bir olguya dönüşme sürecine bir göz atalım. Sıradan günlük bir olay örneğin, 19. yüzyılda sokakta çıkan bir kavgada kalabalık ve öfkeli grubun bir adamı döverek öldürmesi. Bu bir tarihi olgu değildir, bir görgü tanığının bunu anı defterine yazması ve tarihçilerin bu olayı zikretmesi de bunu bir tarihi olgu yapmaz. Ancak bu olay belki 19. yüzyılın sosyokültürel yapısı üzerine çalışma yapan birisinin makalesinde, kitabında geçebilir ki bu da olayın bir tarihi olgu olmasına aday olduğunu gösterir. 19. yüzyılın olgular fetişizmi, bir belgeler fetişizmiyle tamamlanmıştır. Bir olguyu belgelerde bulursanız o öyledir. Bu belgeler resmi emirler, antlaşmalar, vergi kayıtları, fermanlar, özel mektuplar, diplomatik yazışmalar ve anılardan ibaretti. Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın kendisinin ne düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiğinden fazla bir şey söylemez. Elbette, olgular ve belgeler tarihçi için zorunludur. Fakat onları bir fetiş haline getirmek… Olgular ve belgeler tek başına tarihi oluşturmazlar. Bir bakıma bütün tarih düşüncenin tarihidir ve tarih, tarihçinin çalıştığı düşüncenin onun zihninde yeniden oluşmasıdır.

Tarihte önemli olanın bireylerin kişilik ve davranışları olduğu görüşünün uzun bir geçmişi vardır. Bu görüş Eski Yunanlıların geçmişteki başarılarını, onlara ad-bırakıcı kahramanlarla anmak, destanlarını Homeros’a yakıştırmak eğilimindeydi, bu görüş kendini Rönesans’ta ve 19. yüzyılda belirgin olarak öne çıkarmıştır. Özellikle 19. yüzyılın karmaşık ve yoğun toplumsal, ekonomik ve diplomatik gelişmeleri sonucu ve artan bu karmaşada 19. yüzyılda yeni sosyoloji biliminin doğması da bu görüşün yok olmasını geciktirmiştir. Nitekim 19. yüzyılın başlarında ‘’Tarih büyük adamların biyografisidir.’’[3] sözü hala geçerliydi. ‘Tarih nedir?’ sorusuna, tıpkı ideolojiler gibi farklı görüşlerden farklı yanıtlar verilmiştir. Buna örnek olarak Hegelci, Marxist, Collingwoodcu tarih görüşleri diyebiliriz. Hegelci ve Marxist görüşler daha çok, tarihi olayların tarihte gelişimi sürecinde belli yasaların olduğunu ve bu yasaların bulunabileceğini söyleyerek, bunları ortaya çıkarmaya yönelik tarih görüşleridir. Marx bu yasalara karşı tarihi olayların verdiği cevaplara örnek olarak kendi devrinde yaşanan bir olgu olan, Sanayi Devrimi ile açıklar. Sanayi Devrimi’yle üretim araçları toptan değişmiştir. Marx’a göre tarih üretim araçlarının değişmesiyle ilerleyen bir süreçtir, önce üretim araçları değişir sonra her şey.Collingwoodcu tarih görüşünün temeli, tarihçinin araştırması istenilen bir hareketin arkasındaki düşüncenin o hareketi yapan bireyin düşüncesine atfetmesidir. Bu yanlış bir varsayımdır. Tarihçinin araştırması istenilen, hareketin arkasında yatan şeydir ve bu, hareketi yapan bireyin bilinçli düşüncesinden ya da dürtüsünden tamamıyla ilgisiz olabilir.

Büyük adam her zaman ya varolan güçleri ya da varolan otoriteye karşı çıkarak yaratılmasına yardım ettiği güçleri temsil eder. Fakat Lenin gibi kendilerini büyüklüğe götüren güçlerin şekillenmesine yardım edenlere, Napolyon ya da Bismarck gibi zaten varolan güçlerin sırtında büyükleşmişlerden daha yüksek bir yaratıcılık derecesi yakıştırılabilir. Kendi zamanlarının çok ilerisinde oldukları için, büyüklükleri ancak daha sonraki kuşaklarca değerlendirilmiş olan büyük adamları da unutmamak lazım. Dünyanın gidişatını, insanların düşüncelerini değiştiren toplumsal güçlerin yaratıcısı, temsilcisi olan büyük adamı, tarihi sürecin aynı zamanda hem bir ürünü hem de bir etmeni olarak öne çıkmış bir birey olarak görmektedir. Böylece tarih kelimesi bireylerin toplumsal varlıklar olarak içine girdikleri toplumsal bir süreçtir. Burckhardt’ın[4] deyimiyle tarih ‘’ bir dönemin öbüründe kayda değer bulduklarının yazımı’’ dır. Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna hakim olması tarihin çifte işlemidir.

Tarihin bilim olup olmaması, uzun zamandan beri süregelen bir tartışma konusudur. Kimilerine göre bilim sadece doğa bilimlerinden ibarettir, bu yüzden tarihi bir bilim olarak kabul etmezler. Bazıları ise tarihi, sosyal bilimlerin merkezine oturtup tarihi tam teşekkülü bir bilim olarak ele alırlar. Şayet tarih bugün önümüze sunduğu olayları, bir dizi belge ile desteklemektedir, yani tarih somut kanıtlara dayanarak ilerleyen önemli bir disiplindir. Her ne kadar tarihin bilim olmak için yetersiz bir disiplin olduğunu savunanlar olsa da, tarih bizim ilgilendiğimiz her alanın geçmişteki birikimini önümüze koyan vazgeçilmez bir alandır.

Kaynakça

Carr, Edward Hallet Tarih Nedir?, İletişim Yayınları

Hobsbawn, Eric, Tarih Üzerine, Agor Kitaplığı

http://www.academia.edu/7015268/Collingwoodun_Tarih_Felsefesi

http://sbd.dergi.anadolu.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/137-published.pdf

Dipnotlar

[1]Robin George Collingwood İngiliz filozof ve tarihçi

[2]14 Ekim 1066’da İngiltere’nin Hastings kasabası yakınlarında, Fransız Normlar ve Anglo-Sakson İngilizler arasında yapılmış bir savaştır. Normların zaferi ve İngiltere’yi fethetmesiyle sonuçlanmıştır.

[3]Edward Hallet Carr  Tarih Nedir Agora Yayınları

[4]Johann Ludwig Burckhardt İsviçre asıllı gezgin ve şarkiyatçı.

Yazar Hakkında 

Uğur Pamukel / TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Sıfır Toplamlı Oyun: İran’ın Suriye Krizi Politikası

Sıfır Toplamlı Oyun: İran’ın Suriye Krizi Politikası

Yazan: Egehan ÇİMEN

SIFIR TOPLAMLI OYUN: İRAN’IN, SURİYE KRİZİ POLİTİKASI

Öz:

2011 yılında Tunus’ta başlayan Arap Baharı rüzgârı diğer bazı Ortadoğu ülkelerine de yayılmış ve Suriye en uzun soluklu durak olmuştur. Suriye’de şuan hakim olan kanlı iç savaş bölge politikalarını etkilemiştir. Eğer rejim yıkılırsa, bu durum dengeleri değiştirecektir. İran ise önemli bir bölgesel güç olarak, değişimin ve oluşturulmak istenen yeni düzenin her zaman içinde olmak istemektir. İran Devleti, bu doğrultuda baş düşmanı ABD ve İsrail’in karşısında, Esad rejiminin ise yanında durmaktadır. Bu yazıda Ortadoğu bölgesinin kilit aktörü olan İran’ın Suriye Krizi üzerindeki politikaları ve amaçları incelenmiştir.

Giriş:

İran köklü tarihi ve uygarlık yapısı, stratejik konumu, 80 milyonu aşkın nüfusu, askeri yetenekleri ve kısmen gelişmiş ekonomisi ile bir bölgesel güç konumundadır. 1979 yılında Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam Devrimi’nden sonra İran dış politikası keskin bir değişim yaşamıştır. Devrim öncesi dönemde laik, Batı’ya dönük bir devlet olan İran’ın en önemli müttefiki ABD idi. Bölge ülkeleriyle de iyi ilişkiler kuran İran, ABD başkanlarından sık sık övgüler almıştır. Devrim sonrası ise İslami temelleri kendine esas almış olup, Batı’ya sırtını kesinlikle dönmüştür ancak Doğu ülkelerine de mesafeli davranmış, üçüncü dünya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmiştir. İran Devrimi emperyalizm ve Siyonizm ile mücadelede dönüm noktası olmuştur ve bu nedenle ABD ve İsrail düşman konumuna gelmiştir. Devrim sonrası radikal ve mezhepçi politikalar izleyen İran, bölge ülkeleri ile sorunlar yaşamıştır. Günümüz İran’ı zaman zaman daha radikal ya da daha ılımlı dış politika adımları atsa da, devrimin mirasçısı çizgisini bozmamıştır. İran, ateşten bir çember olan Ortadoğu bölgesindeki olaylar ile oldukça yakından ilgilidir ve önemli bir aktördür. ABD ve İsrail ikilisini Ortadoğu’daki can sıkıcı olaylardan kesinlikle sorumlu tutar ve kendi bekasına bir tehdit olarak algılar. Bu nedenle bölgede ABD karşıtı oyun kurucu bir politika izler. Günümüz Suriye krizine de bu doğrultuda yaklaşmaktadır.

2011 yılında patlak veren Arap Baharı’na, ABD’ye yakın olan otoriter rejimlerin değişmesi ve bölgede kendi etkisinin artması için bir fırsat gözüyle bakan İran, sürece destek olmuştur ancak isyanlar Suriye’ye sıçrayınca bu durum istenmeyen bir hal almıştır. Halk protestoları ile başlayan gösteriler rejiminin sert önlemleri ile karşılaşmış, daha sonra farklı grupların olaya dâhil olmasıyla kanlı bir iç savaşa dönüşmüştür. İran devleti, Suriye’den sonraki hedefin kendisi olduğunu düşündüğü için Suriye’nin bütünlüğünden yanadır ve 2011 yılından beri Esad rejimine desteklerini artan bir şekilde sürdürmektedir.

Suriye, İran’ın Arap dünyasındaki tek müttefikidir. Ayrıca Suriye devleti, İsrail’in komşuları arasında barış sürecini kabul etmeyen tek ülkedir. Mezhepsel yakınlığa da sahip olan iki ülke bundan ziyade ortak çıkarları ve benzer bakış açıları nedeniyle yakınlaşmıştır. İran-Irak savaşından sonra İran-Suriye ilişkileri işbirliğinden ittifaka dönüşmüştür. İki ülkede birbirine “stratejik derinlik” oluşturmaktadır.[1]

Bölgesel Güç Olarak İran:

“Bölgesel bir güç olarak kabul edilen İran ciddi bir kimlik, kültür, gelenek ve kurumsallığa sahiptir. Dış politikası köklüdür. Dini söylemi de Şii mezhebinin tarihsel ve kültürel arka planını da yerinde, zamanında ve gerektiği oranda öne çıkarır. 1979 İslam Devrimi sonrasında ısrarla ve sabırla ördüğü ABD karşıtı kimliği ona geniş bir coğrafyada, farklı ülkeler nezdinde itibar kazandırmıştır. Sadece dışarıdan yapılacak gözlemlerle tahlil edilmesi, öğrenilmesi, kavranması zor bir ülke olan İran’da halkın büyük bölümü için, tüm bu unsurlarla beslenen İran milliyetçiliği ve İranlılık kimliği, ideolojik farklılıkların üzerinde ortak bir kimliktir. Almanya’dan Rusya’ya, Çin’den Venezuela’ya, Irak’tan Hindistan’a dek geniş bir coğrafyada pek çok ülkenin İran’la ilişkilerini geliştirmesi, onu bölgesel güç olarak muhatap alması, İran’ın sadece jeopolitik konumla ve zengin doğal kaynaklarla açıklanamayacak olan köklü ve güçlü devlet geleneğinin kanıtlarıdır.”[2]

İran’ın iki temel düşmanı ABD ve İsrail’dir. İran’ın bakış açısına göre uzun süredir iki yakası bir araya gelemeyen Ortadoğu bölgesinin karışıklığından sorumlu da bu iki devlettir. 2011 yılında başlayan ve Ortadoğu’da değişim zinciri olarak kabul edilen Arap Baharı ilk olarak Tunus’ta kendini göstermiş ancak sonrasında pek çok bölge ülkesine yayılmıştır. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen gibi otoriter rejimlerde meydana gelen halk isyanlarını destekleyen ve 1979 devrimine benzeten İran, ateş Suriye’ye sıçrayınca tam tersi bir pozisyon almıştır. Bu davranış Suriye’nin İran çıkarları için önemli bir stratejik aktör olduğunu göstermektedir.[3]

Suriye Devleti’ne kriz başlangıcından beri en fazla desteği İran vermiştir. Suriye’de emperyalizm ve Siyonizm çıkarları arttıkça İran’ın rejime olan desteği de artmıştır. Diplomatik, ekonomik ve lojistik destekleri yanında son yıllarda direkt olarak askeri personel desteği de sağlamaktadır. Ayrıca Lübnan’da faaliyet gösteren ve İran’ın destekçisi olduğu Şii terör örgütü Hizbullah da bölgede milis güçleriyle destek sağlamaktadır. İran’ın bölgeye olan desteğinin maliyeti tam olarak bilinmese de yılda 6 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.  Tüm bu desteklerin hacmi ve İran bütçesine olan maliyeti düşünülürse, Suriye rejim gücü İran için oldukça önemlidir.[4]

İran Devleti’nin Suriye krizi sırasındaki tutumu en başından beri net ve kararlı bir şekilde rejimin yanında bulunmaktır. Dünya kamuoyunda olumsuz etkilere sahip olan İran, bölgesinde de giderek yalnızlaşmaktadır. İsrail ve Suudi Arabistan başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri ile de arası iyi değildir. Bu nedenle Suriye ile olan ittifakı İran için stratejik bir kazanımdır. Suriye iç savaşında muhalif olan grupların Sünni gruplar olması ve İran ile iyi ilişkiler içinde olmaması olası bir rejim değişikliğinde İran-Suriye ilişkilerini neredeyse sıfırlar. Bu nedenledir ki ilişkileri garanti olan ve İran’ın söz sahibi olduğu Esad rejimini desteklemesi İran bakış açısından oldukça doğaldır.

Bir başka husus, İran-İsrail ilişkilerinde Suriye kilit bir rol oynamaktadır. İran İslam Devrimi’nin temel amacı emperyalizm ve Siyonizm ile mücadeleydi. İran bu nedenle, İsrail ile aktif mücadele eden Lübnan Hizbullah’ı, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Hamas gibi yapılanmalara maddi ve teknik destek sağlamaktadır. Suriye’de İsrail ile mücadeleyi amaç edindiğine göre ortak çıkarlar bu ittifakı ayakta tutmaktadır. Ayrıca Suriye’nin, direniş ekseninin önemli bir parçası olması, İran-Hizbullah ilişkilerinin Suriye üzerinden gerçekleşmesi de önemli bir noktadır. İran-Suriye ve Hizbullah üçgeni İsrail’in askeri yeteneklerine karşı caydırıcıdır. Suriye’deki olası bir rejim değişikliğinde bu hattın kopmasından endişe duyan İran, bu nedenle de Esad’ın arkasındadır.

Bölgenin istikrarını sağlamak, Suriye’deki Sünni terörist gruplarının etki alanını zayıflatmak, İran’da karşı direkt tehditleri zayıflatmak demek olduğuna göre bu gruplarla mücadele eden rejim askeri güçlerine destek vermektedir. Ayrıca Suriye rejiminin boşluklarından yararlanıp, bölgede giderek artan Amerikan yayılmacılığı, İran için bir beka sorunudur. Bu durumu göz önüne aldığımızda demektir ki, Esad rejimi güçlendikçe İran’a yönelen riskler azalmaktadır. Bundandır ki, İran’ın Suriye rejiminin yanında durması şuanki şartlar altında kaçınılmazdır.[5]

“Suudi Arabistan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin rejim karşıtı gösterilere ve muhaliflere destek vermesi, İranlı yetkililerin aynı gösterileri direniş ekseni, dolayısıyla İran aleyhine tertip edilmiş büyük bir plan olarak görmesine neden olmuştur.”[6] Suriye’den sonraki hedefin kendileri olduklarını düşünen İranlı yetkililer için Suriye rejiminin ayakta kalması, sıranın İran’a gelmeyecek olması demektir.

Sonuç:

2003 Irak’ın işgali ile başlayan Ortadoğu’da değişim süreci, 2011 yılında patlak veren Arap Baharı isyanları ile devam etmiştir. Bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan İran, bu protestoları Amerikancı otoriter rejimlere karşı olduğu için desteklemiş ancak işin içine Suriye girince hayati çıkarları için rejimin yanında bir duruş sergilemiştir.

İran’da devrim sonrası köklerinden değişen dış politika radikal bir biçimde anti-Amerikan ve anti-Siyonist taraftadır. Bölgede her zaman oyun kurucu pozisyonunda olmak isteyen İran, İsrail’in ya da Amerika’nın zararına olan her şey bizim yararımızadır politikası takip etmiştir.

Suriye krizi de aslında Amerika ve İsrail’e karşılık İran ve Rusya’nın güç ve çıkarlar çatışması nedeniyle bu kadar süre uzamıştır. İran cephesinden baktığımızda tek Arap müttefiki ve direniş ekseninin önemli bir halkası olan Suriye’yi nasıl ilişkiler kurulacağı bilinmeyen muhaliflere kaptırmak istememektedir. Eğer Esad rejimine destek vermez ise İsrail ile olan mücadelenin zayıflayacağını ve bu sonucunda aleyhine işleyeceğini düşünmektedir.

Sonuç olarak, İran hükümeti olaylara eğer Şam’ı kaybedersek,  Tahran’ı da kaybederiz düşüncesiyle yaklaşmaktadır. Bundan dolayıdır ki İran, rejime olan desteğini en başından beri çok kararlı ve sürekli artan bir şekilde sürdürmektedir.

KAYNAKÇA:

  1. Walth, Stephen M. TheOrigins of Alliances. New York, Cornell UniversityPress, 1987.
  2. Goodarzi, Jubin M. Syriaand Iran: AllianceCooperation in a ChangignRegional Environment. London, Ortadoğu Etütleri, 2013
  3. Doster, Barış. Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası .Ankara, OrtadoğuAnaliz, 2012.
  4. Sinkaya, Bayram. ARAP BAHARI SÜRECİNDE İRAN’IN SURİYE POLİTİKASI. Seta Analiz, 2012.
  5. Sinkaya, Bayram. İRAN’IN SURİYE STRATEJİSİ. Ankara, Akademik Orta Doğu, 2017
  6. Akgül, Pınar. İRAN-SURİYE BÖLGESEL İTTİFAKI VE ARAP BAHARI SÜRECİNE YANSIMASI .Tesam.
  7. Sinkaya, Bayram. Suriye Krizi Karşısında İran’ın Tutumu ve Şam-Tahran İttifakının Temelleri. Ankara, Akademik Orta Doğu, 2015.
  8. Orhan, Oytun. İran’ın İç Savaş Sırasında Suriye Politikası. Ankara, OrtadoğuAnaliz, 2017.

Dipnotlar

[1] Jubin M. Goodarzi, Syriaand Iran: AllianceCooperation in a ChangingRegional Environment: TheImportance of Syria-IranianAlliance( London: Ortadoğu Etütleri, 2013) 4/2, s. 34

[2] Barış Doster, Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası (Ankara, Ortadoğu Analiz, 2012)

[3] Oytun Orhan, İran’ın İç Savaş Sırasında Suriye Politikası (Ankara: Ortadoğu Analiz, 2017) 9/82,  s. 50-51

[4] Sinkaya Bayram, İran’ın Suriye Stratejisi (Ankara: Akademik Ortadoğu, 2017) 11/2, s. 56

[5] Bayram Sinkaya, Suriye Krizi Karşısından İran’ın Tutumu ve Şam-Tahran İttifakının Temelleri ( Ankara: Akademik Ortadoğu, 2015) s. 134-136

[6] Bayram Sinkaya, Arap Baharı Sürecinde İran’ın Suriye Politikası (Ankara: Seta Analiz, 2012)

Yazar Hakkında

Egehan Çimen / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

MEF Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

1980 Sonrası Türkiye’de Sanayileşme Politikası ve İhracat

1980 Sonrası Türkiye’de Sanayileşme Politikası ve İhracat

Yazan: Gökhan ÖZENCİ

ÖZET

Günümüzde ülkeler ihtiyaçları olan her şeyi kendi kendilerine üret(e)mezler. Kimi ülkeler maden zengini iken başka ülkeler tarım yönünden zengin olabilir veya sahip olsalar bile üretim maliyetlerini karşılamak ithal etmekten daha pahalı hale gelebilmektedir. Dolayısıyla ihtiyaçlardan veya maliyetlerden dolayı bazı ülkelerde ithalat arayışı olurken, ithal ihtiyacını karşılamak için de bazı ülkelerde ihracat yapmaktadır. Türkiye’de ise 1980 sonrası ithal ikameci politikalardan ihracata yönelik sanayileşme politikası ile güçlü bir ihracat atılımı gerçekleşmiştir. Bu politika değişikliği ile Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye örnek olmuştur. Çalışmada Türkiye’nin yaşadığı yapısal dönüşüm anlatılırken serbestleşme kararlarından da bahsedilmiştir. Kuşkusuz yeni politika sanayi sektörünü ön plana çıkararak ihracat arttırma üzerine kurgulanmıştır.

GİRİŞ

Dünya üzerindeki ülkeler birçok farklı küreselleşme dönemleri geçirmiştir. Her dönemde küreselleşme farklı tanımlara sebep olmuştur. Dünya Bretton Woods Sisteminin çökmesinden sonra yeni bir döneme girmiştir. Tabii bu döneme, IMF’in açık bir şekilde sermaye piyasalarının serbestliğini istemesi oldukça etkili olmuştur. [1] Küreselleşme dönemleri ise, gerçekleşebildiği takdirde, ticaret yapanlar için fevkalade önemli ve yararlı dönemler olarak düşünülmektedir: ucuz işgücüne ve hammaddeye kolay erişim, gümrük vergilerinin, kotların düşürüldüğü veya kaldırıldığı ve sermayenin rahat hareket ederek daha fazla getiri (faiz) elde edebilmesine olanak sağlayan veya sağlaması umut edilen dönemlerdir.

1980 öncesi Türkiye’de ithal ikameci bir sanayileşme politikası takip ediliyordu. Dünya ve ülke konjonktörü gereği Türkiye’ye politika değişikliği ile ihracata dayalı bir sanayileşme politikası 24 Ocak İstikrar Kararları (1980) ile benimsenmiştir ve ardından bu politikayı düzenleyici nitelikte başka adımlar da atılmıştır.

Çalışmanın ilk bölümünde yukarıdaki paragrafta bahsedildiği üzere Türkiye’de 1980 sonrası benimsenen, yeni sanayileşme politikasına ve ülkeyi liberalleşmeye sürükleyen, konjonktörden  ve yeni politika doğrultusunda atılan diğer adımlardan bahsedilmektedir.

Bu politika değişikliğinden hareketle, Türkiye’nin ihracatında sanayinin doğrudan etkilendiği aşikardır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise yeni sanayi politikasından bahsedilip ihracattaki sektörel yoğunluk ve Türkiye’nin ihracatının yıllar itibariyle GSYİH içerisindeki yerine bakılmıştır. Böylelikle yeni politikanın etkisi üzerinde durulmak istenmiştir.

TÜRKİYE’NİN İHRACATINDA YAPISAL DEĞİŞİM VE SERBESTLEŞME

1971 yılında, ayarlanabilir sabit döviz kuru rejimine dayanan ve altın penceresi olarak bilinen Bretton Woods sisteminin çökmesi [2] ve 1970’li yıllarda yaşanan petrol şoklarıyla beraber dünya ekonomik sistemi bir dönüşüme girmiştir. Bu yeni dönüşümden dolayı ekonomide yapısal reformlara ihtiyaç duyulmuştur. Yaşanan sistemsel olaylar ve şoklar ile beraber 1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekatı ve ardından Türkiye’ye uygulanan uluslararası ambargolar sebebiyle Türkiye oldukça zor zamanlar geçirmiştir. Dünya ekonomisinde yaşanan önemli gelişmeler nedeniyle birçok ülke para ve maliye politikalarında değişime gitmiş ama Türkiye’de büyük bir ısrar ile içe dönük sıkı olmayan ekonomi modeli devam ettirilmiştir. Her ne kadar ufak çaplı devalüasyonlar yapılıp ihracat dinamik tutulmak istense de; Türkiye’de, İstatistik Kurumundan alınan verilere göre, ihracatın ithalatı karşılama oranı 1974, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında sırasıyla yüzdesel olarak 40,6, 29,6, 38,2 ve 30,2 ile oldukça düşük bir seyir izlemiş ve ihracatın ekonomiye katkısı tartışılır hale gelmiştir. [3]

1978 yılında Türkiye ekonomisinde yaşanan olumsuzluklar ve dünya konjoktöründen dolayı ülke darboğaza girmiştir. Bu yıllarda IMF ile stand-by anlaşmaları yapılarak TL’ye dolar karışısında değer kaybettirilip, bazı istikrar programları uygulanmaya çalışılsada bir türlü Türkiye istenilen ekonomik dengelere ulaşamamıştır. Bu konjonktördeki sıkıntılar birikerek ve ilerleyerek 24 Ocak 1980 yılında açıklanan istikrar programını doğurmuştur. 24 Ocak Kararları olarak bilinen istikrar programı ile kalkınma anlayışına dayalı dışa kapalı ithal ikameci bir yapıdan ihracata dayalı büyümeyi öngören liberal bir ekonomi oluşturulmak istenmiş ve bu amaçla gerekli düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. [4] Bu istikrar programı çerçevesinde faizler yükseltilmiş, özel sektör sübvansiyonları, Merkez Bankası avansları ve emisyon hacmi düşürülmüştür. Aynı zamanda yabancı paraların Türk Lirası karşısında daha fazla değerli olması için TL %46 oranında develüe edilmiş, ihracat teşviki açısından ihracatçıların kredilerinden vergiler kaldırılmış ve ihracatçıların kazançları vergi dışı kabul edilmiştir. [5]

İlerleyen dönemde ise dönüşümün devamı niteliğinde, 1989 yılında ilan edilen 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri serbestliği ve Türk Lirasının konvertibl olması da yapısal reformlara eklenmiştir. Söz konusu dönemde 24 Ocak Kararları ile uygulanmaya başlatılan yeni politika ile beraber yaşanan sorunlardan dolayı finans sektörlerinde meydana gelen bunalım (likitide fazlası ve liranın değer kaybedeceği düşüncesi) sonucu 5 Nisan 1994 Kararları alınmıştır. [6] Zaman içerisinde birçok yeni karar alınmıştır. Bu kararların ortak amaçları; enflasyonu düşürmek, Türk Lirasının değerlenmesini sağlamak, ihracat artışının yükselmesini sağlamak ve benzeridir. [7] Gerçekleşen iki istikrar programı etkisiyle Türkiye Ekonomisi ana hatlarıyla bir değişime uğrayarak liberal bir ekonomi haline bürünmüştür.

LİBERALLEŞME SÜRECİNDE İHRACATA YÖNELİK SANAYİLEŞME TUTUMU

Dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre dışa dönük sanayileşmede seçicilik esastır. Dolayısıyla sanayileşmede tüm sektörler değil de gelişme potansiyeline, karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olabilecek sektörler desteklenmelidir. [8]

Serbest piyasa ekonomisine geçişte gelişmekte olan ülkeler geleneksel yapılarını değiştirtirip, ihracatları içindeki sanayi ürünlerinin payını hızla arttırabilmeleri iki şekilde olmaktadır. Birinci yöntem; ülkeler iç pazarı geri planda tutar ve dış pazarlara odaklanırlar. Özellikle Uzak Doğu ülkelerinin kullandığı bu yöntem ile dış pazarlara dönük sanayiler kurulur ve ihraç etmek için gerekirse ihracat yapılarını da değiştirirler. İkinci yöntem; özellikle uzun yıllar içe dönük ithal ikameci politiklar sürdüren ülkeler tarafından kullanılır. Bu ülkeler içe dönük olarak kurulmuş sanayi yapılarını, birçok teşvik ve zorlamayla dış pazarlara odaklarlar. Böylelikle ihracatlarının artan bölümü sanayi ürünlerinden oluşup, kendi ihracat yapıları aşılmaktadır. Bu yönteme 1980 sonrası Türkiye örnek olarak verilebilir. [9] Türkiye’de 1980 itibariyle tercih edilen liberal ekonomi modeli çerçevesinde serbest dış ticaret ve ihracata yönelik sanayileşme politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Hükümetin o dönemdeki tutumu ise bütün sektörlere yatırım yapmak değil, ekonomiyi büyütecek sektörlere öncelik vererek yatırım yapmak ve destek vermektir. [10]

Şekil 1: 1974- 2000 Yılları Arasında Ekonomik Faaliyetlere Göre İhracat Payları, $

Kaynak: https://www.tuik.gov.tr, (07.12.2017)

Şekil 1’de konuyu daha açıklanabilir kılmak için 1974 ile 2000’li yılları arası alınmıştır. Şekilden açıkça görülebileceği gibi; 1980 yılı ile beraber Türkiye’nin ekonomik faaliyetlere göre ihracatı yapısal olarak değişim göstermiştir. Madencilik sektörü yıllar itibariyle hemen hemen yatay bir seyir izlerken, Tarım sektörünün gerçekleştirmiş olduğu ihracatta 1979-1980 yıllarında artış gerçekleştirerek zaman zaman hafif düşüş zaman zaman da hafif yükseliş gerçekleştirmiş. Söz konusu yıllar içinde sanayi sektörüne baktığımız zaman ise büyük bir değişim gözükmektedir. Sanayi sektörü zaman zaman hafif düşüş eğilimleri gösterse de genel olarak keskin bir yükseliş gerçekleştirmiştir. Sektörlerin böylesine yapısal bir değişim içine girmesinin ve yüksek ihracat artışlarının sebebi, 1980’de Türkiye’nin içe dönük sanayileşme politikasından ihracata yönelik bir sanayileşme politikası izlemeye başlaması ile açıklanabilmektedir. Tabii ki ihracatın devamlı bir yükseliş eğilimi içinde olduğu bu yıllarda bazı ek paketlerinde etkisi olmuştur. Bunlardan ilki; birinci bölümde bahsettiğimiz 1989 yılında ilan edilen 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri serbestliği ve Türk Lirasının konvertibl olmasıdır. İkincisi ise, 1994 yılından sonra gerçekleşen hızlı ihracat artışının (sanayi sektörü) da sebebi olabilecek 1994 yılında alınan 5 Nisan kararlardır.

Şekil 2: 1980- 2015 Yılları Arasında İhracatın GSYH İçindeki Payı, %

Kaynak: https://data.oecd.org, (01.12.2017)

Aynı zamanda belirtmek gerekir ki, Şekil 2’den anlaşılacağı gibi Türkiye’nin yaptığı ihracatın milli gelire oranı da 1980’den sonra oldukça anlamlı ve önemli değişimler göstermiştir ve adeta 1980 yılından sonra (24 Ocak ve 5 Nisan Kararları) Türkiye’nin ihracatta önemli atılımlar yaptığının doğrulaması gibidir.

SONUÇ

Bretton Woods Sisteminin son bulmasıyla birçok ülke yapısal dönüşüme girmiştir. Bu yeni dönem ile beraber oluşturulan uluslararası kuruluşlar (IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, OECD vb.) birçok alanda uluslarası düzeyde düzenleme getirmiştir. Sermaye hareketlerinin serbest olması gerekliliği IMF tarafından kabul edilip uygulanması teşvik edilmiştir. Dünya hem finansal hem de ticari olarak liberal bir döneme girmiştir. Türkiye’de bu dönemde 24 Ocak ve 5 Nisan Kararları, bunların yanında 1989 yılında yayınlanan 32 Sayılı kararı ile ihracata yönelik bir tutum içerisinde sermaye ve ticari politikada liberal bir tutum sergilemiştir.

Genel istatistiklere bakıldığı zaman Türkiye bu istikrar kararları ile ihracatını bir yere kadar hep ileri taşımıştır ve dolayısıyla kararların ihracat adına ülke için yararlı olduğunu gözlemlemekteyiz. Fakat şunu görmekteyiz ki; Türkiye son yıllarda toplam ihracatını dolar bazında gözle görülür bir biçimde arttıramamaktadır. Bunun tabii ki birçok sebebi olabilir; TL’nin değer kaybı, jeopolitik konumdan kaynaklanan ülke içi güvenlik sorunları, Avrupa pazarında yaşanan politik sorunlar, Türkiye’nin ürettiği ürünlerin teknolojik değeri vb. Bu risklere odaklanıp riskleri minimize etmeye çalışmakta büyük fayda vardır.

KAYNAKÇA

Ayanoğlu, K. (1994): Türkiye İhracat Performansının Ekonomik Büyüme ve Üretkenliğe Etkisi, Devlet Planlama Teşkilatı, s. 10.

Berksoy, T. (1990): Türkiye’de 1980-1989 Döneminde İhracatın Gelişmesi, Ürün ve Pazar Yapısı, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, s. 50-63.

Bordo, M. ve Eichengreen, B. (2014): A Retrospective on the Bretton Woods System, University of Chicago Press, s. 3.

https://data.oecd.org

https://www.tuik.gov.tr

Karaçor, Z., & Alptekin, V. (2006): “1980 Sonrası İstikrar Politikaları Işığında Türkiye Ekonomisinin Trend Analizi Yardımıyla Değerlendirilmesi”, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Cilt:1, Sayı: 11, s. 306-342.

Köse, S. (2000): 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 İstikrar Programlrı Çerçevesinde Yapılan Hukuki ve Kurumsal Düzenlemelerin Mukayeseli Analizi, Devlet Planlama Teşkilatı, s. 24-99.

Rodrik, D. (2011): Akıllı Küreselleşme, Efil Yayınevi, Ankara: s. 79-80.

Sağlam, Y., Egeli, H. (2013): “İmalat Sanayinin Gelişimi Ve Dışa Açıklık Üzerine Bir Uygulama: 1996-2011 Türkiye Örneği”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar Dergisi, Cilt:50, Sayı:583, s. 27-41.

DİPNOTLAR

[1] Rodrik, D., Akıllı Küreselleşme, Efil Yayınevi, Ankara,2011, s. 79-80,.

[2] Bordo, M. ve Eichengreen, B., A Retrospective on the Bretton Woods System, University of Chicago Press,2014, s. 3.

[3] Köse, S., 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 İstikrar Programlrı Çerçevesinde Yapılan Hukuki ve Kurumsal Düzenlemelerin Mukayeseli Analizi, Devlet Planlama Teşkilatı, 2000,  s. 24-99.

[4] A.g.e., Köse, Salih.

[5] Karaçor, Z., & Alptekin, V., “1980 Sonrası İstikrar Politikaları Işığında Türkiye Ekonomisinin Trend Analizi Yardımıyla Değerlendirilmesi”, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Cilt:1, Sayı: 11, 2006, s. 306-342.

[6] A.g.e., Köse, Salih.

[7] A.g.e., Köse, Salih.

[8] Ayanoğlu, K., Türkiye İhracat Performansının Ekonomik Büyüme ve Üretkenliğe Etkisi, Devlet Planlama Teşkilatı, 1994, s. 10.

[9] Berksoy, T., Türkiye’de 1980-1989 Döneminde İhracatın Gelişmesi, Ürün ve Pazar Yapısı, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, 1990, s. 50-63.

[10] Sağlam, Y., Egeli, H., “İmalat Sanayinin Gelişimi Ve Dışa Açıklık Üzerine Bir Uygulama: 1996-2011 Türkiye Örneği”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar Dergisi, Cilt:50, Sayı:583,  2013, s. 27-41.

Yazar Hakkında

Gökhan Özenci / TESA Ekonomi Masası Yazarı 

Trakya Üniversitesi

İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Yazan: Muhammed Emin ŞAHİN

Milliyetçiliği Anlamak: İlkçiler

Milliyetçilik her ne kadar bir ideoloji olsa da diğer ideolojilerden bazı konularda farklıdır ve başlı başına sosyolojik bir fenomendir. Öncelikle Liberalizm’den ya da Marksizm’den farklı olarak milliyetçiliğin bir kurucu teorisyeni yoktur ancak toplum nezdinde çok daha etkili olduğu iddia edilebilir, bunun yanında ulus devletler çağında devletin de artık bir ulusu sahiplenmesiyle birlikte milliyetçilik çok daha etkili olmuştur. Birçok zaman devletin inşaasında, krizlerinde içinde bulunduğu birçok durumda başat rol oynamıştır.

Milliyetçiliğin bu kadar etkili olmasında daha çok duygulara hitap eden ve farklı damarlardan beslenmesinin büyük etkisi vardır. İşte bunun milliyetçiliğin sosyolojik bir olgu olmasının en önemli nedeni olduğunu söyleyebiliriz.

Milliyetçiliğin bu farklı karakteri, onun nasıl ortaya çıktığına, topluma kendisini nasıl benimsettiğine dair kuramların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kuramlar genel olarak İlkçilik(Primordialism), Modernizm ve Etno-sembolizm diye üçe ayrılmaktadır. Bu çalışmada bu kuramlardan ilkçiliği genel hatlarıyla anlatmaya çalışacağız.

İlkçilik ve Türleri

İlkçilik aslında milliyetçilik kuramlarına etnisite kuramları arasından geçmiştir. İthal bir kuram olsa damilliyetçilik kuramları içinde en eskisidir ve basitçe bir tanımla milletlerin çok eski çağlara kadar dayandığı düşüncesine dayanır. İlkçilik milliyetçiliği insanın bir içgüdüsü gibi değerlendirir, bu düşünceye sahip kuramcılar için ilkçilik bir şemsiye terimdir.[1] Bu düşünceye de daha çok milliyetçi yazarlar sahipti ve özellikle milliyetçiliğin ortaya çıktığı dönemlerde kuramcılar arasında baskın bir görüştü.[2]

İlkçiyaklaşımetnisiteyi, insanındoğduğuyerden din, dil, gelenekgibisosyalpratiklerdenkaynaklanan, doğalvedeğişmezbirbağlılıkduygusuvebundandoğansosyaldayanışmaolarakgörmektedir.[3]Bu niteliğinden dolayı ilkçiliğin aslında ulus inşa ederken kullanılan bir tarih anlatımı aracı olduğunu söyleyebiliriz ve bunu kendi tarihimiz başta olmak üzere – ki bunun en bariz örneği Türk Tarih Tezi’dir – birçok ulus inşa sürecinde görebiliriz. Her ne kadar bu görüşteki insanları literatürde “doğalcı ilkçiler” arasına koyabiliyor olsak da “doğalcı” terimi bir sosyolojik bakışı yansıtır. Bu yüzden milliyetin sosyolojik bir bakışla değil de ideolojik bir bakışla binlerce yıl öncesine belki de insanın var oluşuna kadar dayandığını söyleyen bu görüşe de “ideolojik ilkçilik” adının verilmesi görüşündeyim.

İdeolojik ilkçiliğe samimi olarak inananlar olsa da bu birçok kitleleri manipüle etmek için kullanılan metinlerde siyasetçilerin konuşmalarında birçok kez ulusun binlerce yıl önce var olduğundan bahsedilir, bilinmeyen çağlardaki destanlara atıflar yapılır. Ulus devletlerle birlikte ortaya çıkan marşların içlerine bu görüşler nakşedilir, Onuncu Yıl Marşı’nda olduğu gibi “tarihten önce de tarihten sonra da” var olunduğuna inanılır.[4] Bu yazarlara göre millet fenomeni tarihin her çağında vardır, olmadığının söylendiği çağlarda ise en fazla uyumaktadır.

İlkçilik terimini ise ilk kullanan Edward Shils bu terimi aile içindeki ilişkileri incelemekte kullanır. Ona göre aile üyeleri arasındaki bağlılık aralarındaki sürekli iletişimden kaynaklanmaz, aralarında kan bağından kaynaklanan kelimelerle ifadesi zor bir bağlılık duygusu vardır. Kişinin ve ailenin ortaya çıkışıyla bu bağ ortaya çıkmıştır, ilk olma niteliği taşır.[5]

Milliyetçiliğe ilkçilerin bu bakışının yanında, milliyetçiliğe farklı açılardan bakan ilkçiler de vardır. Anthony Smith ilkçiliği 3’e ayırır; doğalcı, biyolojik ve kültürel ilkçilik.

Doğalcı ilkçilik; bir millete – ki milletle etnisite bu görüşe göre aynı şeylerdir – mensup olmanın insanın görme, duyma, tat alma melekeleri gibi doğuştan gelen bir vasfı olduğunu söyler. İnsanların farklı etnik gruplara mensup olmasının doğanın bir gereği olduğunu iddia eder, bu etnik gruplar ise kendilerinden olmayanı dışlama eğilimindedirler.[6] Bu yüzden etnisiteler daima saf kalırlar düşüncesine ulaşmak mümkündür.

Doğalcılığa kuşkuyla bakan bazı yazarlar milletlerin ezelden beri var olduğu düşüncesinden sıyrılıp milletlerin yalnızca çok eski topluluklar olduğuna inanırlar. Kanımca etno-sembolcülerin selefi olarak görebileceğimiz bu görüşe Smith “eskilcilik(perennialism)” der. Eskilcilere göre ise millet çok eski bir şeydi ve değişen tek şey büründüğü biçimdi. Bununla birlikte eskilciler milli özün hiçbir zaman kaybolmadığı ve yalnızca uyuduğu düşüncesinde diğer ilkçilerle benzer görüşlere sahiptiler.[7]

Biyolojik ya da sosyobiyolojik ilkçilik ise son zamanlarda revaçta olan bir türdür. Etnisiteyesosyo-biyolojik bir fenomen olarak bakar. Bu bakış açısına göre etnik bağlılığın kökeni genlerde ve içgüdülerdedir, insanlar içgüdüsel bir dürtü olarak kendilerine benzeyen insanlarla evlenirler çünkü bir sonraki neslin kendilerine benzemesini isterler, bu yüzden de kendileriyle aynı kökenden gelen eşler bulurlar. Bu benzeşmede de kültür çok önemli bir faktördür.[8]

Etnik benzeşmede kültürün bu denli önemli olmasının nedeni kanaatimce günümüz dünyasında insan görünüşleri farklılaşmakta ve farklı etnisiteye sahip olanlar benzer görüşlere sahip olabilmektedir. Bu yüzden etnik geçmişe, aynı soya atıf yapan en önemli etken kültürdür. Çünkü kültür genelde aynı toplum içinde yaşayan insanlar arasında yayılır ve bu da aynı kültüre sahip insanların aynı geçmişe sahip olduğu düşüncesini uyandırır.

Bu yaklaşımın bir diğer önemli yanı ise toplum içindeki işleyişlerde geçerli olan ilişkilerde akrabalığın dikkat edilen bir nokta olması ve millet, etnisite, ırk gibi fenomenlerdeki bir izdüşümü olduğunu savunmasıdır. Kişinin kendisiyle aynı kökenden gelenleri kayırması – ki buradan hareketle ulus devletin de böyle bir nepoitizm ilişkisi düzeni olduğunu düşünebiliriz – içgüdüsel bir davranış olarak görülebilir.[9]

Kültürel ilkçilik yaklaşımı Edward Shils’in de bu yaklaşıma yakın olması nedeniyle ilkçiliğin en köklü yaklaşımıdır diyebiliriz. Eller ve Coughlan, Shils ve Geertz’in çalışmalarında ifadesini bulan bu yaklaşımın üç temel ilkesi olduğundan bahsederler:

  • İlk olma niteliği taşıyan bağlar, insanın doğasında verili, doğal bağlardır. Bu bağların ne zaman ortaya çıktığı bilinmez, kestirilemeyecek kadar eskiye dayanır.
  • İlkçil duygular kelimelerle ifade edilemezler ve zorlayıcıdırlar. Kişi bu bağlılıklara tabi olmak konusunda başka bir seçeneğe sahip değildir. Edward Shills, II. DünyaSavaşı’nagidenesiraskerlerüzerindeyaptığıaraştırmadaetnisiteyiyalnızcakişiselözelliklerinoluşturmadığınıaynızamandabaşlangıçta var olanbağların da belirlediğinivebubağlarınçokdahabaskınolduğunusöylemiştir.[10]
  • Bu bağlılıklar duygu ve heyecanla ilişkilidirler, akıl, mantıkla veya kişisel çıkarlarla açıklanamazlar.

Şunu da belirtmek gerekir ki bu yaklaşımı savunan yazarlar, ilkçi bağlılıkların yukarıdaki ilkelere sahip olduklarını düşünmezler, buna toplum tarafından kültür gereği inanıldığını düşünürler.Başka bir deyişle bağlılık duyulan öğeler ilk olma niteliği taşımazlar toplum böyle olduğunu sanır. Bu yüzden yaklaşıma kültürel ilkçilik adı verilir.[11]

Geertz de bu konuda milletin üyeleri arasında olan ortak kökten gelme düşüncesinin önemine dikkat çeker. Çünkü devletler ortak duygu üzerine inşa edilirler. Bu ortak duygu günümüz devletlerinde millet olma, aynı kökten gelme duygusudur.[12]

İlkçilik her ne kadar farklı noktalara atıf yapan yaklaşımlara sahip olsa da genelde milletin, etnisiteyle aynı ya da birçok noktadan ortak bir kavram olduğuna dikkat çeker. İlkçilere göre millet kavramı modernistlerin ya da etno-sembolcülerin dediği gibi modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmamıştır. Bununla birlikte etnisite kavramının tartışmalı bir kavram olduğunu düşünmekteyim. Çünkü etnik topluluklar belirli bir kültürleri olan topluluklardır ve bu kültürler kimi zaman dinî geleneklerle, kimi zaman aynı kökenden gelmeyle yani ırkla çakışır, kimi zaman ise din ve ırk dışında oluşan birlikte yaşayan bir ortak geçmiş anlayışıyla çakışır. Bu da etnisiteye melez bir kavram görüntüsü verir. Bu yüzden etnisitenin tanımı yetersizdir. Bu da etnisiteye ve ilkçilerin onunla direk bağlantısını kurduğu millete bakışta birçok farklı yaklaşımın oluşmasına neden olur.

Kaynakça

Gökalp, Emre, “Milliyetçilik: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1 (2007)

Özkırımlı, Umut, Theories of Nationalism. A Critical Introduction(London: PALGRAVE MACMILLAN, 2010),

Özkırımlı, Umut, Milliyetçilik Kuramları. Eleştirel Bir Bakış (İstanbul: Sarmal Yayınevi 1999)

Selçuk,Senem Sönmez “Milliyetçilik Üzerine Bir Literatür Taraması”, Journal of Yasar University, Cilt: 6, Sayı: 23(2011)

Taştan, Yahya Kemal, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6(2010)

Dipnotlar

[1] Umut Özkırımlı, Theories of Nationalism. A Critical Introduction(London: PALGRAVE MACMILLAN, 2010), s. 62

[2] Umut Özkırımlı, a.g.e.,

[3]Senem Sönmez Selçuk, “Milliyetçilik Üzerine Bir Literatür Taraması”, Journal of Yasar University, cilt: 6, sayı: 23(2011), s. 2

[4] Emre Gökalp, “Milliyetçilik: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1 (2007), s. 281

[5] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları. Eleştirel Bir Bakış (İstanbul: Sarmal Yayınevi 1999), s. 76

[6] Umut Özkırımlı, a.g.e., s. 76

[7] Umut Özkırımlı, a.g.e., ss. 79-81

[8] Umut Özkırımlı, a.g.e., ss. 83-84

[9] Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6, s. 204

[10]Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6, s. 200

[11] Umut Özkırımlı, age, ss. 84-85

[12] Yahya Kemal Taştan, “Etnisite Kuramları”, Düşünce Dünyasında Türkiz, Sayı: 6(2010), s. 202

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial