EKMEK KARNESİ UYGULAMASI (1942-1946)

Yazar: Eray KONYA

Giriş

Türkiye’nin tüm II. Dünya Savaşı boyunca titizlikle tatbik ettiği temel politika, savaşı sınırlarından uzak tutmak yönünde şekillenmiştir. Eksikleri bulunan Türk ordusunun takviye edilmesi, olası savaşa karşı silahlı tarafsızlık politikası benimsenmesi gibi çeşitli stratejiler geliştirilmesinin yanı sıra, bu dönemde halkın besin ihtiyacının giderilmesi de önemli bir mesele haline gelmiştir. Bu kapsamda 1940 yılında çıkarılan Milli Koruma Kanunu, tüm ekonomik uygulamaların temel çerçevesini tayin etmiştir. Kanunun yürürlüğe girmesini takiben devletin karşılaştığı en büyük iç problem, iaşe meselesidir. Öncelikli olarak ordu, daha sonra da halkın temel gıda ihtiyaçlarının süratle karşılanması için bazı temel tarım ürünlerine kota konmuştur. Bu noktada en önemli tasarruf hamlesi ise ekmek üzerinden yürütülmüştür. Buna paralel olarak 1942’den itibaren ekmek alımı karne usulüne bağlanmıştır.

Çalışma boyunca, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik koşulların önemli bir göstergesi olan ekmek karnesi uygulaması çerçevesince yaşananlar ve konuya dair suistimaller incelenmeye çalışılacaktır.

1) Ekmek Karnesi Uygulamasını Doğuran Koşullar

Türk toplumunun perhizinde önemli bir yerde konuşlanan gıda maddelerinden birisi de ekmektir. Ekmek tüketiminin verimliliğinin azalması veya aksaması durumunda, ülke içerisinde belirgin bir noksanlık açığa çıkacağı aşikardır. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıklık ettiği önemli dönemeçlerden olan dünya savaşları hububat ve iaşe problemlerinin ortaya çıktığı evrelerdir. Birinci Dünya Savaşı süresince Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa hazır bir şekilde komuta altına aldığı toplam asker mevcudu, 2 milyon 873 bin dolayındaydı. [1] Bu sayının ağırlıklı grubunu köylüler oluşturduğundan, seferberlikle beraber tarımsal üretimde düşüş baş göstermiş, bunla birlikte, sağlıklı beslenmesi gereken asker mevcudu iyiden iyiye artmıştır. Ortaya çıkan bu durum, devleti temel gıda maddeleri üzerinde tasarrufa gitmeye mecbur bırakmıştır.

İlk etapta belediye bünyesindeki mahallelerin nüfus verileri göz önünde bulundurularak un tedariki yapılmaktaydı. Süreç boyunca halka bir somunu geçmemeleri tavsiye ediliyordu. [2] Takip eden süreçte un ve hububat meselesinde profesyonelleşmeyi sağlamak amacıyla Birinci Dünya Savaşı Esnaf Cemiyeti ve lideri Kara Kemal görevli kılınmıştır. [3] Süreç boyunca ekmeğin düşük gramajla üretilmesinin ve karaborsacılığın önüne geçilmeye çalışılmış, savaşın sonlarına doğru ekmek üzerinde hileciliğe başvuranlara ceza verilmesi söz konusu edilmişti. Kanunla belirlenen suç işleyen kişiler, divan-ı harpte yargılanmış ve para cezasına çarptırılmışlardı.

 

  1. Dünya Savaşı da, koşulları itibariyle ilkine benzemekteydi. Her ne kadar Türkiye savaşa dahil olmasa da tüm etkilerini derinden hissetmekteydi. Ekmek üzerinde tasarruf yapma politikası, 1930’lı yıllarda hububat stoklarının bolluğundan dolayı bahse konu edilmemişti. Ancak sonraki dönemde Toprak Mahsulleri Ofisi’nin işleyişinde yaşanan problemler, fiyatların artmasına sebep olmuştu. Bu noktada 1940 yılında çıkarılan Milli Koruma Kanunu’nun verdiği yetkiye dayanarak hükümet piyasayı denetleme yoluna gitmiştir.[4] Bu kez de birden bire asker sayısında artış yaşanması ve ağırlıklı grubunu zirai mesleklerde çalışan erkeklerin oluşturması üretimde azalmaya neden olmuştu.

 

“1939 3.937.133 4.204.170

1940 4.381.420 4.067.950

1941 4.394.073 3.483.147

1942 4.369.455 4.263.282

1943 3.502.204 3.509.507

1944 3.740.452 3.148.369” [5] Tablodan görülebileceği üzere, savaş yıllarında Türkiye’deki buğday üretimi peyderpey azalmış, açık hissedilir ölçüye erişmişti. Yalnızca askere alımların artmasına bağlı olarak istihdamın azalması bağlamıyla değil, aynı zamanda tarımda kullanılan katır, eşşek gibi yük hayvanlarına ordu tarafından el konulması da üretim çıktılarına doğrudan tesir etmiştir.[6]

 

1938 yılında kilo bazlı fiyatı 42.52 lira olan etin fiyatı 5 yıl sonra 198.54 bandına erişmişti. Etin yanı sıra yumurtada da %364 oranında zamlanma olmuştu. Ekmek için bu enflasyon oranı 284.7 düzeyindeydi.[7] İstanbul’da 1939’da 9 kuruştan satılan ekmek, 1941’de 13 kuruşa yükselmişti. [8]

  1. Refik Saydam hükümet döneminde, 1940 yılında, II. Savaşın yarattığı ekonomik darlığın aşılması ve izlenecek stratejilerin saptanması amacıyla Milli Koruma Kanunu çıkarılmıştı. [9] Milli Koruma Kanununun 37. Maddesi hükümete, istediği herhangi bir vatandaşı çalıştırma ve mesai saatlerini belirleme gibi haklar tanıyordu. Ancak bu çalıştırma şartları bahse konu işçilerin evlerine 15 km uzaklıkla sınırlandırılmıştı. [10] Savaş yıllarının en önemli problemi iaşe sıkıntısıydı. Bu soruna çözüm amacıyla, aynı yıl kanun kapsamında İaşe Müsteşarlığı kuruldu.[11] Kanunun tanıdığı geniş serbesti, devletin kır nüfusunu üretimde aktif tutacak çözümler aramaya yöneltecekti. Bu bağlamda, köylerde kalan nüfus gücünden faydalanılarak ekim yapılmayan tarım arazilerinde ekim yapılmasına yönelik teşvikler söz konusu oluyordu. Ekim kapsamına dahil edilmiş üretimi azalmış tarım ürünlerinden biri de patatesti. [12]

 

 

 2) Uygulamanın Başlaması

Hükümetin hububat mevzuunda almaya çalıştığı önlemler kısa vadede müspet sonuç vermez olmuştu. Öte yandan fiyatlar da durmaksızın şişiyordu. Bu noktada karne uygulamasına geçilmesi şart olmuştu. Karne uygulaması, 9 Ocak 1942’de hükümet nezdinden yapılan resmi açıklama ile halka duyurulmuştu. Birkaç ay öncesinden, ekmeğin karne ile alınacağına dair haberler de medyada kendisine yer bulmaktaydı. Ekmek karnesiyle beraber Bakanlığın hububat tasarrufu için tasarladığı 2 önlem söz konusuydu. Bunlardan ilki, ekmeğin randımanını yükseltmek, diğeri de ekmek yapılacak buğdayın içerisine belli bir miktarda çavdar eklemekti. [13]  Başbakanlığa sunulan raporda hesaplanan ihtiyaç miktarı 5 milyon kişinin ihtiyacına yanıt verecek şekilde saptanmıştı. [14]

 

Halk partili tıp doktorlarından birisi olan Prof. Dr. Sadi Irmak, günlük olarak öğrencilere  3.000, ev kadınlarına 2.500, esnaf ve tüccarlara yönelik olarak 3.800, ziraat işçilerinin 4.000 ve sanayi işçilerinin 5.000 kalori düzeyinde ekmek tüketilmesi gerektiği sonucuna varmıştı.[15] Buna göre ailelerdeki her bireye bir karne verilecekti ve bu karneler büyükler, küçükler ve işçiler olmak kaydıyla üç başlığa ayrılmıştı.  Ekmek gramajları da bir standarda bağlanıyordu. 7 yaşına kadar olan çocuklar günde 187,5 gram, 7 yaşından büyük olanlara 375 gram, ağır mesleklerde istihdam edilen çalışanlara da 750 gram kadar ekmek tedarik edilecekti. [16] Demirci, vatman, hamal, ateşçi vesaire ile birlikte ağır sanayide çalışan ameleye günde 750 gram ekmek dağıtılacaktı. [17]

 

5 gün sonra, 14 Ocak günü pilot kent İstanbul’da yaşayan halk ilk defa temel tüketim ürünü olan ekmeği karneyle almaya başladı. [18] Söz konusu karneler elde edilen veriler uyarınca lise son sınıf öğrencilerine yazdırılmıştı. Bu karneler belediye nezaretinde dağıtılacak ve herkesin ekmek almak zorunda olacağı fırınlar belirlenecekti.[19] Hazırlıklar bitince evlere, içinde oturanların mesleklerine göre karneler dağıtılacaktı. Verilen fişlerle orantılı olarak dağıtılan hane içinde yaşayan birey sayısında karne verilecekti.[20] Karnelerin ilk anda birer aylık olması düşünülüyordu. Bunlar her günü birer yaprak halinde zımbalı karnelerdi. Ekmek almaya giden kişi ekmek alma karşılığından karnesinden bir yaprağını koparıp fırına vermekle mükellefti. Ekmek, sabah ve akşam olmak üzere günde 2 defa dağıtılacaktı. Bütün dağıtıcı fırınlar hükümetin yapacağı baskın ve rutin kontrollerle denetlenecekti. Fırın bulunmayan yerlerde ekmek dağıtma alanları açılacaktı. Ancak henüz ilk günden itibaren ekmek kuyruklarında büyük izdiham oluşmuştu.

Uygulamanın takip eden yıllarında ekmek gramajında ve kalitesinde sık sık değişiklikler görülmüştür. Örneğin, 23 Mayıs’ta ekmeklik unda % 40 olarak belirtilen arpa miktarı % 10’a düşürülmüştür. [21]  

Ekmeklik una % 6 oranında nohut karıştırılması bilinen bir durumdu ancak bir süre sonra nohut fiyatlarının zamlanmasına bağlı olarak ekmek yapılacak una nohut yerine mısır ilavesi yapılması kararlaştırıldı.[22]  Ancak ekmeğin yapılış süresince bozuk ekmek çıkması meselesi bazı değirmenlerdeki mekanizmanın eski olmasıyla ilişkilendirildi. Sorunun devam etmesi üzerine, unun karılması sürecinin görevli bir kontrol memuru aracılığıyla yapılması sağlandı.[23] Bu dönemde çıkarılmış hamur ekmeklerin kalitesinden söz eden Şevket Süreyya Aydemir, “taşla moloz arası kara bir hamur” tanımını kullanmaktaydı. [24]

  Takip eden süreçte, karne uygulamasına geçilmesine karşın ekmek istihkakı azalmaya devam etti.  Buna paralel olarak kişi başına verilen ekmek miktarı 150 gram bandına düşürüldü.  Diğer yandan, 15 Kasım 1942 tarihinden sonra İki fiyatlı ekmek satışı başladı: Memurlar için hazırlanan ekmeklerde 14 kuruş fiyat belirlenirken, diğer ekmek türleri için 27 kuruş fiyatı belirlendi. Ancak bu uygulama da sonuç vermedi.[25]  İlk etapta ihtiyaçlar İl Ofis  Müdürlükleri karşılanıyordu. Uygulamanın genişlemesiyle birlikte, ekmeğin üretildiği yerlerden başka kentlere taşınması problemi doğdu. İl Ofis Müdürlüğü stoklarındaki buğday yetmez olmuştu. Erzincan gibi küçük kentlere ilaveler demiryolları vagonları vasıtasıyla ekmek sevkiyatı yapılıyordu. Ayrıca memurlara belli bir miktar şeker de dağıtıldığı görülmekteydi. [26]  Diğer yandan aktarım için kullanılan vagon sayılarında eksiklik göze çarpıyordu. Devlet Demiryolları, diğer görevlerden arta kalan boş vagonları ancak bu iş için tahsis edebilmiştir. Fırıncılar ise takviye gelmemesi durumunu varsayarak ellerinde bulunan un stoklarının tükeneceği korkusuyla ekmek üretimini düşürme yoluna başvurmaktaydılar. [27]

 

 3 ) Ekmek Karnesi Uygulaması Sırasında Karşılaşılan Problemler

1941 kararıyla gelen tek tip ekmek dağıtımı formülü İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyükşehirlerde uygulanırken, 100 kilo buğdaya karşılık %15 dolayında çavdar katılması formüle edilmişti. Bu ekmeğin kalorisi daha yüksekti. Çıkarılan ekmeklerin bazı numuneleri başvekil Refik Saydam’a incelemesi için gönderiliyordu. [28]

Ancak halk çıkan ekmeklerden hoşnut değildi. Çünkü çavdar katılmış ekmekler iyi pişmedikleri gibi ekmeğe siyah bir de görüntü veriyordu. Ayrıca pişme dereceleri farklı ekmeklerin yanmaması için hamur olarak satıldığı da görülüyordu. Fırınlar, daha az malzeme kullanarak daha çok ekmek elde etmek için, ekmeğin içerisine daha farklı ucuz katkı maddeleri de ekleme yoluna yönelmişlerdi. Bu durum, ekmeğin lezzetini azaltmaktaydı.[29] Diğer taraftan küçük çaplı bir isyan olarak 1942 yılında Elbistan’da karaborsacıları hedef alan sloganlar atılmıştı.[30]

Halk bu durumdan fırıncıları sorumlu tutarken fırıncılar ise değirmenlerde öğütülen unların kendilerine kötü halde geldiğini ifade ediyorlardı. Ancak belediye zabıtalarının yaptığı baskınlarda yer yer ekmeğe yüksek oranda kepek karıştırıldığı dahi görülmüştü. Aynı şekilde ihbar üzerine yapılan bazı denetlemelerde ekmek hamurlarına kül karıştırıldığı saptanmıştı. [31] İstanbul’un nüfusunun 750 bin dolayında olduğu bu dönemde, 1 milyon 200 bin dolayında ekmek karnesi dağıtılmıştı. Ekmek sarfiyatı düşürmek istenilirken, tersine artmıştı. [32] Bazı bakkallar ise ekmekleri tezgah altında saklıyordu. Sürekli zam gelen ekmeği daha pahalıya satmak isteyen esnaflar fiyatların sebepsiz şişmesine neden oluyordu. Bu açmaza panzehir olarak bir süre sonra ekmeklerin tezgah altlarından çıkarılması sağlanacaktır. [33]

İçeriği beğenilmeyen ekmeği bulmak da ayrı bir problemdi. Bu süreçte yoğun bir istifçilik söz konusu oluyordu. Nüfuslu kişiler daha kolay ekmeğe ulaşabiliyordu. [34] Diğer taraftan popüler bir ekmek türü olan francala ise yalnızca hastanelerde bulunan hastalar için stoklanıyordu. [35] Francala ekmeğin dağıtılması, karne usulünün pilot uygulaması olarak başlatılmıştı. Ancak henüz uygulamanın ilk döneminden itibaren bazı istismar haberleri gelmeye başlamıştı. Kimi bölgelerde polislerin de francala istismarlarına karıştığı görülmekteydi. Ekmeğin yanı sıra kek, sandviç ekmek, poğaça, börek, çörek ve yufka da yasaklanan besinler grubuna dahildi. Sadece restoranlara balık kızartmaları ve un çorbası yapmaları için bir miktar un tahsisatı yapılmıştı.

Ancak bu durum seyyar tatlıcı ve pastacılar tarafından memnuniyetsizlikle karşılanmıştı. Bu meslek erbapları tarafından yapılan müracaatlara karşın Ankara kararından geri adım atmamıştı.

Diğer yandan bazı tatlıcıların fırınlarla anlaşarak el altından un aldıkları anlaşılmıştı. Bu dönemde Tahin helvası gibi ürünler aşırı zamlanmıştı. Aynı şekilde bisküvi ve acı badem kurabiyesi de bulunması zor yiyecekler arasındaydı. Ülkenin savaşa girme ihtimalini göz önünde bulunduran halk, her türlü erzağı stoklamaya başladı. Bu durum fiyatların daha da artmasına neden oldu. [36] Tüm bu süreçteki suistimallere mani olmak için Milli Koruma Kanunu kapsamında kurulan Milli Koruma Mahkemelerine olağanüstü yetkiler tanındı.[37] 27 Aralık 1943 tarihinde Birinci Millî Korunma Mahkemesi’nde bakılan 59 davanın 49’u fırıncılarla bağlantılıydı.[38]

 

Çalkantılı ve güç bir süreç olan ekmek karnesi uygulamasının kademeli olarak son bulması için 1945 yılının ardından girişimler başlatıldı. Özellikle savaşın bitmesi ve Almanların tesliminden sonra basında karne uygulamasının bitirilmesi için haberler geçilmeye başladı. Hatta bu konuda karnesiz ekmeğin 1 milyon dolayında tasarruf sağlayacağı şeklindeki haberlerle kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktaydı. Nihayet, 28 Mayıs 1946 tarihinde alınan bir kararla karne ile ekmek dağıtımı uygulamasın kaldırılması hususunda Ticaret Bakanlığı’na yetki verilmişti. Öte yandan, bu yıl havalar iyi seyretmekteydi ve mahsul boldu. Bu durum ekmek tasarrufuna olan bağımlılığı azaltmaktaydı. Ticaret Bakanlığı aynı yıl içinde İstanbul, Ankara ve İzmir’de öncelikli olarak, ardından da tüm yurtta karne uygulamasına son verdi. [39] II. Dünya Savaşı yıllarında yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın çeşitli ülkelerinde de ekmeğin karneyle satılması zorunlu kılınmıştı. Bu ülkelerden birisi de savaşın amiral gemisi Almanya idi. Uygulama Almanya’da ilk kez 1937 yılında gündeme geldi. Almanya’nın yanı sıra Macaristan ve Fransa gibi ülkelerde de karne ile ekmek tasarrufu edilmesi noktasında girişimler söz konusu olmuştu. [40]

 

SONUÇ

Ekmek karneleri adından da anlaşılabileceği gibi üzerinde kişilere ve mesleklere göre ayrı ayrı kalorilerin belirlendiği ve günde 2 defa ekmek alınmasını sağlayan bir sistemdi.

1942-1946 yılları arasında 4 yıl süreyle, savaşın yarattığı iaşe problemine yönelik olarak hububat ürünlerinde yapılması planlanan tasarrufu gerçekleştirmek amacıyla uygulanan karne ile ekmek dağıtılması, beraberinde bazı problemleri getirmişti. Birinci Dünya Savaşı yıllarında denenmiş olmasına rağmen Ekmek Karnesi süresince yaşanan sıkıntılar devlet eliyle aşılmak istense de, istifçilik ve karaborsacılığın önüne geçilememişti. Bu konuda Milli Koruma Mahkemeleri uygulamayı suistimal eden kişilere karşı cezalar öngörmüştü.

Fırıncı, tatlıcı gibi bazı meslek grupları ve fiyat şişliğine neden olan bakkallar uygulamanın önünde engel teşkil ettiler. Ekmeğin karneyle dağıtılmasını öngören uygulamalar 1946’ya kadar aksak da olsa sürdürüldü ve aynı yıl kaldırıldı.

 

 

KAYNAKÇA

Atabay, Mithat: İkinci Dünya Savaşı’nın Başlarında Çanakkale (1939-1942), Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Yıl: 13, Güz 2015, Sayı: 19, p.p. 21-36

 

Aydemir, Şevket Süreyya: İkinci Adam 1938-1950 Cilt 3, s.203-204

 

Bakar, Bülent: İstanbul’da Ekmek Karnesi Uygulaması, Karne ve Ekmek Suistimalleri (1942-1946), Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları Dergisi, Cilt:12, Sayı:12, 2013, p.p. 1-60

 

Dokuyan, Sabit: İkinci Dünya Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı ve Ekmek Karnesi Uygulaması, Turkish Studies, Volume 8/5, 2013, p.p. 193-210

 

Özer, Sevilay: II. Dünya Savaşı Yıllarında Ekim Seferberliği, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl 8, Sayı:15, (Bahar 2012) p.p. 31-49

 

Özkan, M. Selçuk-Temzer Abidin: İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’de Karaborsacılık, Uluslar arası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Volume 2/9,  Fall 2009

Sönmez, Mustafa: Türkiye Ekonomisinin 80 Yılı,  İstanbul 2004, İTO

 

Sönmez, Şinasi:  İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Hükümetlerinin Temel

Gıda Maddelerinin Temini Konusunda Aldığı Tedbirler, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 47, Bahar 2011, p.p. 599-629

 

 

Yavuz, Erdem: Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu ve Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu Tartışmaları: Erzincan Uygulamaları, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl:3, Sayı:12, Haziran 2015, p.p.161-180

 

Yaşar, Hakan: Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Devleti’nin Firari Askerler Sorununa Dair Genel Bir Değerlendirme, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, XVI/32 (2016-Bahar/Spring), p.p. 5-41

[1] Hakan Yaşar, Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Devleti’nin Firari Askerler Sorununa Dair Genel Bir Değerlendirme, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, XVI/32 (2016-Bahar/Spring), p.p. 5-41,  s. 8

[2] Bülent Bakar, İstanbul’da Ekmek Karnesi Uygulaması, Karne ve Ekmek Suistimalleri (1942-1946), Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları Dergisi, Cilt:12, Sayı:12, 2013, p.p. 1-60, s. 2

[3] Bakar, a.g.e., s. 2

[4] Sabit Dokuyan, İkinci Dünya Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı ve Ekmek Karnesi Uygulaması, Turkish Studies, Volume 8/5, 2013, p.p. 193-210, s. 196

[5] Sevilay Özer, II. Dünya Savaşı Yıllarında Ekim Seferberliği, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl 8, Sayı:15, (Bahar 2012) p.p. 31-49, s. 33

[6] Özer, a.g.e., s.32

[7] M. Selçuk Özkan-Abidin Temzer, İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’de Karaborsacılık, Uluslar arası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Volume 2/9,  Fall 2009,  s. 321

 

[8] Bakar, a.g.e., s. 12

[9] Bakar, a.g.e., s. 5

[10] Özer, a.g.e., s. 41

[11] Bakar, a.g.e., s. 6

[12] Özer, a.g.e., s. 40

[13] Şinasi Sönmez, İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Hükümetlerinin Temel

Gıda Maddelerinin Temini Konusunda Aldığı Tedbirler, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 47, Bahar 2011, p.p. 599-629, s. 613

 

[14] Sönmez, a.g.e., s. 612

[15] Bakar, a.g.e., s. 14

[16] Özer, a.g.e., s. 35

[17] Bakar, a.g.e., s. 16

[18] Dokuyan, a.g.e., s. 199

[19] Mithat Atabay, İkinci Dünya Savaşı’nın Başlarında Çanakkale (1939-1942), Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Yıl: 13, Güz 2015, Sayı: 19, p.p. 21-36, s. 32

[20] Bakar, a.g.e., s. 14

[21] Bakar, a.g.e., s. 25

[22] Bakar, a.g.e., s. 23

[23] Bakar, a.g.e., s. 46

[24] Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam 1938-1950 Cilt 3, s.203-204

[25] Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisinin 80 Yılı,  İstanbul 2004, İTO, s. 23

[26] Erdem Yavuz, Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu ve Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu Tartışmaları: Erzincan Uygulamaları, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl:3, Sayı:12, Haziran 2015, p.p. 161-180, s.168

 

[27] Dokuyan, a.g.e., s. 198

[28] Bakar, a.g.e., s. 7

[29] Dokuyan a.g.e., s. 198

[30] M. Selçuk Özkan-Abidin Temzer, a.g.e., s. 322

[31] Bakar, a.g.e., s. 43

[32] Bakar, a.g.e., s. 41

[33] M. Selçuk Özkan-Abidin Temzer, a.g.e., s.322

[34] Dokuyan, a.g.e., s. 197

[35] Bakar, a.g.e., s. 10

[36] M. Selçuk Özkan-Abidin Temzer, a.g.e., s.320

[37] Bakar, a.g.e., s. 6

[38] Bakar, a.g.e., s. 45

[39] Bakar, a.g.e., s. 48

[40] Bakar, a.g.e., s. 18

Yazar Hakkında

Eray KONYA

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial