Film Analizi: Iwo Jima’dan Mektuplar

Yazan: Hatice Büşra Türk

Filmin Konusu

Film Japonya’ya ait olan IwoJima adasında başlıyor. 2005 yılında bu adada askerlerin kazdıkları tünellerde araştırma yapan bir ekip, kalıntılara rastlıyor ve ardından yönetmen bizi flash back yolculuğuna çıkararak 1944 yılında kazı yapan askerlerin yanına götürüyor. IwoJima adasından Japonya’ya yazılan mektuplar aracılığıyla, o dönemde 2. Dünya Savaşı’nda birbirine düşman olan ABD ve Japonya İmparatorluğu arasında yaşanan IwoJima muharebesini Japon askerlerinin bakış açısıyla beyaz perdeye taşıyor.

Filmin Analizi

Bu kısma filmin 1944 senesine dair bize gösterdiği önemli olduğuna inandığım bir sahneyi anlatarak başlamak istiyorum.

Saigo isimli bir asker kazı yaparken söyleniyor: “Lanet olası ada, Amerikalıların olsun.” ve devam ediyor: “Burada bir şey yetişmiyor, kokuyor, sıcak, çok fazla böcek var ve su da yok.” Sonra başka bir asker kadraja giriyor ve diyor ki: “Bu ada Japonya’nın kutsal topraklarının bir parçası.” ve Saigo’dan ona gelen cevap hiç gecikmiyor: “Bu adanın kutsal bir tarafı yok!”. Diğer asker gelen komutanı görerek Saigo’yu uyarmaya çalışıyor ama Saigo bir bezmişlik haliyle devam ediyor: “Adayı öylece Amerikalılara vermeliyiz, o zaman evimize dönebiliriz.”. Komutanı Saigo’ya: “Ne dedin sen?” diye sorunca da: “Ancak Amerikalıları yenersek eve dönebiliriz.”dediğini söylüyor.

Okuduğunuzda ne var ki bunda, adam bıkmış işte, kim savaşta olduğu için memnuniyet duyar ki zaten diye düşünebilirsiniz. Ancak yönetmen filmin daha ilk sahnesinde izleyicilere “ulus devlet”, “devlet” ve “güvenlik” kavramlarını sorgulatıyor aslında. Bunun nasıl olduğuna ileride değineceğim. Şimdi filmimizin ana karakterlerinden birisi olan Saigo’nun hayatına bakalım.

Saiko’nun, Hanako adında bir eşi var. Ona sürekli mektuplar yazıyor ve adadaki durumlarından bahsediyor. Ana karada eşiyle birlikte işlettiği bir fırını var, ancak seferberlik ilanı ile birlikte fırındaki çoğu şey ellerinden alınmış. Öyle ki çatal kaşığa bile madenden olduğu gerekçesiyle devlet tarafından el konulmuş. Saiko tam da bizden alabilecekleri başka bir şey yok diye düşünürken IwoJima adasına asker olarak gitmek zorunda olduğu bilgisi tebliğ ediliyor. Eşi hamile olan ve geri dönemeyeceğini bilen bu adam, gönülsüz de olsa adaya geliyor.

Savaş dönemlerinde, özellikle de seferberlik ilanının yapıldığı dönemlerde en sık rastlanan hayat hikayeleri, Saiko’nun hikayesine benzeyenler olmaktadır. Bu hikayelerde ön plana çıkan kavram ise “vatan” kavramıdır. Çünkü yürütülen mücadele “vatan” ve “vatanın kutsallığı” üzerinden yürütülür, aksini düşünmenin bile vatandaşı “vatan haini” yapabileceğinin mesajı filmde yine işlenmiştir.

Saiko, sade bir vatandaş olarak az sayıda insanın yaşadığı, verimsiz ve güzel olmayan bu adada neden ölüme mahkum edildiklerini sorgulayarak filmde modern dünya insanı için önemli bir temsilci olmaktadır.

Saiko’nun bu merakını askeri strateji ile açıklamak mümkündür. Filmde generalin bize verdiği bilgi, Amerika’nın bu adayı alması halinde buraya üs kurarak ana karaya saldıracağı yönündedir. Japonya’nın güvenliğini sağlamanın yolu bu adadan geçiyorsa, Saiko’nun yazının başındaki repliklerde belirttiği “adayı Amerika’ya teslim etme” fikrinin gerçek bir çözüm yolu olmadığı anlaşılmaktadır.

Senaryonun başından sonuna kadar büyük bir çaresizliği görüyoruz. Ada savunmasında yanlış uygulanan stratejiler, askeri kuvvetlerden ve ana karadan alınan yanlış, eksik ya da geç gelen bilgiler, bu bilgilerin sorunlu oluşu neticesinde üst rütbeli askerlerin birbirlerinden farklı fikirlerde olmaları, emir komuta zincirinin zayıflığı doğrultusunda koordineli bir hareket yeteneğine sahip olunamaması, adadaki askerlerin dizanteriye yakalanması, herkesin öleceğini bilmesi gibi etkenler büyük bir çaresizlikler yumağı oluşturmuş durumdadır.

Bütün bu sorunları göz önüne aldığımızda aklımıza şu soru geliyor: Madem bu ada Japonya’nın savunması için çok önemli, neden imparatorluk bu adayı kaderine terk ediyor? Cevabına baktığımızda imparatorluğun teknolojik açıdan Amerika ile denk olmadığını, gelen takviyelerin düşman tarafından engellenmesinin başarıldığını ve savaşın sürdüğü tek bölgenin bu ada olmadığını görmekteyiz.

Bu filmde savaşın her iki taraf içinde gereksiz bir olgu olduğunun mesajının güzel bir şekilde işlendiğini görebilirsiniz. Bunu açıklamadan önce savaşa biraz siyasi kavramların bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum.

Savaş sivillere en fazla zararı veren yöntemdir modern dünyada. Ancak çok ilginçtir ki aynı savaş aslında “güvenliği sağlamak” amacıyla gerçekleştirilir. Savaşların çıkış noktaları bazen tahrik edici bir saldırı, bazen bir suikast vb. pek çok sebep olabilir. Devletler bu gibi durumların çıkarların çatışmasından kaynaklandığını savunur. Koskoca dünyayı bir türlü paylaşamayan ve her şeyin fazlasına sahip olmayı arzulayan insanoğlu nüfus arttıkça, problemler yaşanmaya başladıkça “devlet” kavramını icat etmiştir. Özellikle Fransız İhtilali’nden sonra “ulus devlet” sisteminin dünyaya hakim olduğunu görmekteyiz.

İnsanların kendi iyilikleri için kurdukları bu devletler, onların çıkarlarını korur ve güvenliklerini sağlar. Ancak ne yazık ki bu devletlerin bunu yaparkenki en önemli stratejisi “öteki – düşman” kavramı yaratılmasıyla ortaya çıkar. Kısacası savaşların başlangıcındaki en önemli faktör hiç akademik olmayacak bir tabirle: “Devletlerin kendilerine koydukları aç gözlü hedeflerdir.”. Bir bakmışsınız birbirlerinin çıkarları için tehdit haline geliverirler. Sonuçta bir ipte iki cambaz nasıl oynamazsa, bir toprakta da iki devlet olmaz. Sonrasında ortaya çıkan savaşları ve başka çıkarlar etrafında birleşen ülkelerin bloklaşmasını görürüz. Oysaki savaşa dair söylediğimiz ilk cümledeki gibidir her şey, savaş en çok sivillere zarar verir. Bu durum ise “Savaşı kimin için, kiminle yapıyoruz?” sorusunu ortaya çıkarır.

Filme dönecek olursak kendini imparatorun askeri olarak tanımlayan ve bununla gurur duyan bir ekip var. Zaman içerisinde bu ekipten bazı kişiler inandıkları değerlerin bir ölçüde yanlışlandığını düşünüyor. Görevden el çektirilen bir asker ile Saiko, Amerikalı esirin konuşmasından ve annesinin yazdığı mektuptan çok etkileniyorlar. Yıllarca Amerikalıları korkak ve kötü insanlar olarak bilmelerinin ne kadar yanlış olduğunu düşünüyorlar. Onların da bizlerden bir farkı yok diyerek teslim olma yoluna gidiyor bahsettiğimiz asker ve Amerikan askeri tarafından vuruluyor. Burada da bir çelişki gözler önüne serilmiş oluyor. “Birbirimize benziyoruz, ancak birbirimizden nefret ediyoruz ve savaşıyoruz.”.

Yine Japon generalin Amerika geçmişi ve oradaki dostları üzerinden anlatılan bir hikayesi var. Amerikalı bir generalden aldığı hediye sonrasında yemek sofrasında Japon generale bir soru geliyor: “Amerika ile Japonya savaşa girse ne yapardınız?” Generalin cevabı şu şekilde: “Japonya’nın savaşa girmesi gereken son devlet Amerika’dır. Ancak Amerika ile bir savaş olursa bu bizi uzaklaştırmaz, yakınlaştırır. Böyle bir durumda ben de devletime hizmet ederim.”. Bu sahnedeki devam eden diyaloglarda da aynı masada yemek yiyen insanların, birbirlerine silah doğrultabilecekleri bir pozisyonun var olabileceğini görüyoruz.

Saiko’nun ilk cümlelerine dönecek olursak sizlere şu soruları sormak isterim:

1) Devlet mi insan için var, insan mı devlet için?

2) Savaşlar bizlere güvenlik mi sağlar, güvensizlik mi?

3) Savaşı başlatan ülkenin kazanımları, kayıplarına gerçekten değer mi?

Film bana bu soruları sordurdu, umarım sizlerde kendi cevaplarınızı bulursunuz.

Yazan Hakkında
 
Hatice Büşra Türk
İstanbul Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial