FEODALİTE

Feodalite ve tarihsel sürecine geçmeden önce onun ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Feodalite dediğimiz yönetim şeklinde belli katmanlar mevcuttu, önce bunları anlamamız ve çokça kullanacağımız bu kavramların içini doldurmamız gerekir. Feodal düzende özellikle adı geçen kavramlar serfler ve soylular olacaktır.

            Serfler-Vassal: Feodal toplumun en altındaki katmandır. Soylu efendilerinin topraklarında, efendilerinin araçları ile üretim yaparlar. Ürünün yıllık yiyecekleri dışındaki bölümünü rant olarak efendilerine verirler. Ayrıca yılın belirli ve belli sayıda günlerinde efendilerinin bazı işlerinde angaryada çalışan kimselerdir. Serfler katmanına siyasal haklar tanınmamıştı.(1)

            Soylular-Lord: Serflerin üzerinde, serflerin çalıştıkları malikânelerin sahipleri olan soylular katmanı vardı. Bunlar, barış zamanlarında malikânelerini yönetip, savaş zamanında kendilerini ağır atlı (şövalye) olarak donatarak, bağlandıkları üst feodal beylerin ordularına katılan kimselerdi.(1)

Feodalizm “Lord” ile “Vassal” arasındaki karşılıklı hak ve görevler ilişkisine dayanır. Her ikisinin birbirlerine karşı önceden belirlenmiş hak ve görevleri vardır. Lord, vassalını koruyacak, adaleti, toprağını işleme ve ürününü toplanmasını sağlayacak, vassallar arasında çıkabilecek toprak anlaşmazlıklarını çözebilecekti. Bir vassal genç yaşta ölürse çocukları ve eşine lord bakacak ve ilerde mirasın hak sahibini bulmasını sağlayacaktı. Vassal ise, yılda daha önce belirlenmiş süre içinde savaşkan olarak lorda hizmet edecekti. (2)

Feodal toplumda serfler ve feodal beyler dışında “ruhbanlar”, “savaşçılar” ve “zanaatkârlar” da yaşarlardı. Ve 11. yüzyıldan sonra yeni bir grubun güçlenerek ortaya çıktığı görüldü: Tüccarlar. (3)

FEODAL TOPLUMA GEÇİŞ

Dönemimiz öncesi üç ayrı gelişme Batı Avrupa’nın maddi ve kurumsal görüntüsünü ciddi şekilde bozmuştu: 1- Hem merkezi bir yönetimi hem de yerel yönetimleri içeren bir sistem olarak Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü; 2- Völkerwanderungen’deki nüfusun büyük çapta yerinden olması ve 3-Batı Avrupalıların hem kendi aralarında hem de başkalarıyla olan ilişkilerinde önemli rol oynayan temel ulaşım ve ticaret yollarının Akdeniz’den kayması. (4)

Feodaliteye geçiş sürecinde bizim için önemli etkilerden bahsetmek gerekir:  

1-Roma İmparatorluğunun çöküşü ve ondan kalan miraslar       

Roma dönemindeyken pazara dönük üretim yapan lâtifundialar Roma’nın çöküşüne yerini içe kapalı üretim yapan malikânelere bırakmıştı. Eskiden kentten sağladıkları bazı malları, örneğin tarım araçlarını, bazı giyim kuşamı, iyi kötü kendileri yaparak, gereksinimlerini gidermeye çalıştılar.(5) Kentteki bu durgunluk nüfusun kıra kaymasına sebep oldu. Roma’nın krallık döneminde ortaya çıkan sınıf yapılarının da serfleştirildiğini görüyoruz gerek kolonların (kiracıların) toprağı terk etmemesi üzerine yasaklarla kente göçü önlemek amacı gerekse kölelerin yükünü hafifletmek için onların belli zamanlarda kendisi için çalışmasına izin vermek onların serfleşmesinde etken olmuştur.

2-Cermen, Macar, Norman ve Müslüman akınlarından kalan miraslar

M.Ö.1-M.S.4. yüzyıllar arasında Roma İmparatorluğu Kelt, Germen ve başka kavimlerin saldırılarına uğradı. Roma bunların bir kısmını bünyesine alarak kendi sistemine dâhil etti. M.S. 375’te Hunların baskısıyla Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine doğru kavimler göçü başladı. Kavimler göçüyle Roma topraklarına giren, Germenler, Gotlar ve Hunlar Roma İmparatorluğunu temellerinden sarstılar. Roma’nın enkazı üstünde, barbar kavimler tarafından çeşitli devletler kuruldu. Fakat bunlar Roma’nın sistemini devam ettiremediler.(6)

Feodaliteye geçişte bir diğer etkide işte bu akınlar olmuştur. Cermenler, Roma dönemindeyken istilalara başlamıştır. Fakat o dönem Roma Cermenlerden asker ve emek ihtiyacını karşılamıştır, yani Roma’nın onları bünyesine katmasından kasıt budur. Askerler ve kolonlardaki açığın barbarlardan kapatıldığı bilinmektedir. Roma’nın yıkılışı ile birlikte bir dizi Cermen krallıkları ortaya çıkmıştır. Bu krallıklarda askeri görev karşılığında toprağın tasarruf hakkı ona devredilirdi buna “beneficium” denirdi.

Roma’nın zayıflayan ve çöken yapısının içinde kötüleşen ticaretinin İslam egemenliğiyle Akdeniz’in Müslüman gölü haline gelmesi dış ticareti iyice kötüleştirmiştir. Bu da ticaretin gerilemesi ve içe kapalı malikâne üretimine geçilmesinde etken olmuştur.

Macar ve Norman akınları ise yıkıcı akınlardı. Bu akınların başlıca etkisi korunma isteğinin artması olmuştur. Çok fazla şiddet dolu olmalarının etkisiyle şato yapımına yol açmışlardı ve bir senyöre bağlı olmayan kimse kalmamıştı. Malikâneye kapanmada ve malikâne içindeki özerk hissetmede etkileri olmuştur.

FEODAL DÖNEM

Fief sözleşmesinin izlerine ilk kez 757’de rastlanır.(7) Feodal sözleşme ile bunlar birbirine bağlılıklarını bildirirler. Feodal bağlılık ilişkisi, genellikle yazılı, bazen sözlü olarak yapılan bir sözleşme ile doğuyordu. Bu sözleşmeye “fief sözleşmesi” ya da “feodal sözleşme” denebilir. Sözleşmenin düzenlediği ilişkide korunma altında giren “vassal” onu koruma altına alan “süzeren” adıyla anılır.(8)

Bu dönem mirasını yukarıda bahsettiğimiz olaylardan almıştır. Bu olaylardan Cermen akınları ile bahsettiğimiz beneficium zamanla konuştuğumuz feodal yapıya dönüşmüştür. Beneficium olarak toprak tasarruf hakkını devreden kişilere süzeren, bu hakkı elde eden kişilere vassal adı verilirdi.

Kısaca serfler Roma köleleri ve hür köylüleri ile özgür Cermen vatandaşlarının bileşimi ile oluşmuşlardır.(9)

Bu dönemde kral “Primus inter pares” idi yani eşitler arasında birinci bu eşitliği kilise ile paylaşırdı. O dönemdeki toplumsal yapı “savaşanlar, “çalışanlar” ve “dua edenlerdi”. Dua edenler bir senyöre bağlı değildi bu da kilisenin zamanla zenginleşmesine etken oldu. Kilise önemli bir güç oldu.(10) Feodal dönemde, özellikle X. yüzyılda Kilise, Batı Avrupa’nın en önemli kurumuydu. Çünkü kilise, aynı zamanda en büyük toprak sahibiydi. Kilise’nin dünyevi işlerdeki büyük gücünü işaret eden asıl olay XI. yüzyılın sonunda başlayan Haçlı Seferleri olur.(11) Bunun sonuçlarını feodalitenin çözülüşünde inceleyeceğiz.

İktisadi olarak malikâneler iki bölümden oluşurdu; bunlardan ilki senyörün konutu etrafındaki malikâne sahibinin dolaysız olarak işlettiği çiftliklerdi (baş çiftlik), ikincisi ise küçük köylüler tarafından işletilen kısımdı(mansus). Senyör köylüye toprak sağlamış köylüde bunu toprakta çalışarak ödemiştir. Bu toplumsal değişim ve feodal yapı köleler için özgürleştirici olmuşken, hür köylüler ve Cermen kökenliler için olmamıştır.

Feodal üretimin temel unsuru tarım olmakla birlikte, bu üretim basit ya da kendine yeten üretim olması (kar amacına yönelik bir üretim olmaması) bakımından da özgünlük taşımaktadırlar. Pazara yönelik üretim de yapan lâtifundiaların yerini kendi içine kapalı malikânelerin alması bunun açık örneğini teşkil etmektedir. Bilimsellikten uzaklaşılmıştır. Toplum, doğa koşullarında yani doğanı elverdiği oranda üretim yapmaya başlamıştır. Eski düşüncenin yerini dinsel karakterli düşünce sistemi almıştır.(12) Ortaçağ felsefe sistemine skolâstik felsefe denir. Yani: Akıl her şeyi bilmeye yetmez.(13)

Malikânelerde üretim içe kapalı olmasının nedeni pazarlanabilecek bir artık oluşmamasıydı bu da kendine yetmesi üretimin tamamen tüketim amacına yönelmesine etken oldu. Bu da paranın ortadan kalmasına neden olmuştu. Bu dönemde mal değiş-tokuş sistemi vardır.

FEODALİTENİN ÇÖKÜŞÜ

11.yüzyılı izleyen dönemin karışıklıkları ve sürekli savaşları, siyasal bütünleşme düzeyleri, yani bir bakıma yetki alanları çatışan dört temel birimin birbirleriyle giriştikleri siyasal yetki mücadelelerinin ürünüdür: i)Gücü giderek azalmakta olan Kutsal Roma İmparatoru ya da Papa tarafından yönetilen Hıristiyanlık ii) bu geniş yetki alanına karşı çıkan ulusal monarşiler; iii) ister dini, ister laik nitelikte olsun, feodal lord ya da prensler ve iv) uyanan ticaretin doğurduğu kent-devletler. (14)

13. yüzyılda feodalizm yavaş yavaş bir çöküş devresine girdi. Fief sahibi vassalların sundukları hizmetler, daha etkili ve daha az sorun çıkaran başka kişiler tarafından görülmeye başlandı.(15) 13.yüzyılda Fransa ile İngiltere’de göreli olarak homojen ve güçlü ulusal krallıklar kurulurken, Almanya ve İtalya’da Kutsal Roma İmparatorluğu’nun mirası üzerine küçük kent-devletleri kuruldu; daha önce kurulmuş olanlarsa bağımsızlıklarını sürdürdüler. (16) 13.yüzyıldan sonra, merkezi krallıkların güçlenmesi ve yetkinin artık gerçekten hükümdarlarda toplanması, diğer taraftan şehirlerin zenginleşerek kendi güvenlik güçlerini oluşturmaları, feodal düzeni iyice zayıflattı.(17) 15.yüzyıla gelindiğinde Avrupa’nın batısında ortaya çıkan ulusal devletler gelecek yüzyıllarda parlak ve uzun bir gelişme ve güçlenme potansiyeline kavuşmuşlardır.(18)

Feodalitenin çözülüşünde kıta içi ve kıta dışı yapılan göç ve istilalarda etkili oldu; Haçlı Seferlerindeki gibi kıta dışı seferler hem ticareti geliştirmiş hem de kaybedilen seferlerin etkisiyle Papalığın güç kaybetmesine yol açmıştır; ekonominin tarım ile değil ticaretle yürütülebileceğini göstermiştir, ticaretin bu denli güç kazanması ile kentleşmeler başlamış ve feodal unsurun temeli olan “lord”-“vassal” ilişkisi bozulmuştur.  Papalığın göze batan zenginliği nedeniyle dikkat çekmesi ve bunu protesto eden “Protestanlık” hareketinin başlamasına, Martin Luther’in ünlü “95” tezini yayınlamasına etken olmuştur. Reform hareketi ile Kilise, Krallığın arkasına itilmiştir. Ulus devletin gelişmesinde de kralın uyruğu anlayışı gelişmiş, ticaretle uğraşan ve yeni doğan burjuva sınıfı da monarşiyi desteklemiş ve üstüne Papalığın kan kaybetmesi ile Monarşiler ciddi güç kazanmıştır.

Giderek papalarla imparatorlar arasında bir yetki çatışması ortaya çıktı. Bu mücadele Papa VII. Gregor’un, Alman Kralı IV. Heinrich’i aforoz etmesiyle had safhaya ulaştı.(19) Roma kilisesi, Haçlı Seferleri dolayısıyla gücünü pekiştirirken aslında umulmadık bir başka dinamiği harekete geçirdiğinin ve bu dinamiğin öncelikle kendi üstünlüğünü paramparça edeceğinin pek de farkında değildir. Haçlı seferleri sayesinde Haçlıların gerek duyduğu mal ve hizmetleri sağlayan İtalyan kentleri güçlenecek ve zayıflayan krallıklar karşısında özerk birer siyasal birim haline gelecektir. Ayrıca kentli nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan zanaatkârlar ve benzeri çeşitli tabakaların örgütleri olarak lonca örgütleri giderek önemli bir rol üstlenmeye başlamıştır.(20)

Ayrıca feodalitenin başlamasına etken olan şeylerden bir tanesi de Akdeniz’in Müslümanların himayesinde olması nedeniyle ticari olarak gerilemeydi. Feodalizmin çöküşünde ise bununda çöktüğünü görüyoruz. Coğrafi keşiflerle yeni ticaret yollarının keşfedilmesiyle birlikte ticaret yeniden canlanmış feodalitenin temel taşlarından olan içe kapalılık yıkılmıştır. Feodal sistem çökmüş ve yerini yeni yönetim biçimi mutlak monarşiler almıştır.

SONUÇ

Feodalitenin oluşmasında etken olan akınlar ile şatolar oluşmuş, lord-vassal ilişkisinin ilkel halleri ortaya çıkmıştır. Akdeniz’in Müslüman egemenliğine geçmesi ile birlikte Avrupa içe kapalı bir ekonomi biçimini benimsemiştir, ticaret azalırken tarım artmış artık değerin oluşmaması ile para dolaşımı da azalmıştır. Kilise feodal dönemde iyice güçlenmiş kudretinin göstergesi olarak Haçlı Seferlerini başlatmıştır. Fakat umulmadık sonuçlara sahne olan Haçlı Seferleri ticareti canlandırmış, bu dönemde artan nüfus yeni geçim yolları aramıştır. Coğrafi keşifler feodal dönemde içine kapanan Avrupa’yı dışarı açmıştır. Akınlarla birlikte korunaklı şatoların yapılmasının da yeni silahların bunların artık o kadar da korunaklı olmadığını göstermesi ile etkisini kaybetmiştir. Korunmak için düzensiz feodal birliklere değil, artık düzenli bir orduya ihtiyaç olduğu anlaşılmıştır. Ticaretin tekrar canlanması ile ortaya çıkan sınıf monarşiye ihtiyaç duymuş ve onu desteklemiştir. Başlayan reform hareketi ile karşısındaki eşit güç kilisenin de gerilemesi ile aynı zamanda ulusal dillerin, ulusal edebiyatın kısaca ulus-devlet yapısının oluşmasıyla da merkezi bir otoriteye duyulan ihtiyaç artmış böyle bir ortamda feodalite güç kaybetmiş, yerini ise mutlak monarşi doldurmuştur.

FEODAL ÇAĞDA DÜŞÜNCE

Feodalitenin hüküm sürdüğü yüzyıllarda düşünce sistemi dine dayalı idi. Yani skolâstik felsefe diye bildiğimiz düşünce tarzı hâkimdi. Bu düşünce tarzı temelini dinden alırdı ve onu öncelerdi. Bu nedenle akıl geri plana itilmiş durumdaydı. Biz aklın öne çıkışını karanlık çağın aydınlanması ile göreceğiz. Kilisenin ateşli savunucularından, çifte kılıçlar teorisi ile dünyevi iktidara da yer verenlerden, kilisenin gücünden rahatsızlık duyanlardan, Dünya dönüyor diye engizisyon mahkemeleri tarafından cezalandırmak istenen Galileo’dan, en son “Düşünüyorum o halde varım.” diyerek bizi akıla ve aydınlanmaya götüren Descartes’e uzanan bir yolculuk. Bu yolculuğun Feodal toplum yapısındaki karanlık çağı birlikte göreceğiz. Akla dayananlar ise aydınlanma konularının içinde özenle işlenmiş olacaktır.

Bu dönemde kilise etkin bir güç olmuştur. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” adlı eserinde de gözler önüne serdiği bir durum. Halkın fakirliği, cahilliği ve gösteriş içinde yaşayan kilise ayrıca monark ve kilise arasındaki çatışma işte bu dönemin temel düşünce dinamiklerini belirleyen unsurlar bunlar olmuştur.

FEODAL TOPLUM YAPISINDA DÜŞÜNÜRLER

Ambrossius (340-397)

Milano piskoposluğu yapmış olan bir din adamıydı. Görevi gereği imparator ile ilişkileri ve çatışmaları oldu. Piskoposluğu gittikçe güçlenen kilisenin imparatorluğa karşı bağımsızlık ve özerklik savaşımı verdiği döneme rastladı.(21) Düşüncesinin özünde imparatorun dünyevi konularda yetkili olduğunu ama imparatorunda dünyevi olması sebebiyle dinsel konularda kilisenin o dâhil tüm Hıristiyanlar üzerinde yetkili olması gerektiğiydi. Kilisenin mal varlığı olmasına karşı değildi.

Augustinus (354-430)

Kuzey Afrikalı bir ailede doğmuştu. Babası pagandı, annesi Hıristiyan’dı.(22) Pek çok inanışa geçmiş olup otuzlu yaşlarının sonunda Hıristiyan olmuştur. En önemli kavramı Yer Devleti ve Gök devleti ayrımı yapmasıdır.  Ona göre yer devleti, İblis’in ayaklanmasıyla başlayıp, pagan Asur ve Roma imparatorlukları ile gelişen, şeytanın krallığıdır. Gök devleti, Yahudi halkında ortaya çıkan, kendini Hıristiyanlığın ve kilisenin doğmasıyla sürdüren İsa’nın krallığıdır.(23) Ona göre yer devletleri geçici olup daimi zafer her zaman gök devletinindir. Yani kazanan imparator değil kilise olacaktır. Çünkü kilise gök devletinin temsilcisidir. Ortaçağ’ın erken dönemi, Milat ile başlıyor, 5.yüzyılda Roma’nın yıkılmasıyla sona eriyor ya da Augustinus ile sona eriyor; bu bakımdan Augustinus bir geçiş dönemi filozofu olarak görülüyor. 5. ile 10. yüzyıllar arası da “karanlık çağlar” olarak saptanıyor.(24)

Papa Gelasius “ÇİFTE KILIÇLAR TEOREMİ” (6.-7.yüzyıl)     Bu kurama göre Tanrı İsa’ya zamanında iki kılıç vermiştir, birisi dinsel erki temsil etmektedir, diğeri de dünyevi erki temsil etmektedir.(25) Kilise ve feodal beyler arasındaki çekişmeden dolayı ortaya atılmış teorem otoritenin kime ait olduğu ile ilgilidir. Bu teori ile Gelasius iki tarafı da ortak paydada buluşturmak istemiştir. Bu kılıçlar kilise ve kral arasında paylaşılır ve ikisi de birbirinin etki alanına karışamaz.

Salisburyli John(1115-1180)

İngiltere’de doğmuş, Fransa’da yetişmiştir. İngiltere’de göreve başlamış, ama İngiliz kralı ile çatışması üzerine Fransa ya sığınarak orada görev almış olan bir din adamı ve düşünürdür.(26) Salisburyli John toplumu bir canlıya benzetir, kalp iyi ve kötüyü ayırt eden senato görevi görürken, kulaklar yargıç olarak düşünülür bazen de vali olurlar. Düşünür bu kuramın açtığı yolda toplumu verimli ve verimsiz ya da alt üst katmanlarına ayırır.(27) En üst katmanda şüphesiz kilisedir. Keza Salisburyli John “Tiranı öldürmek” fikrinin de sahibidir. Tiranlaşan hükümdarın öldürülmesini içeren tezde tiranlaşan kilise hakkında ise bir yaptırım uygulanmasını uygun görmemiştir. Tiranlaşan Kilise mensubuna karşı, Kilise mensubu olmayanların yapabileceği hiçbir şey yoktur; katlanmak ve sabretmekten başka. (28)

Aquinumlu Thomas (1225-1274)

Thomas, Hıristiyan düşünürlerinin, kilise babalarının en “felsefesi bütün” olanıdır. Ona göre Hıristiyan inançları aynı zamanda akılla kavranabilecek düşüncelerdi.(29) Bunun en önemli örneğini veren Thomas akıl ve vahyin ya da bilgiyle imanın birbirinin düşmanı değil, birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ileri sürmektedir.(30) Aristoteles’in bakışını Hıristiyanlığa yansıtarak dini, felsefece temellendirmenin politikasını yapmıştır. Aziz Thomas’ın gözünde kilise devletten daha üstündür. Kral bu dünyada barışı sağlamakla görevlidir, Papa ise öbür dünyada barışın teminatıdır. Thomas, kiliseden yana düşünmekle birlikte krala, tiranlaşsa bile öldürülmeyi reva görmez.(31)

FEODAL DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN ÇÖKÜŞÜ VE SONUÇ

Bu dönemden sonra ise feodal toplum yapısında gördüğümüz kilise savunucularından artık feodal yapının zayıflaması ile düşünceler farklılaştığını, kilisenin gözden düştüğünü görmekteyiz. 12.yüzyılda çitleme hareketi ortaya çıkmıştır. Bu hareket İngiltere’de başlamış ve sonucunda ise özel mülkiyet anlayışı gelişmiştir, toprak ticarileştirilmiş ve fiyatı artmıştır. Bu da feodal toplum yapısının temellerinin zedelendiğini gösteren bir olaydır. Bu fiyat artışına mali gücü yetmeyen köylüler ise şehirlere göç etmiş ve şehirleşme artmıştır. Gianfranco Poggi’nin ” Modern Devletin Gelişimi ” adlı kitabında “Standestaat” başlığı altında incelenen bu durum kısaca şehirleşmenin artması ve kent meclislerinin kurularak düşüncenin önem kazanması burada söz sahibi olan burjuvanın monarşiye duyduğu ihtiyaç ile birlikte monarşiye geçiş düşüncesinin yaygınlaşmasıdır; ayrıca düşüncenin karanlık çağların aksine kilisenin baskından sıyrıldığı bir dönemdir. Bu dönem geçiş dönemi olduğu için dualistik bir dönemdir. Bir yandan temel öğeleri çökmüş feodal yapı bir yandan ise bağımsız gelişen kentler ve kent meclisleri.

Aydınlanmaya giden bir diğer yolda hepimizin bildiği Rönesans ve Reform hareketlerinden geçmektedir. Reform, bir yeniden biçimlenmeyi, Rönesans ise bir yeniden doğuşu ifade etmektedir.(32) Bizim konumuz için bu hareketlerin önemi feodalitenin düşünce yapısının çöküşüdür. Feodal toplum yapısının nasıl temel unsurlarının çöküşünü belli nedenlere bağladıysak; feodal düşüncenin de temel yapısı bu hareketlerle çökmüştür. Feodal toplum yapısının çöküşünde kilisenin haçlı seferlerindeki başarısızlıklarından yanı sıra artan zenginliğinden gözden düşmeye başladığını söylemiştik. Kilisenin bu gözden düşüşü Reform hareketiyle sonuçlandı. Toplumsal yapıda bahsettiğimiz gibi Luther 95 maddelik protestosunu yazdı. Kilisenin engizisyon mahkemelerindeki yetkilerini, aforoz etmelerini, para karşılığında günahları affedebilmesini eleştirdi. Bir yandan da İncili Almancaya çevirerek ulusal dillerin gelişmeye başladığını gösterdi. Calvin ise reform hareketinde daha burjuvalara hitap eden söylemlere sahip oldu. Luther’in savladığı gibi, kurtuluş için imanla bu dünyadan uzaklaşmaya gerek yoktur. Tanrı tarafından konulduğu meslekte başarıdan başarıya koşmak insanın temel ödevinden başka bir şey değildir.(33) Bu düşüncelerle dünyevi hayatı uhrevi hayat kadar ön plana aldı. Münzer ise tamamen köylülerden yana olmuş, halkı rahiplerin yanı sıra soylulara ve prenslere karşı da isyana çağırmıştır. Bunlara reform hareketinin farklı yorumlanması diyebiliriz. Kısaca değinmek gerekirse; Rönesans hareketinde ise artık feodal düşünce yapısının yok oluşunu izlemekteyiz. Kilisenin skolâstik felsefesi yerine Machiavelli’nin laikliği öncelemesi ve mutlak monarşiyi desteklemesini görmekteyiz. Machiavelli “Hükümdar” adlı eserinde bir hükümdarın nasıl olması gerektiğini anlatmıştır. Siyasi birlik için dini elzem görür ama dinselliğe karşıdır Jean Bodin ise dini tamamen reddeder ve onun için egemenlik bir monarkın elinde toplandır. Ailenin nasıl bir babası varsa, toplumunda monarkı vardır.  Bundan sonraki süreçte iktidarı Tanrı’dan değil de toplumsal bir sözleşmeden alan monarşi güçlenecek sahneye Hobbes, Locke, Montesquieu ve Rousseau gibi düşünürler çıkmaktadır. Bu düşünürlerde toplumsal sözleşmeyi farklı yorumlar getirmektedirler yani özetle feodal sitemin toplum yapısı da düşünce yapısı da tamamen etkisini yitirecektir.  Feodalitenin karanlığından aydınlanmaya geçilecektir.

Düşünce yapısı da toplumsal yapısı ile paralel gelişmiştir. Başta kilisenin savunucularının düşünce sisteminde etkinliği ve feodalite de çöküş dönemine geçtikçe ise aklın ön plana çıkması ile skolâstik felsefenin de feodal toplum yapısı ile birlikte çöktüğünü görmekteyiz.

KAYNAKÇA

            (1)-(5)-(8)-(21)-(22)-(23)-(26)-(29)  Alâeddin Şenel-Siyasal Düşünceler Tarihi

            (2)-(14)-(16)-(18)  Oral Sander-Siyasi Tarih(İlkçağlardan 1918’e)

            (3) Toktamış Ateş-Siyasal Tarih

            (4) Gianfranco Poggi- Modern Devletin Gelişimi

            (6)- (13)-(15)-(17)-(19) Muhammet Şahin-Uygarlık Tarihi

            (7)-(11)-(20)-(28)-(30)-(32)-(33)  Mehmet Ali Ağaoğulları – Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler

            (9)-(10) Murat Özyüksel – Feodalite ve Osmanlı Toplumu

            (12)-(24)-(25)-(27)-(31)  Mehmet Akkaya -Politikanın Evrimi

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial