Ana Sayfa / RÖPORTAJ / Dr. BİLEN IŞIKTAŞ RÖPORTAJI

Dr. BİLEN IŞIKTAŞ RÖPORTAJI

1. Her başarılı müzisyenin müziğe başlama hikayeleri hep ilgi çekici olmuştur. Başarılı bir udi olarak ud ile ne zaman ve nasıl tanıştınız?
Aslında ilk başta yazgı diyelim. Hesaplanmış bir şey değil ama istenen bir şeydi. İlkokul çağındayken, o dönemde en popüler müzik türleri arasında öne çıkanlar Türk Halk müziği ve Özgün müzik idi. Ben de bu tarzı seven bir çevrede ve mahallede büyüdüğüm için kimi sembol isimlerden elbette etkilendim; Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya, Ruhi Su… Neşet Ertaş da öyleydi ama o grubun içinde değildi tabi. Bağlama’dan böylece çok etkilenmiştim. Evimizde ud vardı ama benim ne uda ne de Türk müziğine ilgim vardı hatta önyargılı bile olduğum söylenebilirdi. On dört – On beş yaşlarındayken bağlama kursuna gitmek istedim ama babamın tercihleri arasında bağlama yoktu. Çünkü babam da Türk müziğinden çok hoşlanırdı hala çok sever. O da zamanında uda başlamış fakat sosyo-ekonomik ve kimi politik nedenlerden dolayı devam edememişti. Sonra bu hikaye de birisinin öne çıkması gerekiyordu ve o ben olacaktım. Babam, müzik kursuna ancak udu seçebilirsem gidebileceğimi belirtmişti. Ben de nasıl bir enstrüman bile olduğunu bilmeden uda başladım. Ancak hemen belirteyim ki beni yaşamımın en anlamlı ve adeta bedenimin ayrılmaz parçasıyla buluşturduğu için babama yaşamım boyunca minnettar kalacağım. İlk deneyimim bir kursla oldu ve birkaç dersle de sınırlı kaldı. Birinci dersimde bile bir şeyler çalmaya başlamıştım, sanki ud yıllardır beni bekliyordu. Ben de Halk müziği denemelerini udun üzerinde yapmaya başladım. Ama udun karakteriyle halk müziğinin karakteri birbirine pek uymadığı için bu denemelerim başarıyla sonuçlanmadı. Aslında böyle bir sınıflandırma yapmak istemiyorum ama buna da ihtiyaç var.
Peki, şu anda popüler müzik dünyasında ud kullanılıyor mu? Evet, mesela kimlerde var? Tarkan, Sertab Erener, Sezen Aksu, Gökhan Tepe… Ud günümüzde böyle. Ancak o dönemde nasıl bir politik duruşa kendinizi ait hissediyorsanız, udun da öyle bir duruşu olması gerekiyordu ve yüzyıllardır da böyle olmuştu. Ama benim farkındalığım zamanla oluştuğu için o dönemde, Halk müziği ve Özgün müziğe devam ettim. Toparlarsak ud ile çok zaman geçirdim ve kendi dünyamı kurdum. Çok çalışıp olmayacak şeyler denedim. Çünkü önümde canlı bir örneğim ve şu anda kullandığımız gibi teknolojik imkânlar yoktu. Mesela bugün Youtube’un sağladığı imkânlar hem avantaj hem de dezavantaj. Çünkü merak duygusunu köreltiyor. Her şey hazır! Oysa her ne olursa olsun bir hocaya ihtiyacınız var.
Dediğim gibi babamın udla gerçekleştirmek istediği bir dünyası vardı, bu da bana kısmet oldu. Ben de sürecin bu güne gelebileceğini bilmiyordum açıkçası. Ben ilkokulda başarısız bir öğrenciydim, keza ortaokuldayken de hemen hemen öyleydim diyebilirim. Tabi çoğu gibi müzik ve bedende iyiydim. Ama müzik güzeldi benim için. Mesela müzik öğretmenimizin çaldığını nota bilmememe rağmen ardından tekrar edebiliyordum. Öğretmenim ise hep benim nota bildiğimi sanıyordu. Böylece müzikli yaşam, meyvelerini vereceğini o dönemde bana bir şekilde gösterdi. Benim inandığım bir şey var. İnsan çalıştıkça karşısına hep bir fırsat çıkar. Hiç olmayacak şeyler bile sizi bulabilir. Allah çalışanın yanındadır. Bu yolda gelişimime katkısı olan çok kıymetli hocalarım oldu; Polat Tezel, Ertan Özkaya, Nuri Özpekel, Yurdal Tokcan, Mehmet Bitmez gibi. Bu serüven böylece başladı arkadaşlar.
2. Geçtiğimiz günlerde müzikoloji ve müzik teorisi üzerine doktoranızı tamamladınız. Öncelikle sizi tebrik ediyoruz. Aktif müzik yaşantısına sahip biri olarak neden akademik kariyere yöneldiniz ve bunun hayatınızdaki yansımaları sizce nasıl olacak?
Yine yazgı dersem çok mu kaderci olacağım? Bir taraftan rasyonel düşünceye de sahibim -buna muhakeme diyelim- ama bizim çağrılarımıza bağlı olarak evrenin hareketlerini de unutmayalım. Mesajlarımızla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Adım atmanız kâfi. Yola çıkma hikayem dediğim gibi ud ile başladı. Bir sene hazırlık görmemle beraber beş sene boyunca süren, 2003-2008 yılları arasında, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümünde eğitimim oldu ve daha sonra öğretmenlerimin önerisiyle yüksek lisansa başladım. Başarılı bir öğrencilik dönemim olduğu için hep uda çalışıyordum. Uç örnekler verelim biraz. Kendime zarar verecek şekilde çalışıyordum. Hatta ekmeğimi suyumu versinler ve beni yalnız bıraksınlar. Hani hayvanları evcilleştirmek de böyledir ya, ben de udu ve kendimi evcilleştirdim, birbirimizi evcilleştirdik. Yüksek lisansımda yer alan, doktoramda ve şu anda hayat danışmanım diyebileceğim canım Hocam Prof. Şehvar Beşiroğlu beni hep teşvik etti, destekledi. Lisans döneminde kimi derslerde repetitörlük yapıyordum. Sizin şu anda sınıflara girip ders anlatmanız gibi. Tüm bunlar birçok parçayı birleştirdi, müzikolojinin Türk müziği alanında, programın ismi de buydu zaten, yüksek lisans vardı ve ona devam ettim.
Aynı dönemde konservatuvarda öğretmenliğe başlayacaktım ama o dönemki yönetim kurulu Mayıs ayında bana “hayır’’ dedi maalesef kısmet ya 2009 Haziran’da Beyrut’a gittim. Yani bir ay sonra Arap Müzik Akademisi ve Kaslik Holy Spirit Üniversitesi tarafından düzenlenen ud yarışmasında dünya ikincisi olduktan sonra okuluma kabul edildim. Ama bunlar bir ayda olacak şey değil. Bir kişiye uzun vadede bakmak lazım. Bir günde, bir ayda ya da bir senede anlaşılamayabilir. Bir istikrar varsa genel olarak zaten vardır. Ailem, okulum ve Türkiye adına gurur kaynağı oldu bu başarı. Başta ud Hocam Mehmet Bitmez olmak üzere değerli Hocalarıma tekrar teşekkür ederim. Serüven böyle başlayınca, ek ders saat ücretli öğretim görevliliği geldi ama hala akademi işin içinde tam anlamıyla yoktu. Yüksek lisans, farkındalığa adım atmanın ilk aşaması diyelim. Bu dersler de varmış, bu kitaplar da varmış, kaynak taramalarına giriş… Öğretmenlerinizin tabii ki çok katkısı var. Böyle hocalarınız varsa lisans döneminde de aydınlanabilirsiniz, uyanabilirsiniz ya da teşvik edilebilirsiniz. Eğer size dokunan biri varsa ufkunuzun açılabiliyor. Nasıl ki lisede meslek seçimi yaparken hocalarınız etkili oluyor burada da aynı şekilde.
Yüksek lisans akademinin ‘a’sı. Yüksek lisanstan sonra kadro bekleniyor. Okulun sizi talep etmesi gerekiyor ve ben de talep edildim. Tabii bu zaman diliminde bir takım kriterlerin yerine getirilmesi gerekiyor. ALES’e girdim. Bir yabancı dil sınavı hikayem var ki sormayın. KPDS, ÜDS’ye, onun dışında hemen kadroya gelir diye YDS’ye girdim. İTÜ yüksek puan istiyordu 65. Aldım ama iki sene orası olmadı ve sınavın geçerlilik gitmişti. O ara hemen girebileceğim TOEFL IBT vardı, girdim onu da 90 ile geçmiştim. İstanbul’da bir merkez yoktu, Bursa’da vardı orada girmiştim. O dönem sınav ile ilgili kimi yolsuzluklar yapıldığı gerekçesiyle TOEFL merkezlerinden bazıları iptal edildi. Hak yine gitti. Bir de TOEIC (dinleme ve okuma) sınavı vardı ona da girdim. Sonra iyi bir puan aldım. Sami ile -çok yakın arkadaşım- bunu kutladık, sarıldık. YÖK’ün sitesine girdik, sınav kaldırılmış. Bunlar şaka değil gerçek. Hepsi fedakârlık istiyor. İcracı kimlikle birlikte akademik kimlik bir tercih işi. Konserler, ud öğrencilerim, korolar, uluslararası projeler, konferanslar, makaleler, sempozyumlar, akademik kriterler bir de aile…
Herkeste olduğu gibi benim de önemli bir çevrem var, tanıdıklarım da var müzik dünyasında fırsatlar her an size misafir olabilir. İnanın bunların nakde dönüşmesi de zor değil. Yabancı Dil Sınavıymış, ALES’miş, benim gibi müzik alanında olan biri için kolay şeyler değil. Nasıl bir müzik yaşamının içindeyim, siz düşünün. Kitapların kokusunu aldınız mı bir kere başka bir dünyadasınız demektir. Kafanızda bir şey varsa bunu gerçekleştirmek için özverili olmak zorundasınız. İcracı kimliğiyle bunları yapabilen az kişi var. O yüzden göze batıyorum. İlle biri seçilmek zorunda ya buralarda! Yani akademi ve icra olmazmış. Müzik anlatılsın ama müzik yapılmadan! İTÜ’de sanatta yeterlilik olsa gidebilirdim çünkü icracıyım bu da gayet doğal. Yine akademik yönüm olurdu ama sanat daha ön planda gelirdi. Bunların bedeli ağır, zamanı doğru kullanmanız ve fedakârlık yapmanız lazım, vurguladığım nokta bu. Hayat zor, yıllar geçiyor, dışarıda para kazanabilirim ama okulu tercih ediyordum, okula bağımlıydım ve üniversitede Hoca unvanım vardı. Ama 400-500 TL aylık alıyordum ek derslerden. Bunu biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Hayatımızı nasıl idame ettiriyoruz, bilen yok. Kitap alıyoruz, ders çalışıyoruz ve kadro gelmiyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi ile flört zamanım başladı. Çalışmalarına gidiyordum, derken beni talep ettiler. Tam o sırada İTÜ’ye de kadrom geldi. Ancak etik gerekçelerden dolayı, verdiğim sözle de ilgili olarak kadromu yaktım. Çünkü ilkelerim, birçok şeyden önce geliyor. Gitmeseydim İTÜ’de kalabilirdim elbette evim orası. Kadronun gelmesi bireysel başarılarım ve akademik çalışmalarımla oldu. Bu arada belirtmeliyim ki doktor olmam sadece bir başlangıç.
3- Akademik yaşamı hedefleyen gençler çoğu zaman sanatı kendilerine engel teşkil eden bir unsur olarak görür veya süreç tam ters yönde de işleyebilir. Oysa siz iki alanda da başarılı birisi olarak gençlere ne tarz öğütler veriyorsunuz?
Hayal kursunlar. Bir şey ruhunuza, bedeninize ve aklınıza girince karşılaşma olasılığı yüksek olur. Mesajlarımız evrene gidiyor, yayılıyor. Eğer insan sonuca odaklanırsa, başarılı olamıyor benim gördüğüm kadarıyla, bütün çevreme bunu söylüyorum ben. Sürece odaklananlar daha başarılı. Bir hedef olacak, bu konuda hem fikiriz. Türkiye’de algı sanatın nakde dönüşmesi gereken bir şey olduğu yolunda. Ama görüyoruz, çok parası olup sonradan sanata bulaşmış insanlar var. Çünkü mutlu değiller ya da hayat onlara istediklerini her zaman cömertçe sunmayabiliyor. Ama bizde, tipik, geleneksel Türk ailesinde çocuklara anlatılan bir şey var; okul iyi olacak, başarılı olunacak, sonra çok para kazanılacak. Yani memur zihniyeti var. Önceden ödenmiş kimi bedeller ve sabit bakış açıları hala var. Sanata bakış açısının yeşermediği bir toplumda çırpınmalar tabii ki zor olacak. Bu sadece sanatta değil, bedensel hareketlerin sadece “oyun’’ olarak görünmesinde yani spor da ve folklorda da var, zihniyet böyle. Durum “nasıl dans edip para kazanıp evini geçindirecek’’ noktasına gelebilir ama bu yanlış. Çünkü mutluluk parayla eşdeğer değil.
Hedef belirlenirken aile kıstası dışında, kendi bedenine, ruhuna uygun ne var, ilk önce bunu düşünmek lazım. Plan ve hedef şart. Kısa, orta veya uzun vadeli önemli değil. Niyetlenmek önemli. Çünkü kimisi bir senede bir şey olmayınca kendine zarar veriyor, başarısız görüyor. Hâlbuki öyle bir şey yok. Kimisi altı senede yapıyor bu işi. Ama nasıl bir 6 sene? Ev mi alıyor, araba mı? Yani önemli olan maddiyatsa. Kimisi de ailesine yük olup katkı verememekten dolayı kaygılanıyor. Ama bir bakıyorsunuz, belki de 7 tane uluslararası kongreye katılmışsınız o yıllarda. Madden ya da toplum nazarında ne kadar anlam ifade etmese de siz bir noktaya gelmiş oluyorsunuz. Ama işte bu hayali bırakırsanız, inanmazsanız gelecekler ile karşılaşamazsınız. Bunlar hep süreçle olacak. Yoksa hayat hemen şah-mat eder sizi. Ama bu niyetteyseniz, ona yönelik iş yapıyorsanız başarıyla karşılaşma olasılığınız gerçekten çok yüksek. Başarılı olmak için değil, o süreçte içimdekini yaptım diyebilmek için. İyi oldu, kötü oldu, bu beni ilgilendirir. Kendi tercihlerim benim yaşamım demektir. “Allah kerim’’ ibaresi vardır. Ben bunu çok severim, bilmeyerek kullanırız ama aslında kabullenilmişliğin değil ümidin varyasyonudur bu kalıp. ‘”Bunu da atlatırız, bu da geçer yahu’’ anlamında.
Kimi zaman başarı hemen geliyor, kimi zaman yol kazaları oluyor.Doktora yeterlilik sınavını ilk girdiğimde geçemedim ve düş kırıklığım çok fazlaydı ama ben başarılı olduğumu biliyordum. Kime göre? Kendime göre. Çok çalışmıştım ama kimi kriterlere uygun olamamıştım. Ama o zaman da hayatımın en önemli eserlerinden birini besteleyebildim. Şerif Muhiddin Targan ve Mehmet Akif Ersoy anısına yaptığım, Prof. Dr. Namık Sinan Turan hocamıza, ağabeyime ithaf ettiğim Nihavend Saz Semai. Dediğim o yol kazaları olmasaydı belki de bu eseri, “Gölgeler’i” besteleyemeyecektim ve başka birisi dinlerken de ona ilham kaynağı olmayacaktı. Adımlarımızı atıyoruz bir yol var ve bu yolda neyle karşılaştığımız çok önemli.
– Hocam yazgı dediğiniz şey bu mu ?
– Evet. İşte dediğim ‘yazgı’ burada devreye giriyor.
4. Bir gazeteye verdiğiniz röportajda Türk Sanat Müziği ifadesini yanlış bulduğunuzu bunun yerine Türk müziği ibaresini kullanmayı tercih ettiğinizi söylemişsiniz. Sebebini paylaşır mısınız bizimle?
Türk müziğindeki terminoloji hala oturmadı. Tartışmaya açık. Tezimde kimi kavramları tartıştım virtüozite gibi, bireyselleşme gibi… Bu terminoloji (Türk Müziği bahsini) tezimin birinci dipnotunda açıklamaya çalıştım; Geleneksel Osmanlı müziği, Saray müziği, Enderun müziği, Geleneksel Osmanlı Türk müziği, Klasik müzik gibi adlandırmalarımız. Ama aslında Sanat Müziği kavramı bizim değil. Yani Art Music, Batıdan gelen, sınıfsal bir yaklaşımla öne çıkarılan bir kavram. Zaman içinde farklı içeriklerle gelişiyor bizde de. Tabi, bu sırada kültürel savaşlar oluyor ve değişimler de yaşanıyor. Oralardan neler alınıyor? En başta değerli eşyalar diyelim, bu sırada bölgede otantik çalgılar varsa onlar da alınıyor. Yüksek kültüre ait unsurlar da adapte ediliyor. Örneğin İran sanatı ve edebiyatının Osmanlı kültürü üzerindeki etkileri gibi. 17. yüzyıla kadar bu etkiyi güçlü biçimde müzikte de hissediyoruz. Bu nedenle kültürel etkileşim ve değişimlerle birlikte tabi ki müziği de incelemek gerekiyor. Nasıl incelenecek? Mesela araştırmacılar Endonezya’da Java bölgesi Gamelan müziğini tanımaya çalışıyorlar; ama bunu yaparken “biz ve onlar” şeklinde ayrıma gidiyorlar. Buna da “Karşılaştırmalı Müzikoloji’’ diyorlar. 1950’li yıllarda Hollandalı müzik adamı Jaap Kunst, comparative (karşılaştırma) sözcüğünü çıkarıyor ve etnomüzikoloji ismini öneriyor.
İşin içine artık etnosantrik (benmerkezci/kültürmerkezli) yani Avrupa merkezli bir durum giriyor. Bu terim üzerine hala tartışmalar var. Uygarlık seviyesine ulaşamamış Batı dışı toplumların/grupların müziğini incelemek olduğu adeta vurgulanmakta. Alan çalışmaları, kuramsal ilişkilendirmeler, yöntem-bilimsel yaklaşımlar elbette mühim ancak müziği halk kültürden soyutlamak yerine o kültürün bir parçası olarak kabul etmek gerekir. Doğu-ilkel, Batı-uygar şeklinde ayrımlara asla girmemek gerek. Konular tarihsel bağlamdan koparılmadan müzik-kültür ilişkisiyle değerlendirilmeli. Bilim dalı olarak incelediği meseleyi disiplinler arası bir bakışla desteklemesi gelişimin önünü açmakta lakin -etno- kelimesini ben kabul etmiyorum. Halk müziğimizi “egzotik” bir müzik olarak görüp inceleyen bir Avrupalı gezgin ya da misyoner edasıyla araştırmalar yapmak ve bunu sınıflandırmak 1855’li yıllarda kalmıştır.
Memleketimin müziğini ötekileştiremem kimse kızmasın. Bu terminoloji elbette süreç içinde adını yeninden güncelleyecektir. Konumuza tekrar dönelim. Türk Makam Müziği ya da Osmanlı Türk Müziği tabirlerini kullanırken “Türk” ismine ideolojik bir anlam yüklemiyorum; tıpkı Yunan Müziği derken bir Yunan milliyetçisi olmadığım gibi. Türkiye’nin de içinde yer aldığı Mezopotamya coğrafyasının çok kültürlü bir sesi vardır. Rum’u, Ermeni’yi, Laz’ı, Çerkez’i, Kürt’ü, Arap’ı… görüyorsunuz. Bu çeşitliliği görmemek mümkün değil. Verimli toprakların güzel renkleri. Özetle, Türk müziğiyle ilgili yazılan kitaplarımızda bir terminoloji birliği yok. Belki bu, çeşitliliğin ve döneme göre yenilenme ihtiyacının bir sonucudur.
5- 3 Dem Ud Trio’nun bir kurucu üyesi olarak bu farklı oluşumu ne zaman ve nasıl kurma kararı aldınız?
Tabii. 2003’te İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdim. Girmeden önce de Yurdal Tokcan’ın ud öğrencisi oldum. Gittiğim kursta yani 2002 yılında Sami Dural ile tanıştım. Dural, Yurdal Tokcan’la çalışmaya benden önce başlamıştı. Hemen, ‘Ağabey, istersen sana yardımcı olabilirim’ dedi. Çünkü onlar aylarca çalışmışlardı ve bir teknik oturtmuşlardı. Bense dışarıdan gelmiş, Tokcan hayranı bir gençtim sadece. 2003’te İTÜ’ye başlamadan önce on sekiz ay askerliğimi yapmıştım. İTÜ’ye herkes Fen Liselerinden, Anadolu Liselerinden gelirken ben düz liseden, üstelik de askerlik geçmişimle gelmiştim. Haliyle İngilizce açığım vardı ve ilk sene hazırlık okumak durumunda kaldım. O sene Bekir Şahin Baloğlu da İTÜ hazırlıktaydı ve o da benim gibi hazırlıktaydı. Hazırlığın D kurunda olmama rağmen büyük emeklerle çalıştığım sınavdan geçtim. O sene hazırlık da kalktı. Sami de İTÜ’ye geldi. Sami’nin İTÜ’ye gelmesinden önce biz vapurda, otobüste, hava alanında onunla karşılaşır olmuştuk. Sanki bir şeyler gelir gibiydi, hissedebiliyordum. Bir şeyler olacaktı hayatımda.
Bu dönemde tuttuğum bir günlük vardır, kader günlüğü olarak adlandırırım. Derken Sami’nin İTÜ’ye girmesi, Bekir’in hazırlığın kalkmasıyla doğrudan okula başlaması, benim de orada olmam bizi buluşturdu. Ben sigara kullanmadığımdan ve o dönemde içeride sigara kullanımı serbest olduğundan, kantinde de herkes sigara içtiği için sınıfta çalışırdım. Bekir de oraya gelirdi Sami de… Yan yana müzik yapardık. Ancak belirtmem gerekir ki bunu bir sonuç için yapmadık. Bunu yaparken biz mutluyduk, sonuç zaten kendiliğinden oluştu. Sonrasında ben bir ses verdim onlar bir ses verdi derken deneysel çalışmalar ile başladık. Bundan dolayı da bu birliktelik dostluğu beraberinde getirdi. Aslında o dostluğun müziği 3Dem’in sesini verdi. Eserler üzerinde yoğunlaşınca bizi başarıya götürmüş oldu. 2004’te 3Dem Ud Trio kuruldu,
2005’te inanılmaz bir konser verdik. O konserde bir süredir bir araya gelemeyen insanlar bizim için bir aradaydı. Hatırladığım isimleri söyleyeyim: Niyazi Sayın, Selahattin İçli, Nevzat Atlığ, Osman Nuri Özpekel, Yurdal Tokcan, İhsan Özgen… Ve bu isimler bir araya samimiyetimizden dolayı geldiler. Görüldü ki bizde kötü bir hırs yoktu. Çünkü aynı sazı çalanlar arasında kişisel bazı şeyler öne çıkabiliyor. Ama bunu aşınca çok rahatlıyorsunuz. Benim söylemim odur. İnsanlar yaptıkları işte hep mutlu olsunlar. Ud da çalıyorlarsa karşılaştıkları işlerde başkalarını mutlu etsinler. Bizde bu dostluk müziği getirdi. Sonra da 3Dem Ud Trio müziğinin tınısı özel oldu ve bunu insanlar anladı. Araplar dinleyip hayran kaldılar. Almanlar aynı eseri üç dört defa arka arkaya çaldırdılar. Yani udun müziği 3Dem’de ayrı tınladı.
6- Bir müzisyen olarak popülerizmin müziğimiz üzerindeki tahribatını nasıl yorumluyorsunuz Popülerizm kaygısı taşımayan müziğin dinleyiciye ulaştırılmasında ne tarz kanallar kullanılmalı? Var olan iletişimin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu gerçekten güzel bir soru, tabi diğerleri gibi. Tabi ki spesifik olarak Türk Müziği üzerinde dolaşan kara bulutları hepimiz görüyoruz. Keza Türk Müziği’nin öldüğüne yönelik söylemler de kara bulutlar içinde değerlendirilebilir. Klasik koronun konserlerinde yaş ortalamasının çok yukarıda olduğunu görüyoruz. Şimdi gerçeklerle yüz yüze gelmemiz gerekiyor. Popüler ortamda deformasyon kesinlikle var. Bu gerçeği değiştiremeyiz; ama bununla nasıl yaşayabiliriz ve bunu nasıl bir yöne itebiliriz diye düşünmemiz gerekir. Habermas, nasıl modernleşmenin tamamlanmamış bir proje olduğunu söylüyorsa bu süreç de tamamlanmayacak arkadaşlar. Topyekûn olarak ben biraz erkten yanayım. Yani bunun belirleyicisi olarak devlet, kendi kurumlarında ve kanallarında bunu başarabiliyor mu ona bakıyorum. Devlet kanalı, kurumu nedir? Özel teşebbüsten farklı hassasiyet taşıyan kültüre, ananeye, öz mirasa daha öncelikli davranan, seçici, koruyucu olandır. Peki, bu başarılabiliyor mu? Hayır, sesleri çoğunlukta. Bu konu müzisyenler arasında hep tartışılır. Mesela neden bu kadar kıymetli radyo sanatçısı varken ortaya daha nitelikli bir şeyler konmuyor meselesi… Hacı Arif Bey ile başlayan bir repertuvar birden günümüz arabesk şarkılarının en gözdeleriyle birlikte sunulabiliyor.
Bakanlıktaki korolar çok güzel iş yapıyorlar gerçekten. Peki bunları popüler hale nasıl getirebiliriz? Yani yaygınlık oranından bahsediyorum. Bununla ilgili ideolojik olmayan vizyonla bir çalışma yapılmalı. A sınıfından, B sınıfından, C sınıfından kişiler çağırılmalı ve hem akademik camiadan hem de akademik camia dışındaki insanlarla birlikte çalışılmalı. Çünkü gerçekten herkesten bir şey alabilirsiniz. Bunu neden söylüyorum? Bu birliktelik yapılırken işin içinde ben de olmalıyım, bir halk ozanı da olmalı, üniversiteden bir öğrenci temsilcisi de olmalı, musiki cemiyetlerinden kişiler de. Arada bir kopukluk var ve bir bütünlük sağlanamıyor, söz konusu kopukluk belki bu yolla giderilebilir. Benim öğrencilerimden bazıları popüler kültürün tam ortasında yer alan ve gündemde “ses getiren” kimi televizyon yarışmalarıyla ünlenmekte. Çünkü ihtiyaca yönelik işler yapıyorlar. Bu yüzden sosyal medya da takipçileri haliyle çok fazla. Demek ki ortada bir alıcısı (dinleyicisi) var. Yani ben öğrencimin tercihini ve destekçilerini dikkate almadan, saygı göstermeden Türk Müziği’nin sorunlarını çözüme kavuşturamam. Aramızda bir entegrasyon olmalı. Nitekim yıllardır bu yapılmadı.
Bu yüzden işin içinde özellikle gençler olmazsa, geçmiş olsun. Gençlerin de katılımını sağlayarak niteliği artırıcı çözümler üretilebilir. Halk iyiyi gerçekten ayırt eder. Halka ilişkin eleştirilere hiç katılmıyorum. Bu halk gerçekten bilinçli bir halk. Halkın seçimi sürecin sonunda belli olacak tabii. Bedelini yine birlikte ödeyeceğiz. Türk Müziği de artık alınıp satılan bir metaya dönüştü. Kültür endüstrisi haliyle yine iş başında müzik büyük bir pazar. Resmim tabloda biraz karamsar çizgide görünebilir. Ancak Itri’yi, Dilhayat Kalfa’yı, Tanburi Cemil Bey’i, Hafız Sami’yi, Kemani Tatyos Efendi’yi, Udi Nevres Bey’i, Safiye Ayla’yı, Perihan Altındağ Sözeri’yi, Nida Tüfekçi’yi, Muharrem Ertaş’ı, Çekiç Ali’yi bilen, dinleyen, seven neslimiz de var bunu da hatırlatayım.
Konuşmacı: Dr. Bilen Işıktaş
Hazırlayan: TESAD Röportaj Ekibi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir