Zihin ve Oy: Seçimlerde Psikolojinin Rolü

Zihin ve Oy: Seçimlerde Psikolojinin Rolü

İngilizce Aslından Çeviren: Zeynep DEMİR

Zihin ve Oy: Seçimlerde Psikolojinin Rolü

Bu yıl başka bir ulusal seçim turuyla, adaylar seçmenleri zorlu tartışmalar, kitlesel mitingler, pahalı reklamlar ve elbette zorunlu sevgi gösterileri ile etkilemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İdeal seçim, adayın kamu hizmetindeki potansiyeline dayanarak, en çok onayladığı adayı mantıklı bir biçimde seçen eğitimli bir halk tarafından gerçekleştirilir.

Gerçekte ise biz, rasyonel varlıklar değiliz. Oy pusulasında işaretlediğimiz ismi bize dikte eden şey genelde objektif düşüncelerden ziyade bilinçaltı psikolojik düşüncelerdir. Bu gerçek, bu bilgiyi oy kazanmak için kullanmak isteyen adaylar ve onların akıl danışmanları için sır değildir. Siyaset psikolojisi alanı, yaptığımız seçimlerin altında yatan faktörleri inceliyor.

Oy Pusulası Etkisi

Psikolojiye Giriş dersini alan öğrenciler, öncelik etkisi olarak bilinen bir fenomeni öğrenirler: Bir listenin en üstündeki ögeleri, ortadaki veya aşağıdakilerden daha iyi hatırlama eğilimimiz olduğunu açıklayan bir fenomen. İlk ögeleri okuduktan sonra, ya sıkılıyoruz ya da listenin başında gördüğümüz bilgileri işlediğimizden sonra gelenlere daha az dikkat ediyoruz.

Bu etki 1946 yılında Solomon Asch tarafından bulundu. Asch, deneklere aynı kişiyi anlatan pozitif ve negatif sıfatların bulunduğu iki liste verdi. Bazı denekler önce kişinin pozitif özelliklerinin(zeki, çalışkan vs.) bulunduğu listeyi alırken, bazıları negatif özelliklerinin(kıskanç, inatçı vs.) bulunduğu listeyi aldı. Kişilerden, kağıtlarda pozitif ve negatif özellikleri bulunan kişiyi derecelendirmeleri istendiğinde, pozitif özelliklerin bulunduğu listeyi önce alan denekler diğerlerine göre kişiyi daha yüksek derecelendirdi.

Aynı etki, seçimler sırasında, oy pusulasındaki adayların sıralanmasında, ilk sıralananların lehine olacak şekilde uygulanabilir. Örneğin, Kaliforniya’daki 20 yıllık seçimlerin istatistiksel analizi, “Oy pusulası etkisi”nin kazananı, eyaletteki ön seçimlerin %12’sine kadar değiştirdiğini gösteriyor.

Bu etki, siyasi partilerin aday göstermediği seçimler veya seçmenlerin adaylar hakkında çok az şey bildiği ve partiler arasında bölünmediği küçük yerel seçimler için daha önemlidir. Bu etki, seçmenlerin sandık başına gelmeden önce adaylarını belirlediği, tantımların iyi yapıldığı büyük seçimlerde daha az belirgindir (1).

Stanford Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve psikoloji profesörü olan Jon Krosnick, bu etkinin 2008 yılında New Hampshire’de demokratların kendi aralarındaki ana aday yarışında önemli bir rol oynadığını savunuyor. Bu eyaletteki seçim öncesi anketler, Barack Obama’nın, Hilary Clinton’ı % 7 oranında geride bıraktığını gösterdi. Buna rağmen Clinton kazandı. Krosnick: “Clinton’un, Obama’dan en az yüzde 3 daha fazla oy aldığına bahse girerim, çünkü o daha üst sıraya yerleştirilmişti” (2).

Oy pusulasında adayların sırası eyaletten eyalete değişmekle birlikte, çoğu eyalet şu anda, çalışmaların işaret ettiği gibi, rastgele listelenen ve altta kalan adayları dolaylı olarakcezalandıran randomize teknik kullanmaktadır. Diğer bazı devletler ise halihazırda görev yapan memurları oy pusulasında ilk sıraya yerleştirir, böylece potansiyel olarak onların kazanma olasılığı daha yüksektir.

Oy pusulasının etkisiyle ilgili farkındalık, psikologların rastgele aday listelerine sahip çoklu oy pusulaları için lobi yapmalarını sağladı ve artan sayıda devlet bu sistemi benimsedi.

Yanıltıcı Anketler

Oy pusulası etkisi adayların kendisinden bağımsızdır ve bu nedenle adaletsiz bir yol arayan adaylar tarafından bir taktik olarak kullanılamaz. Ancak, adaylar – çoğu zaman sorgulanabilir ahlaki gerekçelerle – psikolojiyi rakiplere karşı bir silah olarak kullanabilirler.

Çok güçlü örneklerden biri de, seçmenlere, bir aday hakkında varsayımsal bir soru aracılığıyla yanlış bilgi vermek için tasarlanan kısa yanıltıcı anketlerdir. Bu anketlerden elde edilen veriler toplanmaz; bunlar seçmenlere adayların olumsuz özelliklerini hatırlatmaya veya akıllarında kalacak olumsuz özellikler üretmeye hizmet ederler.

Bu tekniğin meşhur bir örneği, Güney Carolina Cumhuriyeti’nde 2000 yılında görüldü. Seçmenler aranılarak onlara, John McCain’in gayrimeşru siyahi bir çocuğu olması durumunda ona yine de oy verip vermeyecekleri soruldu. Taktik, McCain’in benimsediği Bangladeşli kızı ile birlikte eyalette kampanya yürüttüğü için özellikle etkiliydi. Karalama kampanyası isimsiz olarak yapıldı ve hiçbir aday sorumluluk kabul etmedi. McCain başlangıçta sandıklarda başı çekmesine rağmen,  George W. Bush karşısında % 42- % 53 oranlarıyla kaybetti.

Yanlı anketlerin etkileri, Tüketici Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan ve lisans öğrencilerinden iki potansiyel adaydan birine oy vermelerinin istendiği bir çalışma ile doğrulandı. Aday A, daha sevilen bir aday olarak gösterilmiştir, adayların kampanya web sitelerini inceledikten sonra öğrencilerin % 81 ila % 89’u oyunu ondan yana kullanmışlardır.

Ancak, aynı web sitelerini görüntüledikleri sırada tercih ettikleri aday hakkında varsayımsal ve oldukça olumsuz olan bir soru sorulduğunda, bu soru gerçeği yansıtmamasına sadece bir hipotezden ibaret olmasına rağmen öğrencilerin sadece %38.9u A adayı  için oy kullanmıştır. Esasen sorunun fikir değişikliği için sorulmuş olduğunu göstererek, soru sorulduğunda dikkati dağılan öğrenciler %55 oranında A adayını seçiyorken, öğrenciler verdikleri oya odaklandıklarında bu oran yalnızca %16 oluyor. Dolayısıyla bu soru kesin düşünce değişikliklerine sebep oluyor.

Bu nedenle, varsayımsal sorularla yapılan yanıltıcı anketler, kamuoyunu etkilemek için etkili araçlar sunmaktadır. Bunlar telefon üzerinden anonim gruplar tarafından gerçekleştirilebildiğinden, izlenmesi daha zordur ve çoğunlukla adayın onayı veya bilgisi olmaksızın destekçileri tarafından yapılır.

Olumsuz bir yanlı anket ile karşılaştığında, aday bunu görmezden gelebilir, potansiyel olarak bir söylenti yayılmasına izin verebilir ya da bunu ele alabilir, seçmenin iftiraya daha fazla inanmasına sebep olabilir ve kampanyayı gerçek meselelerden uzaklaştırabilir. Sahte suçlamaların kalıcı etkisi nedeniyle, sahte olduğu kanıtlanan bir hipotez bile, seçmenlerin bilinçaltında adayın suçlu kalmasına neden olacaktır.

Adaylara baskı yaparak yanlı anketleri ortadan kaldırmaya çalışmak nafiledir, çünkü bu yanıltıcı soru sorma tekniği adayların kendileriyle de ilgili olmayabilir. Bu yüzden, bu yanlı anketlerin aslında ne olduğunu ve ne zaman yürütüldüğünü anlayan eğitimli bir seçmen onlara karşı en iyi savunmadır.

Sonuçlar

Seçmenlerin görüşlerini değiştirmek için sahte bir anketin kullanıldığı bu kampanya tekniğine ve oy pusulası sırası etkisine ek olarak, seçimleri etkileyen psikolojik faktörlere ve seçmenlerin desteğini almak için kullanılan sömürülere yüzlerce örnek vardır. Seçimlerin psikolojisini anlamak, sadece adaylar için değil, oylarının objektif düşünceye dayandırılmasını isteyen seçmenler için de hayati bir öneme sahiptir.

Bir dahaki sefere sandıkta, en azından adayınızın oylarını kazanmak için tuttuğu psikoloji uzmanlarının çabalarının farkında olun. Ve listenin başındaki adaya oy vermeden önce iki kez düşünün.

Kaynak: http://www.yalescientific.org/2008/11/the-mind-and-the-ballot-the-role-of-psychology-in-elections/

Çevirmen Hakkında

Zeynep Demir / TESA İngilizce Çevirmeni

29 Mayıs Üniversitesi

Psikoloji / İngilizce Mütercim Tercümanlık

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Kimyasal Silahlar Neden Diğer Kitle İmha Silahlarından Daha Kötü?

Kimyasal Silahlar Neden Diğer Kitle İmha Silahlarından Daha Kötü?

İngilizce aslından Çeviren: Reyyan ESEN

Kimyasal Silahlar Neden Diğer Kitle İmha Silahlarından Daha Kötü?

Nükleer silahlı ülkelerin Suriye’deki zorbalığı ikiyüzlülük kokuyor.

Suriye’deki bombalamalara karşı protesto, 16 nisan Londra

İngiliz, Fransız ve Amerikan hükümetleri bu ayın başlarında Suriye’ye karşı güç kullandığında, uluslararası hukuka saygıyı sağlamak için hareket ettiklerini iddia ettiler. Oysa Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinin izni olmadan güç kullanımı BM’nin tüzüğüne aykırıdır. Uluslararası hukukun uygulanmasını teşvik etmek için uluslararası hukukun ihlal ediliyor olması doğrusu oldukça şaşırtıcı. Şayet kimyasal silahların kullanımında bir yasak varsa, neden silahlı kuvvetin tek taraflı kullanımına dair bir yasak da yok? Bir yasak diğerini gölgede mi bırakıyor?

Bu üç nükleer güç, insanlık dışı silahların kinli bir çıkar grubu içerdiği rezaletini açığa vuruyor. Bu üç gücün davranışları elektronik sigaraların sağlığa zararlı olduğunu uluyan tütün şirketlerini anımsatır nitelikte. Her ne kadar insancıl dilin içinde konumlanmış gibi gözükseler de Amerika Birleşik Devletleri’nin, Fransa’nın ve İngiltere’nin gerçek güdüsü aslında terör silahları üzerindeki tekellerini korumak istiyor olmaları.

Suriye iç savaşında kimyasal silah kullanımının, sistematik olmaktan ziyade daha çok fırsat düştükçe yapıldığıve bir şekilde izole edildiği görülüyor. Çoğu sivil 500.000 kişinin ölümünden sorumlu olan bir çatışmada, kimyasal silahlardan yaralananlar muhtemelen yüzlerce. Uluslararası insancıl hukukun kimyasal silahların kullanımı ile ihlal edilmesi, kullanımı ile kuralların ihlal edildiği tek silah da değil.

Birçok silah türünün kullanımı uluslararası hukukun bir parçasını oluşturan belirli anlaşmalar ve beyanlarla yasaklanmıştır. Bu kuralın ilki tam olarak 150 yıl öncesinde konuldu. 1868 tarihli St Petersburg beyannamesinde patlayan mermilerin kullanımı kınandı.Birinci dünya savaşı Lahey Sözleşmeleri’nde, “savaşanların düşmanları yaralama aracı kullanma haklarının sınırsız olmadığı” belirtildi. Zehir veya zehirli silah kullanımı açıkça yasaklandı. 1914-18 savaşlarından sonra, İngiliz hükümet avukatları Alman kuvvetlerinin savaşta zehirli gaz ve “sıvı yangın” kullanımasından dolayı Kaiser Wilhelm II’ye karşı suç duyurusunda bulundu.Bir yüzyıl sonra, boğucu gaz, misket bombası, mayın ve kör edici lazer de kullanımı yasak olan silahlar listesine girmişti.

Uluslararası adalet mahkemesi ayrım gözetmeyen, gereksiz acılara veya gereksiz yaralanmalara neden olan herhangi bir silahın kullanılmasını yasaklayan genel bir ilkeyi onaylamıştı. Bu kesin ifade, uluslararası ceza mahkemesinin Roma tüzüğüne dahil edildi ve bu tür silahların kullanımı uluslararası savaş suçu olarak kabul edildi.Fakat Roma tüzüğündeki hüküm, içi boş bir kabuk, yani eksiklerle dolu bir yasadır.Bu tür silahların bir listesinin bir ekte yer almasını gerektirerek genel prensibi zihniyete sokar. Liste yok, ek yoktur.Roma tüzüğündeki ayrım gözetmeyen silahlara ilişkin genel hükmün, bir ekte özellikle listelenmesi konusunda ısrar edilmektedir çünkü bu şekliyle ifadeyi yorumlamak hakimlerin kendi bakış açısına kalmakta. Evet bu ayrım gözetmeyen kitle imha silahlarının neler olduğu yasaya dair hiçbir ekte ve listede belirtilmiyor, çünkü birçok devlet bir yandan bu olanları kınarken bir yandan da ikiyüzlülüğünü korumakla meşgul.

Roma tüzüğü, sadece üç silah kategorisini açıkça yasaklamaktadır.Kullanılan dilin başka bir çağdan ödünç alınmış gibi bir havası vardır: zehir veya zehirli silahlar, boğucu, zehirli ve diğer gazlar ve patlayan mermiler. Dahası, bir başka sınırlama da, 1998 tarihli tüzük metninde, bu silahlar üzerindeki yasağın uluslararası silahlı çatışmalara sınırlandırılmasıdır. Tüzük ilk defa 2010 yılında bu sınırın genişletilmesine dair bir girişimde buluncu ancak 120 ülkeden sadece 36’sı bu değişiklikleri onayladı.. İngiltere ve Fransa da bu değişiklikleri kabul etmeyen ülkeler arasındaydı. Bazıları, Suriye iç savaşında kullanılan kimyasal silahların “zehir veya zehirli silahlar” ve “zehirli gaz”a dahil olup olmadığını tartışıyor.Bunun, Roma tüzüğünü hazırlayanların bir amacı olup olmadığı da ayrıca tartışmalı bir konudur. Nitekim tüzük hazırlandığında kimyasal silahlara açık bir yasak koyma önerileri reddedilmişti.

Nükleer silahlar; yasaklanmış silahları düzenleyen, evrensel olarak kabul edilen yasal kuralların yetersizliğini gözler önüne sermektedir. Öyle ki nükleer silahlar hedef üzerinde ayrım yapmayan gereksiz acı ve gereksiz zararlara neden olan gelişigüzel silahlardır.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na atıfta bulunan uluslararası adalet mahkemesi, nükleer güçlerin iyi niyetle izlenmesi ve nükleer silahsızlanma müzakerelerinin sonuçlandırılması yönündeki zorunluluğu hatırlattı. Nükleer güçler bu ihtiyacı sürekli olarak görmezden geliyor. Sonuç olarak, sadece nükleer silahların yayılmasını önlemek için değil, aynı zamanda kimyasal silahların yasaklanmasının etkili bir şekilde uygulanmasının da sağlanması esas olmalı. Çünkü ancak o zaman bütün terör ve kitle imha silahlarını tutarlı bir şekilde ele alan silahsızlanma ilkelibir yaklaşım başarılı olabilir.

Yazan: Profesör William Schabas, Londra’daki Middlesex Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörüdür.

Kaynak:https://www.theguardian.com/commentisfree/2018/apr/25/chemical-weapons-mass-destruction-syria-nuclear

Çevirmen Hakkında

Reyyan Esen / TESA İngilizce Çevirmeni

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi Ve Uluslararası İlişkiler

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Güç ve Uluslararası İlişkiler / David A. Baldwin 10. Bölüm

Güç ve Uluslararası İlişkiler / David A. Baldwin 10. Bölüm

İngilizce aslından çeviren: Feyza Nur ATABAY

Yapısal ve İlişkisel Güç

İlişkisel güç kavramı, hem yapısal güç çalışmalarını görmezden geldiği için hem de yapısal güç kavramını dikkate almadaki sözde yeteneksizliği sebebiyle eleştirilmekteydi(Guzzini, 1993, 2000; Strange, 1988). Yapısal güce, insan varlığıyla alakasız ya da ilişkisel olmayan güç fikrine dayalı olarak bakıldığı ölçüde, yapısal güç ve ilişkisel gücün temel olarak farklı güç çalışmaları yaklaşımları olduğunu söylemek adil olacaktır. Ayrıca, ilişkisel güç kavramı, güç yapılarını dikkate almada oldukça yeteneklidir.

Eğer yapısal güç istemsiz/kasti olmayan gücü ya da yapıların kontrolü ve/ve ya oluşturulmasına ilişkin gücü ifade ediyorsa (Guzzini, 1993; Krasner, 1985; Strange, 1988), ilişkisel güç kavramına alternatif bulma ihtiyacı yoktur. Yukarda söz edildiği gibi, ilk anlam, güç kavramından kastiliğin çıkarılmasıyla halledilebilir. Ve yapısal gücün ikinci anlamı, uygun kapsam ve alan belirlemeleriyle kolayca açıklanabilir. Yapıların kontrolü ve/ve ya oluşturulması, belirli kapsam ve alanın etkisine basit bir örnektir.

Güç yapıları çalışmaları, eğer böyle yapıların, tek boyutlu ve yekpare olarak betimlenmesi ve kapsam ve alan olarak tanımlanmamış olmaları durumunda ilişkisel güç kavramı için zorluklar yaratır. Bundan dolayı, eşit derece bütün konu başlıklarına ve bütün alanlara hakim olan tek bir güç yapısı fikrini, ilişkisel güç kavramıyla uzlaştırmak zordur. Uluslararası ilişkilerde bazı “hegemonya” tartışmaların, bu görüşe işaret ettiği görülür. Belirli kapsam ve alanlar içindeki sürekli güç modelleri olarak tanımlanan yapıların, neden ilişkisel güç kavramı kullanılarak yararlı bir şekilde incelenemeyeceğinin bir nedeni yoktur(Frey, 1971). Lasswell ve Kaplan’ın bütün bir bölümü “yapılara” adamış olması belirtilmeye değerdir.

İnşacılık vs Akılcılık

İnşacılık ve akılcılık arasındaki tartışmalar, nasıl uluslararası ilişkiler çalışmalarındaki güç analiziyle kesişir? Bu, inşacılığın birçok versiyonundan hangisinin incelendiğine bağlıdır. Eğer inşacılık, insan varlığını/unsurunu, nedensel kavramları ve teorileri reddedici olarak görülürse, çok az bir örtüşme vardır. Örneğin; MichelFoucault’un post-modernist takipçileri, ilişkisel güç yaklaşımını biraz ilgi çekici bulabilir. Bununla birlikte, Wendt(1999) versiyonuinşacılığı takip edenler, ilişkisel güç literatürünü kendileri için çok faydalı bulacaktır. Wendt(1999: 97), uluslararası güç teorilerini, gücün temeli olarak “kaba maddi güöleri” vurgulayanlar ve gücü öncelikle kültürel ve fikri bağlamda oluşturulmuş olarak görenler olarak ikiye ayırır.[1]

Başından beri ilişkisel güç yaklaşımı, gücün hem maddi hem de maddi olmayan zeminini kapsamaktadır. Lasswell ve Kaplan(1950: 87), güç ve etkilemenin temel değerleri olarak saygı, doğruluk, eğilim ve aydınlanmadan bahsettiler; ve onlar bütün bir bölümü “sembollere” ayırdılar. Ve Dahl ([1963, 1984J 1991: 35), siyasal güç kaynakları listesine, bilgi, dostluk, sosyal konum, para ve güç tehdidine ek olarak yasa yapma hakkınıdahil eder.

Ayrıyeten, normlar, değerler ve kültürel bağlamlar, ilişkisel güç kavramında belirgin şekilde kullanılır. Bir güç analistinin, güç ilişkilerini açıklamada incelemeyi isteyebileceği faktörler arasına, Dahl(1968: 412), değerleri, davranışları, beklentileri, karar-alma kurallarını yapıları ve anayasayı dahil eder. Hiçbir inşacı, güç analizinde kültürel bağlamın önemi hakkında Lasswell ve Kaplan’dan daha vurgulu değildir (1950: 85, 94):

Özellikle gücün, yalnızca kültürden kültüre değil bir de aynı kültür içerisinde bir güç yapısından diğerine değişebilen çeşitli zeminlere dayanabileceğini kabul etmek oldukça önemlidir.

Güç formlarının hiç birisi diğerleri için temel değildir. Bir kültürde değerleme modelleri değişiyorken ve sosyal düzende, teknolojide değişimler yaşanıyorken, bazen gücün bir formu bazen bir diğer formu temel rolü oynar. Siyasal analiz, bağlamsal olmalı ve somut siyasal durumlarda gerçek olarak sergilenen güç pratiklerini dikkate almalıdır.

Özetle, inşacılık ve akılcılığın çekişmesi için mücadele alanı olmaktan uzak olarak, güç analizi her bir tarafın en azından bazı üyeleri için kesişme noktası olabilir.

“Wendt gücün anlamını tartışmaz, yalnızca onun”rakip” kavramsallaştırmasını sağlar” diyerek Berenskotter(2007: 22n), Wendt’in “vaadinin “kaba maddi güçlerin” karşılanmamış olmaya devam etmesinden ziyade alternatif  “gücün ilk olarak kültürel ve fikri bağlamda oluşturulduğu” anlayışını gösterdiğini ileri sürüyor. Bununla birlikte, Guzzini (2007:23), inşacılığın, genellikle  “Lukes-plus-Foucault” temasındaki varyasyonlar olarak görülen kendi güç kavramalarına biraz düzen getirdiğini ifade eder. O bu iddiayı desteklemek için yalnızca Barnett ve Duvall(2005) ve kendisi (1993) tarafından yazılmış makaleleri alıntılar.[2]

Barnett ve Duvall(2005), bir aktöre aksi takdirde yapmayacağı bir şeyi yaptırma kabiliyeti olarak güce yaklaşarak disiplinin “kavramsal taraftarlık” sergilediğini ileri sürerler. Onların  “gücün realist kavramsallaştırması” olarak bunu nitelendirmesi, realizm genellikle ilişkisel güç yaklaşımından ziyade kaynak olarak güç yaklaşımıyla ilişkilendirildiği için ve iki önde gelen realist, Waltz ve Mearsheimer, açıkça ilişkisel güç kavramını reddettiği için şaşırtıcıdır.

Barnett ve Duvall tarafından önerilen güç kavramı aşağıdaki gibidir:

Güç, aktörlerin koşullarına ve kaderlerine karar vermek için aktörlerin kapasitesini şekillendiren etkilerin, sosyal ilişkiler içinde ve sosyal ilişkiler aracılığıyla ortaya çıkan ürünüdür.

Onlar, bu kavramın “bütün etkilerin üretimi olarak gücü gören ve bundan dolayı nerdeyse gücü nedensellikle eş anlamlı olarak gören alternatif bir görüşle” kıyaslamaya sınırlandırıldığını kabul ederler. Bu alternatif yaklaşım Barnett ve Duvall’ın dışarda bıraktığı neyi kapsamaktadır? “Bu, bir aktörün bir başka aktörü gönüllü olarak ve özgür bir şekilde inançlarını, çıkarlarını ve hareketlerini değiştirmeye karşılıklı anlaşma ve etkileşimler aracılığıylaikna edebildiği ortak eylemin sosyal ilişkilerini kapsar.” Bundan dolayı, onlar, önerdikleri güç kavramının işbirliği ve iknayı dışladığını kabuk ederler. Onlar bu dışlamayı “güçle ilgilenen çoğu akademisyenin, yalnızca etkilerin nasıl üretildiğiyle ilgilenmediğini daha ziyade bu etkilerin bazılarının avantajına bazılarının dezavantajına nasıl çalıştığıyla ilgilendiğini” ileri sürerek haklılaştırırlar. Elbette A’nın avantajına ve B’nin dezavantajına çalışan bu güç görüşü, 1974’te Lukes tarafından benimsenen ve 2005’te onun tarafından reddedilenle aynıdır.

Barnett ve Duvall’ın kendi kavramlarını Dahl’ınkinden daha geniş olarak tanımlamalarına rağmen, aslında o en az üç açıdan daha dardır: birincisi, o iknayı dışlar, oysa Dahl’ın kavramı bunu kapsar. İkincisi, Dahl’ın kavramının dışlamadığı karşılıklı kazanç için işbirliği fikrini dışlar. Ve üçüncüsü, A’nın gücünün B’nin çıkarlarına fayda sağladığı bütün güç ilişkilerini dışlar.

Dipnotlar

1. İnşacılar, sosyal yapıların bireylerin “kimliklerini” belirlediğini söylemeye severler. Kimlik kelimesi
tanımlanmamış ve onun ne anlama geldiği, özellikle de devletlerle ilişkilendirildiğinde, tam olarak açık değildir
(Wagner, 2007: 43n; Fearon, 1999).
2. Inşacı güç kavramlarını “Lukes-plus- Foucault” şeklinde tanımlayıcı bu formül, belki de “Lukes(1974)-plus-
Foucault” şeklinde yazılmalıdır. Böyle yapılması, formulün Lukes’ın şimdi bir hata olarak gördüğü bir güç
kavramına atıf yaptığını açıklığa kavuşturacaktır.

Çevirmen Hakkında

Feyza Nur Atabay / TESA İngilizce Çevirmeni

Marmara Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümü Mezunu

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Liberal Dünya Düzeni Huzur İçinde Yatsın

Liberal Dünya Düzeni Huzur İçinde Yatsın

İngilizce aslından çeviren: Gökhan ÖZENCİ

Liberal Dünya Düzeni Huzur İçinde Yatsın

Yaklaşık bin yıl süren bir seyirden sonra, Fransız filozof ve yazar olan Voltaire’yi iğneleyerekrengi atmış olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ne kutsal, ne Roman ne de bir imparatorluk olduğu anlaşıldı. Bugün, yaklaşık iki buçuk yüzyıl sonra Voltaire’yi yorumlamak bir sorundur. Sorun ise solgun liberal dünya düzeninin ne liberal, ne dünya çapında ne de düzenli olmasıdır.

ABD, Birleşik Krallık ve diğerleriyle yakın işbirliği içinde olarak II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında liberal dünya düzenini kurdu. Amaç ise 30 yıl içinde II. Dünya Savaşı’na neden olan koşulların, bir daha asla ortaya çıkmamasını sağlamaktı. Bunun sonunda, demokratik ülkeler liberal olan uluslararası bir sistem yaratmaya giriştiler. Bu sistem ise hukukun üstünlüğüne ve ülkelerin egemenliği ile toprak bütünlüğüne saygı duyulmasına bağlı bir şekilde çalışıyordu. İnsan hakları korunuyordu. Bütün bunlar bütün gezegene uygulanmasıyla beraber, aynı zamanda katılım herkes açık ve gönüllüydü. Kurumlar barışı (Birleşmiş Milletler), ekonomik kalkınmayı (Dünya Bankası) ve ticaret ile yatırımları (Uluslararası Para Fonunu ve yıllar sonra Dünya Ticaret Örgütü haline gelen yapıyı) desteklemek için meydana getirildi. Kurumlar barışı (Birleşmiş Milletler), ekonomik kalkınmayı (Dünya Bankası) ve ticaret ile yatırımları (Uluslararası Para Fonunu ve yıllar sonra Dünya Ticaret Örgütü haline gelen yapıyı) desteklemek için meydana getirildi.

Bütün bunlar ve fazlası, Avrupa ve Asya’daki bir ittifaklar ağı ve nükleer silahlara karşı, saldırganlığı caydırmaya hizmet eden ABD’nin ekonomik ve askeri gücü tarafından desteklendi. Liberal dünya düzeni sadece demokrasilerin kucakladığı ideallere üstüne değil, ayrıca sert güce de dayanıyordu. Bunların hiçbiri, liberal olmayan Sovyetler Birliği’nde kaybolmadı.Bu birlik Avrupa’da ve dünyada neyin meydana gelen düzenle ilgili temel olarak farklı bir düşünceye sahip oldu.

Soğuk Savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle beraber liberal dünya düzeni her zamankinden daha güçlü görünüyordu. Ama bugün (çeyrek yüzyıl sonra) bu dünya düzeninin geleceği kuşku içinde. Gerçekten de, liberalizm, evrensellik ve bu düzenin kendisini koruması olarak üç bileşene sahip olan liberal dünya düzenine bakıldığında 70 yıllık geçmiş tarihi boyunca hiçbir zaman bu kadar zorlanmamıştır.

Liberalizm geri çekilmekte. Demokrasiler büyüyen popülizmin etkisini hissetmekte. Politik aşırıların partileri Avrupa içinde yer kazanmakta. Birleşik Krallık’ta yapılan AB’den ayrılma lehine yapılan oylama, elit nüfusun kaybını doğrular nitelikte. ABD bile, benzeri görülmemiş bir şekilde ülke medyasında kendi başkanından, mahkemelerden ve yasa uygulayıcı kurumlarından saldırılar alıyor. Çin, Rusya ve Türkiye dahil olmak üzere otoriter sistemler daha da ağırlaştı. Macaristan ve Polonya gibi ülkeler de genç demokrasilerinin kaderine karşı ilgisiz görünüyor.

Sanki bahsettiğimiz bütün dünyaymış gibi konuşmak gittikçe zorlaşıyor. Herbirinin kendi özellikleriyle beraber olmak üzere, bölgesel düzenlerin veya belirgin olarak Ortadoğu’daki düzensizliklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Küresel yapı oluşturma çabaları başarısız oluyor. Korumacılık artıyor ve yanısıra küresel ticaret görüşmelerinin de son turu (round) asla amacına ulaşmadı. Siber alan kullanımını yöneten birkaç kural var.

Aynı zamanda büyük güç çekişmesi ger dönüyor. Rusya, Avrupa’nın sınırlarını değiştirmek için silahlı kuvvetlerini  kullandığında uluslararası ilişkilerin en temel normunu ve 2016 seçimlerini etkileme çabalarıyla ABD egemenliğini de ihlal etti. Bugün dünyadaki her yüz insandan biri veya bir mülteci ülke içinde yerinden edilmiştir. Kuzey Kore, nükleer silahların çoğalmasına karşı güçlü uluslararası görüş birliğini reddetti. Dünya Suriye ve Yemen’de yaşanan insani kâbuslara karşı ayağa kalktı. Suriye hükümetinin kimyasal silah kullanmasına tepki olarak az da olsa BM ve bazıları harekete geçti. Venezüella başarısız bir ülkedir. Bugün dünyadaki her yüz insandan biri veya bir mülteci kendi ülkeleri içindeki yerinden edilmiştir.

Bütün bunlar şu an neden ve niçin oluyor? Bununla ilgili birkaç neden birden var. Popülizmin yükselmesi kısmen, durgunlaşan gelir ve iş kaybına, yeni teknolojilere bağlı olmakla birlikte yaygın olarak ithalat ve göçmenlere bir yanıttır. Milliyetçilik, zor ekonomik ve politik koşullara karşı liderlerin yetkilerini desteklemek için gittikçe artan bir şekilde kullandıkları araçtır ve küresel kurumlar, yeni güç dengeleri ve teknolojilere karşı adapte olmak konusunda başarısızlık gösteriyor.

Birleşik Devletlerin tutumu, her şeyden çok liberal dünya düzeninin zayıflaması ile beraber değişti. Başkan Donald Trump’a göre, ABD Trans-Pasifik Ortaklığından ve Paris iklim anlaşmasından çekilmeye karar verdi. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ve İran nükleer anlaşmasından çekilmeyle tehdit etti. Dünyayı bir ticaret savaşı riskine sokan süreçte, başkalarının kullanabileceği bir gerekçeye (ulusal güvenlik) dayanarak, tek taraflı olarak çelik ve alüminyum tarifelerini uygulamaya koydu. NATO’ya ve diğer ittifak ilişkilerine olan bağlılığı hakkında sorular sordu ve nadiren demokrasi ve insan hakları hakkında konuşuyor. “İlk Amerika” ve liberal dünya düzeni beraber uyumsuz görünüyor.

Değinmek istediğim nokta Birleşik Devletleri eleştiri için ayırmak değil. AB, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya dahil olmak üzere bugünün diğer büyük güçleri de şu an yaptıkları, yapmadıkları veya her ikisi içinde eleştirilebilirdi. Fakat Birleşik Devletler sadece başka bir devlet değil. Birleşik Devletler, liberal dünya düzeninin ana mimarı olmakla beraber ana destekçisiydi. Ayrıca sistemin ana yararlanıcısıydı.

Amerika’nın yedi yıldan uzun süredir oynadığı rolü terk etme kararı, bir dönüm noktasıdır. Liberal dünya düzeni tek başına hayatta kalamaz, çünkü diğerleri bunu onu sürdürmek için bir çıkardan yoksundur. Sonuç ise, Amerikalılar ve diğerleri için daha az özgür, daha az refah ve daha az barışçıl bir dünya olacaktır.

Yazar: RICHARD N. HAASS

Dış İlişkiler Konseyi Başkanı olan Richard N. Haass, daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nda (2001-2003) Politika Planlama Direktörü ve Başkan George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği Koordinatörü olarak görev yaptı. Kargaşada Bir Dünya: Amerikan Dış Politikası ve Eski Düzenin Krizleri’nin yazarıdır. 

Kaynak: Liberal World Order, R.I.P. by Richard N. Haass – Project Syndicate

 

Çevirmen Hakkında

Gökhan Özenci / TESA Ekonomi Masası Araştırmacı Yazarı / Çevirmeni

Trakya Üniversitesi

İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Güç ve Uluslararası İlişkiler / David A. Baldwin 9. Bölüm

Güç ve Uluslararası İlişkiler / David A. Baldwin 9. Bölüm

İngilizce aslından çeviren: Feyza Nur Atabay

Güncel Konular

Uluslararası ilişkilerde güç çalışması, birçok konu üretmiştir. Aşağıdakiler bunların arasında sayılabilir; kutuplaşma ve dengeleme, askeri gücün rolü, yapısal güç ve inşacılık.

Kutuplaşma Ve Dengeleme

Soğuk Savaş’ın sonu ve iki kutuplu dünyada “süper güçlerden” birinin dağılması, güç dengesi teorisine ilginin yenilenmesine yol açtı. Bu teori –ya da onun varyantlarının bazıları- Soğuk Savaş’ın ani gelen sonunu açıklayabilir mi? Güç dengesi teorisi post-Soğuk Savaş dünyasına ilişkili miydi? Güç dengesi teorisi uluslararası sistemin gelecekteki evrimlerini öngörebilir mi?

Bazıları, güç dengesinin dinamiklerinin çok kutuplu güç dağılımına yol açacağını ileri sürüyorken,(Layne, 1993; Maersheimer, 1990; Waltz, 1993), diğerleri post-Soğuk Savaş dünyasını tek-kutupluluğun nitelemesini bekliyordu (Ikenberry, Mastanduno ve Wohlforth, 2009; Wohlforth, 1999). Brooks ve Wohlforth (2008), Birleşik Devletler ve diğerleri arasındaki güç eşitsizliğin dünyanın tek kutuplu olabileceği kadar büyük ve uzun bir süre böyle sürmesinin muhtemel olduğunu ileri sürer.

Başkaları, güç dengeleme sürecinin geleneksel askeri yetkinlikleri dengelemekten başka yöntemler kullanarak çalışmaya devam edeceğini savunurlar. Bu “yumuşak dengeleme”, Birleşik Devletlerin gücü üzerinde bir kontrol sağlar (Pape, 2005; Paul, 2005).

Son yirmi yıl boyunca, güç dengesine yönelik yenilenen ilgi bilginler arasında çok bir uzlaşı sağlamadı. Bir yazar, konu hakkındaki son çalışmaların, “güç dengesi” ve “dengeleme” öbeklerine daha fazla analitik berraklık vermek için on yıllardır yapılan teşebbüslere rağmen, “iyi bir ilerlemenin olmadığını” belirttiğini ileri sürüyor (Nexon, 2009: 334). Diğer bilginler, “hem sistemsel sonuçların hem de devlet davranışlarının doğrudan, dengeleyici davranışların sistemsel hegemonları önlediği şeklindeki güç dengesinin ana hipoteziyle çeliştiği” kararına varıyor (Wohlforth et al, 2007). “Kutup” kelimesiyle ne denmek istendiği sorusu bile tartışılmaktadır. Wagner’a göre:

İki-kutupluluk ve çok kutupluluk hakkındaki bütün tartışmalar ve münakaşalara rağmen, “tek-kutupluluğun” muhtemel sonuçlarından bahsetmemek göze çarpan bir gerçektir, Soğuk Savaş’ın sonundan beri ne Waltz ne de bir başkası uluslararası sistemin “kutuplaşmasının” ne olduğunu niteleyemedi. Ve üstelik hiç kimse farklı kutuplardaki devletlerin sistemde farklı şekilde hareket ettiği iddiasını destekleyecek geçerli bir argüman sunamadı (Wagner, 2007: 21; 1993).

Askeri Güç

Birçok yazar, uluslararası siyaset öğrencilerinin çağlar boyunca askeri güçle meşgul olması konusunda yorum yaptılar (Art ve Waltz, [1971] 1999; Sprout ve Sprout, 1945, 1962, 1965; Wagner, 2007; Waltz, 1979; Wright, 1955, [1942] 1965). Savaş, uluslararası ilişkiler bilginlerinin özel alanları olarak baktıkları önemli bir fenomen olmasına rağmen, uluslararası ilişkiler alanı askeri güçle meşguliyetinin bedelini ödedi. Askeri gücün önemi abartıldı; askeri-olmayan güç formlarının rolü küçümsendi; ve uluslararası ilişkiler alanı diğer çevrelerdeki güç çalışmalarından izole olmasıyla fakirleşti.

Uluslararası ilişkiler çalışmalarında askeri gücün ayrıcalıklı yeri, uluslararası politikalardaki kuvvetin “merkeziliğine” (Art, 1996; Baldwin, 1999; Wagner, 2007); “savaş başlatma yetkinliği olarak güç çalışmasına” (Cline, [1975] 1997); “gücün son şekli” olarak kuvvete (Gilpin, 1975, 1981); ya da “askeri kuvvetin tehdidi, kullanımı ve kontrolü” olarak uluslararası güvenlik çalışmalarına (Walt, 1991: 212) referansla gösterildi ve kuvvetlendirildi. Askeri kuvvet üzerindeki geleneksel vurguyu eleştiren Keohane ve Nye ([1977]2001: 15) bile kuvveti gücün diğer araçlarına baskın olan unsur olarak betimlemektedir.

Gücün diğer formlarının kıyaslanması gereken temel ölçüm çubuğu olarak kuvveti seçme eğilimi, Lasswell ve Kaplan (1950: ix, 76, 85, 92, 94) tarafından desteklenen yaklaşımda ana temadır. Onların şiddetin rolüne özel bir dikkat vermelerine rağmen, “gücün her zaman ya da genellikle şiddete dayandığını” tekrar tekrar reddettiler ve “gücün çeşitli zeminlere dayandığını”, “gücün formlarından hiçbirinin geriye kalan hepsi için temel olmadığını” ve “siyasal olgunun yalnızca, gücün her zaman ve her yerde aynı olduğu şeklindeki tekçi kavramla elde edilen sahte-basitleştirme tarafından engellenebileceğini” ileri sürdüler. Lasswell, Kaplan ve onların ortaya çıkardığı ilişkisel güç analizi geleneğinin enerjik çabalarına rağmen, uluslararası ilişkilerdeki çağdaş literatür sık sık, askeri gücün rolünü abartmada önceki çalışmalarla aynı eğilimi gösteriyor (Baldwin, 1995; Mearsheimer, 2001; Ray ve Vural, 1986; Walt, 1991; Waltz, 1979).

Uluslararası politikalar çalışmasında askeri güçle meşgul olma, ekonomik devlet yönetimi (economic satecraft) gibi gücün askeri-olmayan formlarının ihmal edilmesine yol açmaktadır (Baldwin, 1985). Ek olarak, bu ironik şekilde askeri devlet yönetimi (military statecraft) anlayışını da kısıtlamaktadır. Askeri gücün ne zaman kullanılması gerektiği sorusu, alternatif devlet yönetimi araçları göz önüne alınmaksızın cevaplandırılamaz (Baldwın, 1995; 1999/2000). Bundan dolayı, askeri-olmayan güç formlarının ihmal edilmesi, askeri gücün kullanılması gereken koşulları anlamamıza engel olur.

Çevirmen Hakkında

Feyza Nur Atabay / TESA İngilizce Çevirmeni

Marmara Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümü Mezunu

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial