Türk Televizyonlarında Edebiyat Uyarlamaları Doğuş Demir ile Söyleşi

Türk Televizyonlarında Edebiyat Uyarlamaları Doğuş Demir ile Söyleşi

Hazırlayan: TESA Kültür Sanat Birimi

Türk Televizyonlarında Edebiyat Uyarlamaları ( Gösteri / Söyleşi ) etkinliğimizden.. Türk dizilerindeki edebiyat uyarlamalarının ne zamandan başladığını ve günümüzde ne biçimlerde hayata geçirildiğini tartıştık.. Ayşe Kulin’in yorumlarından Çilem hocanın yorumlarına kadar edebiyatçı ve uzman görüşlerini dinledik..

Bir sonraki seminerimizde görüşmek dileğiyle..

Hazırlayan: TESA Kültür Sanat Birimi

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

TESA 2. Şiir Gecesi / İkinci Yeni Şiirleri

TESA 2. Şiir Gecesi / İkinci Yeni Şiirleri

Hazırlayan: TESA Kültür Sanat Birimi

27.04.2018 tarihinde Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent şubede İkinci Yeni şiirlerini seslendirdiğimiz şiir gecemizden…

1…

2…

3…

4…

5…

6…

7…

Seneye gerçekleşecek 3. TESA Şiir Gecesi’ne sizleri de bekleriz.. Anılarımızı paylaşmak dileğiyle..

TESAD Kültür Sanat Birimi

 

 

 

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Onlar Kadın Onlar Şair

Onlar Kadın Onlar Şair

Yazan: Atilla Arda BEŞEN

Kimi zaman gelir dinlenip biraz şiire vermek isteriz kendimizi, ben şiir yazmayı sevdiğim kadar okurum da ne sadece Türk yazarları okurum ne de sadece yabancı yazarları ya da ne sadece erkek yazarları okurum ne de sadece kadın yazarları. Gördüğüm kadarıyla birçok edebiyat aşığı kadın yazarlardan uzak, belki ön yargı belki tadını bilmemek. Gelin beraber inceleyelim.

1 -) En Sevdiğim Ölümsüzüm Sylvia PLATH

İlk şiirini 8 yaşında yazdı O. Amerika’nın ilk Feminist romanı da ona ait ”Sırça Fanus” depresyonla geçen bir hayatın sonu ihanet yüzünden fırının içinde son buldu. Ted Hughes ihaneti Sylvia’yı depresyonlu yaşamından aldı.

2 -) Mihri Hatun

Bilinen ilk Türk kadın şairlerden biridir. Gazel ve kasideleriyle ünlüdür, Necati Bey’i örnek aldığı söylenir, kaside ve gazellerinde Müeyyedzade Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazade İskender Çelebi’ye duyduğu aşkın ipuçlarına rastlamak mümkündür.

3 -) Zeynep Hatun

Divan Edebiyatının bilenen ilk kadın şairidir. Mihri Hatun ile aynı dönemde yaşamıştır. Karşılıklı şiir söyleşmeleri vardır.

Resmini bulamadık ama Sultan Mehmed Han’a yazılmış bir eserini paylaşmak lazım..

Şehâ bu sûret-i zîbâ sana Hak’dan inâyettir,
Sanasın Sûre-i Yûsuf cemâlinden bir âyettir.
Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım,
Demâdem artar, eksilmez, tükenmez, bî-nihâyettir.

4 -) Anne Sexton

Amerikalı şair ve yazar olan Anne birçok kez tedavi gördü ve doktoru onu şiir yazmaya yöneltti ama yaşadığı yorucu sıkıntıların ardından intihar etti.

5 -) Emily Dickinson

Amerikalı olan yazar 1862’de kendini eve kapatmış ve ölünceye kadar hiçbir arkadaşıyla görüşmemiştir. Bu kapatma döneminde kendini yazmaya karar vermiştir. Dış dünyaya kapalı olmasına rağmen imge gücü yüksek bir yazardır.

6 -) Elizabeth Bishop

Amerikalı yazar. Birgün kitapçıda dolaşırken naylon ambalajlı bir kitap gördüm tamamen şansıma elime takılmıştı. Elizabeth Bishop ile o zaman tanıştım ilk okuduğumda ağır geldi birkaç kez daha okudum kitabını bitirdiğimde aslında o kitabı bir kez değil birkaç kez bitirmiş sayılabilirdim. Birçok ödülün yanı sıra Pulitzer Ödülünü kazanmıştır.

7 -) Lesya Ukraynka

Ukraynalı yazar, soyadından anlaşılıyor sanırım. Modernist Hareketin temsilcisidir. Eserlerini folklardan, Kutsal Kitap’tan, mitolojiden ve yurtseverlik duygularından alan şiirler üretti. Marksist örgütlere katıldı. Komünist Manifestoyu Ukrayna diline çevirdi.

8 -) Adile Sultan

2. Mahmud’un kızı Abdülmecid’in kız kardeşidir. Osmanlı Hanedanlığında Divan tertip etmiş tek kadın şairdir. Muhibbi Divanı’nın basılmasını sağlamıştır. Yazdıkları Osmanlı tarihi açısından önemlidir.

9 -) Gülten Akın

Şiirlerinde folklor ögelerinden yararlandı.  “Halkta var olan öz ve biçimi diyalektik olarak yükseltmek, şiiri yükseltirken halkın yaşamının ve yaşam biçimlerinin yükselmesine yardımcı olmak.” cümlesi onun halka inme isteğini belirtir. Şiirleri başka dillere çevrilip, bestelendi.

10 -) Füruğ Ferruhzad

İranlı kadın şairdir. Yeniden Doğuş isimli eseri İran şiir anlayışına çok büyük etki yapar. İran’da kadınların hak ve yaşam koşullarına vurgu yapmaktaydı ve bu yüzden Şah despotluğuna karşı çıkmaktaydı. Şiirleri kimi zaman İran toplumu tarafından erotik bulunmaktadır.

Yazar Hakkında


Atilla Arda Beşen / TESA Siyaset Masası Direktörü / Çevirmeni 

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Mezunu

 

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Sylvia Plath’ın 50. Yıldönümü: “Yemek Reklamındaki Genç Bir Kadın Gibi”

Sylvia Plath’ın 50. Yıldönümü: “Yemek Reklamındaki Genç Bir Kadın Gibi”
1950s-1963 — Original caption: Photo shows author Sylvia Plath seated in front of a bookshelf. — Image by © Bettmann/CORBIS Die Schriftstellerin Sylvia Plath sitzt vor einem Bücherregal.

Almanca aslından çeviren: Atilla Arda Beşen

Sonunda, artık kendisinin gölgesiydi: Şubat 1963’te yazar Sylvia Plath intihar etti. ”The Bell Jar” isimli romanı onun ölümünden sonra bir klasik oldu ve ailesi tarafından on yıllarca birçok çalışması sansürlendi. Büyük bir yazarın ve ev hanımının çifte hayatı hakkında bir gün.

Sylvia Plath’ın 50. Yıldönümü: “Yemek Reklamındaki Genç Bir Kadın Gibi”

Sylvia Plath Şubat ayının soğuk bir pazartesi günü intihar etti. Londra 150 yıldır böyle bir soğuk görmemişti . Fitzroy Road 23 numaraları küçük dairenin su boruları bile donmuş durumdaydı.

Sylvia Plath 30 yaşında ve bundan 4 hafta önce romanı ”The Bell Jar” yayınlanmıştı ve kendi talebi üzerine ailesini dışarda bırakarak kullandığı takma isim Victoria Lucas olacaktı. 4 yıl sonra gerçek ismi ortaya çıkacak ve roman edebi klasiklerin arasında yer alacaktı.

Kitap 1971’de ABD’de yayınlandığında en çok satanlar listesine girmişti. ”Güzel bir roman, acılı ve acımasız.” diye yazacaktı kitap eleştiri köşesinde New York Times’ın Robert Scholes. ”The Bell Jar” psikiyatride intihar girişiminden sonra tedavi gören yetenekli genç bir yazar 20 yaşındaki Esther Greenwood’un deneyimleri üzerineydi. Scholes halkın ”iki intihar arasında yazılmış” acımasız gerçekçi bir çalışmayı sevdiğine ikna olmuştu. Çünkü bu romanda gerçeklik ve kurgu kaynaşmış haldeydi.

Çünkü aynı zamanda, son güne kadar iki dünya arasında esir kalmış bir kadın olan Sylvia Plath’ın gerçek öyküsüydü: çalışkan eş, şefkatli anne ve acımasız şair.

Umut Vaad Eden Mucizevi Hanım Kız

Plath 17 Ekim 1932’de Boston Massachusetts yakınlarında bir yerde doğmuştu. Alman kökenli bir profesörün kızı olan Plath babasını erken yaşta kaybetmiş olup annesi ve kız kardeşiyle beraber büyümüştü. Syliva ayrıca özel biriydi. Üç yaşında bir kız olarak yüzlerce Latin böcek ismini ezbere bilirdi ve genç kız dergilerinde şiir yazdı henüz küçük bir çocukken. ”Dil dehası” burs alarak onun şiirlerine özel bir ayrım yapan bir kolejden mezun olmuştu.

Parlak sarı saçları, güzel, yumuşak yüzlü ve sportif figürüyle Sylvia o zamanki Amerikan rüyası olan kadın profilini net bir biçimde canlandırıyordu. “Bir yemek pişirme reklamındaki genç kadın gibi, son derece parlak, temiz ve becerikli” diyor yazarın arkadaşı olan lirik yayıncı Al Alvarez. Ama Sylvia’nın görünüşü aldatıcıydı.

Tekrar tekrar şiddetli depresyonlara giriyordu. New York’un Matmazel isimli magazin dergisinde yaptığı kısa süreli bir stajın ardından 19 yaşındaki genç kız kendini ilk defa öldürmeyi denemişti. Fakat hayatta kaldı.

Sylvia bir psikiyatri hastanesine gönderildi ve elektro şok ile tedavi edilmeye çalışıldı. Hayatının her döneminde neden tedavinden uzak durduğunu ise 1953 yazısının kasvetli havasının anısını bundan 10 yıl sonra çıkacak ”The Bell Jar” romanında işledi.

Ayrıca Plath kendinden şüphe etmeye devam ediyordu. Şiirlerinde ve sayısız günlük kağıtlarında mutluluk anları vardı. Cambridge Elite Koleji’ne burslu kabul aldıktan sonra İngiltere’ye gidecekti. Orada, Şubat 1956’da üniversitede edebi bir çevrede tanıştığı ve üç ay sonra evlendiği ünlü İngiliz şair Ted Hughes’a aşık oldu. Ama tutkulu sevgisi Sylvia’nın melankolisini değiştirmedi. Ekim 1959’da günlüğünde şöyle yazıyordu: “Dün tamamen bunalımlı. Ağır gökyüzü, parlama olmadan gri.” Bunun gibi cümleler, sayısız varyasyonda tekrarlanmaktaydı.

“Özel, Totaliter Devlet”

Çift iki çocuğunu da alıp, İngiltere’nin güneybatısındaki Devon County’de bir villaya taşındılar. Evlilik döneminde Sylvia, ünlü kocasının gölgesinde giderek daha fazla şey alır. Bir zamanlar özgürlüğüne kavuşan şair şu anda, kırmızı şarapla kızarmış bonfile ve tatlıya çilek ve çırpılmış krema ile hizmet eden mükemmel bir ev kadını olmuştu. Plath’ın bu varoluştan ne kadar nefret ettiği, onun ikinci kişiliğini, “The Bell Jar’ın” kahramanı olan Esther Greenwood’u ortaya çıkarır: Esther, “evlenmek ve çocuk sahibi olmak gerçekten beyin yıkaması gibi ve o zaman siz sadece özel, totaliter bir devlette köle gibi bir yaşam sürüyorsunuz.”

Sylvia gün geçtikçe daha az yazıyor. 1962’nin bütün bir yaz mevsimi boyunca sadece 2 şiir yazmıştı. Bunlardan biri ”Temmuz ayında haşhaş” kendi hissettiği ve sahip olduğu anlamsız duygular ile ilgiliydi. ”Elimi ateş altında tutuyorum, hiçbir şey yanmıyor.” 1962 sonbaharında evliliği bitmek üzere olan kocası olan Ted onu aldatmıştı. Sylvia öfkelendiğinde kıskançlığın bir etkisi olarak Hughes’un üzerinde çalıştığı her şeyi yok etmişti. El yazmaları ve notları, Shakespeare koleksiyonu gibi şeyleri küçük parçalara ayırmıştı. Ekim ayında onu kapıdan dışarı edecekti.

Artık, Sylvia büyük arazi evinde çocuklarla yalnız yaşıyordu. Hantal ev ve bahçe işi onun ciddi efor sarfetmesine neden oluyordu: çamaşır yıkamak, bebek bezlerini değiştirmek, elma toplamak. Bir grip virüsü ise sağlığını kemirecekti Plath’in. Sylvia gittikçe inceliyordu, bir düşüşte dokuz kilo birden kaybediyordu.

Ama yine yazar: Bir ayda otuz şiir ve bir ateş çılgınlığında, daha sonra onu meşhur edecek acı ayetleri yazacaktı. Onun korkunç kararını bekleyen “Lady Lazarus” dahil diyecekti ki: “Ölüm her şey gibi bir sanattır, bunu çok iyi yapabilirim.” Bu anlayışa rağmen, yazar yardım almayı başaramadı.

Bunun yerine, Sylvia annesini güçlü, aktif ve bağımsız kadın olarak oynatmaya devam ediyor. 21 Kasım tarihli mektubunda şöyle yazıyor: “50 yaşında ve ünlüydüm dostum, sevgili eşime ithaf edilmiş başkasının yardımı olmadan yapabileceğim bir şey yoktu.”

Londra İçine İsteksiz Taşınma

Aralık başında, Sylvia ülkeye dayanamaz ve çocuklarıyla birlikte Londra’nın Fitzroy Yolu’na (23) gidecekti. Tamamen mobilyalı dairede her şeyin değişmesi beklenecekti. Yeni kıyafetler ve mücevherler satın aldı, misafirleri çay için davet etti, güzel çocuk şiirleri yazardı. Ancak büyük şehirde bile arkadaşlıkları çok yüzeysel ve izole Devon’da olduğu kadar az ziyaret ediyordu arkadaşlarını. Sylvia ve çocuklar hastaydı ve kış mevsimi bastırmıştı, ısıtma durmuş, telefonlar kapanmıştı. Sylvia antidepresan ve uyku hapları alıyordu.

Sylvia annesine yine bir mektup yazdı: “Dürüstçe hayatımda hiç bu kadar mutlu olmadığımı söyleyebilirim, sadece oturup ve kendi kendime düşünüyorum. Ah, ben yaptım!”

Bu öforist yayıncı Alvarez’den, Sylvia’ya Noel’de kısa bir ziyarette bulunduğu zaman çok az şey fark etti. “Saçları (…) Gevşek bir şekilde, beline kadar bir çadır gibi,” diye yazıyor anılarında, “onun dinlerinin ayinleri tarafından tüketilmiş bir rahibeye benziyordu.”

Sylvia’nın o anda nasıl hissettiği bilinmemektedir. Ölümünden sonra, mülklerle ilgilenen kocası Ted, Sylvia’nın son üç aydaki günlüğünü yok eder. ”Sadece hüzün doluydu.” Ted Hughes bir röportajında ”Çocuklarımın okumasını istemedim.” diyecekti.

Ek olarak, Hughes onun günlüklerine girişleri sansürledi, onun için hoş olmayan pasajları ve bazı seks pasajlarını kaldırdı. Şiirlerini yeniden yazıyor, derlemeyi değiştiriyor ve Sylvia’nın gerçek adı altında “The Bell Jar’ı” yayınlıyor özellikle de finansal bir başarı umut ediyor. Anne Aurelia Plath, yarı-otobiyografik romanı yüzünden kızının mektuplarını çıkarıp öylesine üzülüyordu. Dünyaya her zaman çok olumlu ve mutlu olan kızının “gerçek” kişiliğini göstermek aslında, sadece anne ve çocuk arasındaki bozuk ilişkiyi gösteriyordu.

Son Akşam

Annesinin önünde görünümünü korumaya çalışsa bile son günlerde yazarın umutsuzluğu belli oluyordu. Halbuki o da bir kurtuluş bulmaya çalışıyordu. Ocak ayının sonunda Pazarın erken saatlerinde sanat tarihçisi Trevor Thomas’ın çaldığı kapı zili apartmanın altındaki daireyi işaret ediyordu. Kırmızı, şişmiş gözlerle, Sylvia kapıda duruyor, yüzünde gözyaşları dökülüyor ve titrek bir sesle diyordu ki: ”Öleceğim ve çocuklarımla kim ilgilenecek?” Komşu aşırı şaşkın bir şekilde: ”Ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum.” diyor. Sylvia’nın çaresizliği onu davet ederken öfkeye dönüşüyor. Aniden, yumruklarını sertçe sıkıyor ve odalarındaki sadakatsiz kocasını karşı bir suçlama duygusuna kapılıyor.

Ölümünden bir kaç saat önce, Sylvia Plath komşunun kapısının önünde ikinci kez görünüyor. Gece yarısından hemen önce, Amerika’ya mektup göndermesi gerektiğinden, ondan birkaç pul almak istiyor. Thomas, koridorda birkaç dakika boyunca transa geçmiş sanki bir doktor çağırmak isteyen kadın hakkında endişeleniyor. Ama diyor ki, “Hayır, lütfen yapma, sadece harika bir hayalim var, harika bir vizyonum.” Trevor Thomas yatağa gidiyordu, her zaman sabah erken kalkmak zorunda olduğu için.

Ertesi gün Sylvia Plath ölmüştü. Trevor Thomas buna pek fazla önem vermemişti. Her halükarda, üst kattaki kadın onun için önemsiz kalıyordu, bunu yıllar sonra verdiği bir röportajda söyleyecekti bu sanat tarihi profesörü. Plath onunla ilgili ya da onun ilginç işi hakkında hiç sormamıştı. Komşusunun yaşamak için ne yaptığını bilip bilmediği sorulduğunda, Thomas şöyle yanıtlıyor: “Eh, onun sadece bir ev kadını olduğunu farz ettim.”

Von Fabienne Hurst

Sylvia Plath’in ölüm yıldönümü anısına…

Kaynak: http://www.spiegel.de/einestages/selbstmord-der-schriftstellerin-sylvia-plath-a-951032-amp.html

Çevirmen Hakkında

Atilla Arda Beşen / TESA Siyaset Masası Direktörü / Çevirmeni 

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Mezunu

Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Stefan Zweig ve 3 Kadın

Stefan Zweig ve 3 Kadın

Yazan: Atilla Arda BEŞEN

Stefan Zweig ve 3 Kadın

Edebi roman analizi yapmak yazılması en güç yazı türleri arasında olmasına rağmen beni bu tutkuya iten bir yazarın heyecanını kelimelerimde anlatmak istiyorum. Stefan Zweig günümüzde çok popüler olmuş ve değeri ne yazık ki daha yeni anlaşılan yazarlardan biri. Bir romanın yazarını ya da romanın kendisini sonradan anlamak bizim için gelenek oldu ve şimdi herkes Satranç, Olağanüstü Gece ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitaplarını inanılmaz bir çılgınlıkta okuyor. Okunması gerekiyor ama Zweig okurken karışık okumak Zweig’ın tadını tam alamamamıza yol açıyor.

Stefan’ı okurken kendime bir üçleme yaptım. İlk başta Zweig’ın kadın tiplemelerini ardı ardına okuyacaktım. Çünkü ben Zweig okumaya Bilinmeyen Bir Kadının mektubu ile başlamıştım ve bunu kadın tiplemesinin devamı olmalıydı hepsini okumalıydım. Ardı ardına 3 kadın tiplemesinin ele aldığı kitaplarını bitirdiğimde Zweig’ın kadınların dilini, hislerini nasıl anladığını ve onları nasıl bir kadın dilinden bu kadar iyi yazdığını daha iyi anlayacaktım. Bir kadını hissetmek isterseniz kağıt parçalarında ilk durağınız Stefan’ın sayfaları ve betimlediği kadınlar olmalı.

Bu yazıyı yazarken 3 kitabı da farklı ele almam gerektiği inancındayım. Beni büyük bir heyecanla kadının anlamını bulmaya iten Zweig’ı anarak Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ile başlamak istiyorum.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bir gün tesadüfen İş Bankası’nın Kitabevi’nde gezerken rastladığım bir kadın yüzü elimi o kitabın bulunduğu rafa doğru yöneltti kitaba dokunduğumda mutluluk parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayılıyordu ve kitabı biraz okumaya incelemeye başladım. Çok geçmeden kitapla aramdaki bağı hissediyordum.

”Sabret Sevgilim, sana her şeyi, hepsini en baştan anlattığım için, anlatacağım için, senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.” Bilinmeyen Bir Kadın..

Kitabı okumaya başladığımda bir kadının çocuk zamanlarından ölene kadar karşı komşusuna duyduğu aşkı ben de yaşıyordum, kadının çocukken duyduğu hisleri anlatışı sanki benim hislerimmiş gibi geliyordu. Bir kadın gibi hiç hissetmemiştim daha önce ama şimdi ben sanki o adama aşıktım ve o kadının yerindeydim. Her kelimesi her cümlesi öyle bir inandırıcılıkla beynime saplanıyordu ki bir erkek yazarın bir kadın dilinden bu kadar iyi yazabilmesini kıskanmış aynı zamanda şaşkınlık içerisinde okumaya devam etmiştim.

Bilinmeyen o kadın aslında bendim, bizdik. O kadın hiç tanımadığı o aşık olduğu adama bağlanmıştı ve o adamla bir bütün de olacaktı lakin adam onu sıradan beraber olduğu kadınlar gibi görüp bir daha hatırlamayacaktı. Bir gün adamın her doğum gününde gördüğü beyaz güller gelmeyecekti ve o güllerin bitmesi bir şeylerin ölümüydü. Ölenler geri gelmeyecekti ve adamın elinde sadece bir mektup vardı ben seni sevmekle bir ömür geçirdim ne olur şu yarım saat sabret diyen tek bir mektup. Mektupta ölen sadece kadın değildi biri daha vardı. Umut ölmüştü.

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

Stefan Zweig’ın kadınlarına ben de aşıktım artık, bu böyle de devam edecekti ama ne ile devam etmeliydim. Kararımı 24 saatten yana kıldım. Bir kadının 24 saati bana çok şey gösterebilir ve o kadının hislerini keşfetmek hazzından kendimi alamadım. Romanın ilk başı sanki birinin bir anısını anlatır gibi başladıysa da devamında bir kadının hayatında büyük bir iz bırakaran 24 saate hep beraber tanık oluyorduk. Sanki o adama anlatıyordu, ama biz okuyucular da bunu izliyorduk ama kadın bizi görmüyordu, gizliydik, gizlice izliyorduk. Kocasına bağlılığı tartışılmayacak bir kadın, kocası öldükten sonra kendini çok garip bir yerde buluyordu. Bir kumar salonunda bir adamın heyecan verici ellerini tahlil ediyordu. Ellerinden bir insanı tanıyabilir miydiniz ? Evet bu mümkün tanıyabilirsiniz hatta onunla ilgili her şeye sahip olabilirsiniz. Her el hareketinden şehvet duyuyordu ama sadece o çaresiz adama karşı duyduğu çaresizliği anlatıyordu. Adamın yüzünü görmemiş olmasına rağmen o ellere duyduğu heyecanı öyle bir hissediyorsunuz ki, sanki o kadın yine sizsiniz. O kadın yine siz olmak isteyeceksiniz.

Çaresiz adamı izleyiş, yardımın ardından gelen beraber aynı odada bir gece geçiriş ve devamında ertesi gün 24. saat bir adamın ölümden döndüren kadının kadın kimliği ile çöküşü. Kadının yaşadığı hayata tutunmanın ve hayattan soğumanın hatta derin hayal kırıklığının 24 saatlik öyküsü.

Bir Çöküşün Öyküsü

Bir çöküşün öyküsü derken aklınıza doğal olarak belli düşünceler geliyor fakat asıl çöküş nedir ? Asıl çöküş hissiyatı nedir peki ? Bulunduğunuz en yüksekten aşağı inmek değil. Sahte hissiyatların arasından sıyrılıp o gerçek dünyanın keskin ve bir o kadar acı rüzgarını boynunda hissetmesidir çöküş.

Fransa Kralı Louis döneminden bir kısa film izliyorsunuz romanı okurken ve Prie’nin duygularının, içindeki delirişe tanık oluyorsunuz. Tabi ki bu romanda da kendizi Prie sanıyorsunuz yeri geliyor onun yaptığı şehvet dolu şeyleri yapmak istiyorsunuz yeri geliyor o dönemin Fransası’nda Prie’nin uşağı olmak istiyorsunuz. Size romanın içeriğini verme niyetinde değilim. Prie’nin hırsına merak duymanızı Prie’nin çöküşünü hissetmenizi istiyorum. O çökerken Fransa onun düşündüğünün aksine çökmeyecekti. Yokluğu pek ilgi dahi çekmeyecekti.

Hissettiği sahte şehvetleri özlüyordu Prie ve özleyecekti de. Özlemek zorundaydı. Hayatın yaşatacağı gerçeklik hissi onun için fazlaca sahteydi. Bunu kaybettiğinde tüm hayatını kaybetse de onu pek ilgilendirmeyecekti.

3 Kadın’ın Ortak Özelliği ve Stefan Zweig’e Son Bakış

Kadınları anlamanın zor olduğu her yerde bir kulaktan çıkar diğer kulağa doğru yol alır; fakat Zweig kadınları anlayan insanlardan biri olarak bir kadının hissini bir erkeğin düşüncesi ile anlatabilmeyi başarmıştır. Onun bu yeteneğinin büyük bir kısmının gözlem gücünden geldiği inancındayım.

Kadın tasvirlerinde Stefan Zweig Hırs – Tutku – Aşk – Umudun Bitişi 4’lüsünü sürekli kullanmıştır. Bir kadının bir erkeğe bir umuda bir hayata ya da bir anlık heyecana duyduğu tutkuların hepsini bu 3 ayrı kitapta görebiliyoruz. Hırs ise sadece o heyecanı yaşamak ya da tekrar sahteliklerin arasında kaybolmak isteyen Prie’nin yaşamı gibi. Peki ya hırs aşkından hiç vazgeçmeyen bilinmeyen o kadının mektubunun satırları olabilir mi ?

Aşk ise her kadının içindeki o engellenemeyen şehvet. Her kadının bir erkeğe teslimiyeti belki sadece beden olarak belki hem bedenen hem ruhen ama bir teslim oluş Zweig için aşk. İşte bu 3 kadını değerli yapan şeylerden biri de bu.

Umudun bitişi biraz daha enteresan, hiçbir romanın sonunda sevinmeyi beklemeyin, sevinecekseniz Bir Kadının hayatının en zor 24 Saatini anlatabilmesine sevinin. 3 romandaki her bir kadının ayrı ayrı hissettiği umut onların umutsuzluğu aslında ve o umut her şey gibi kadınları belli bir dönemde tüketiyor. Yaşayanlar o umutsuzluk ve hüzünle yaşarken, umudu bekleyerek ruhlarını teslim eden kadınların sonu aslında aynı. Umuda ulaşamadan terkedilen bir hayat.

Zweig okurken roman sıranızın çok önemli olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Hiçbir roman bir önceki romandan tamamen kopuk olmaz. Belki aynı duygular farklı şekilde bambaşka bir resimde karşınıza çıkar, düşünme yetinizi kullanarak birleştirin resimleri, arka arkaya bakın o resimlere. O kadın sensin. O kadın benim.

Stefan Zweig’ın Anısına..                       

Yazar Hakkında

Atilla Arda Beşen / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı / Çevirmeni

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Mezunu

                                                              

Arkadaşlarınızla Paylaşın:
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial