DARÜLACEZE ZİYARETİ ÜZERİNE

Türkiye Ekonomi ve Siyaset Araştırmaları Derneği olarak, Kasım ayı içerisindeki sosyal sorumluluk projesinde Darülaceze’ye ziyarette bulunduk. Derneğimiz iki gruba bölünmek durumunda kaldı; çünkü Darülaceze ziyaretlerinizde randevu almanız gerekmekte ki randevumuzu en erken Şubat ayına alabildik. Günlük ziyaretlerinizi yapacaksınız da en fazla yedi kişi ile gidebiliyorsunuz. Ben bu şanslı iki grubun ilkindeydim. Öncelikle metrobüs durağında buluşup hep beraber Darülaceze’ye geçtik. Ancak küçük, tatlı; ama yürek burkan bir engelle karşılaştık. Yaklaşık bir buçuk-iki aylık bir kedi yavrusu o günkü şiddetli yağmurda ıslanmış ve yüksek ihtimalle hastalanmıştı. Hemen üç arkadaşımız kediyi veterinere götürdü. Kalanlar olarak dört kişi Darülaceze girişimizi yaptık. Ziyaretçi kartlarımızı aldık ve girişin sol tarafındaki kantinde arkadaşlarımızı beklemeye başladık. Kantine girer girmez gözlerimiz yanına oturup sohbet edebileceğimiz büyüklerimizi aradı. Kimisi yorgun, kimisi düşünceli görünüyordu. Havanın da yağmurlu ve kapalı oluşundan mıdır yoksa yaşanmışlıklardan mı bilinmez, herkeste bir hüzün hali vardı. Biz de çekingenlikle, usulca köşede bir masada oturduk. Birer çay aldık, ısınmaya çalıştık. O esnada bizim çekingen ama güler yüzümüze karşılık veren bir büyüğümüz, aynı çekingenlik ama aynı sıcak kanlılıkla yanımıza gelme arzusunu belli ediyordu. Bunu da konuşarak yapmadı, bize gülümsemesi yetmişti. Hemen buyur ettik, bir çay da amcamıza aldık.

Meraklıydık. Adını öğrenmeye çalıştık. Ancak konuşamadığını anlamamız uzun sürmedi. Sanıyorum arkadaşlarım da bana katılacaklardır, bu duruma oldukça üzülmüştük. Oysa belki de anlatacağı çok şey vardı. Sonra bize şakalar yapmaya başladı. Elimize dokunuyor, sonra kaçırıveriyordu. Televizyonu işaret edip duruyordu. Biz de onu anlıyor, onunla iletişimimizi sürdürüyorduk. Nice sonra aramızdan birinin aklına yazarak anlaşmak geldi; fakat onda da çok başarılı olamadık. Kağıt kalemi amcamıza verdik, yazmasını bekledik. Yazması bitince ise elimizde şu vardı:

Üstteki yazı amcamızın. Biz de madem öğrenemedik bari kendi adlarımızı yazalım diye soldaki dört sırayı yazdık. Arkadaşlarımız gelince de sağ alttan üç ismi yazdılar. Bu küçük oyundan yeni arkadaşımız çok memnun görünüyordu. Biz de çekingenliğimizi biraz atabilmiştik. Ancak hala sohbet edemiyorduk. Sonrasında amcamız yanımızdan kalktı, yalnız kaldık, derken yan masamızdaki Darülaceze’den diğer büyüklerimizle göz göze geldik. Zaten bakıp gülümsediğiniz herkes size de aynı sevecenlikle gülümsüyor derhal. Masamızdan kalkıp diğer amcalarımızın masasına geçtik. Bizlere ‘Hoşgeldiniz çocuklar.’, dedikten sonra artık biz de merak ve heyecanla sorular sormaya başladık. Bizim onları konuşturmak için soru sormamıza çok da gerek kalmadan onlar anlatıyorlardı zaten yaşamlarını.

İlk olarak Abbas Amca ile tanışık olduk. Abbas Amca, tekerlekli sandalyede oturmaktaydı. Dilimiz varmadı sormaya, kendisi anlattı:

“Doktora gittim bir gün, üstelik sadece göz muayenesi olacaktım. Sonra MR’a yolladılar. Sorunumun göz değil başka bir şey olduğunu öğrendim. 1998’den beri MS hastasıyım.”

Peki sonra ne yaptınız, diye soracak olduk:

“Hastalığımı öğrendikten sonra 1998 Şubat’ında işimden izin aldım. Meğer izin günüm, iş hayatımın son günüymüş. O zamandan beri çalışmıyorum.”dedi.

Yine de yaşına ve hastalığına göre Abbas Amcamızı dinç buluyoruz. Bunu ona da söylüyoruz. Hoşuna gitmiş olacak ki gülümsüyor:

“Teşekkür ederim. Hala hayattayım, bir şeyler yapmaya çalışıyorum. 7 senedir MS Derneği’ne bağlıyım.”diyor.

Böylelikle Abbas Amcamız hepimize umut aşılamış oldu. Bir yerlerden, bir şekilde hayatı yakalamayı, tutunmayı gösterdi. Konuşmamız ilerledikçe tek derdinin bu olmadığını anlıyoruz:

“Öz annemi 34 sene sonra gördüm. Zaten benim hastalığım da hep stres, sıkıntıdan.”.

Burada bir sessizlik oldu hepimizde. Kendisine geçmiş olsun diyerek bundan sonraki hayatında daha güzel ve mutlu günler geçirmesini diliyoruz.

Biraz da yanımızda oturan Ergin Amcamızla sohbetimize değinelim. Ne kadar zamandır burada olduğunu ve memnun olup olmadığını soruyoruz:

“2,5 senedir Darülaceze’deyim. Hizmet, bakım dört dörtlük. Ancak içeriye alınan kişilerin akıl sağlıkları genelde yerinde değil, tedirgin oluyoruz.”, diyor. Burada Abbas Amcamız da onu onaylıyor. Ergin Amca, az önce birlikte oturduğumuz ve adını öğrenemediğimiz tatlı amcamız konusunda bizi bilgilendiriyor:

“Adı Hüsnü (Başta Rüştü olarak anladığımızdan adlarımızın yazılı olduğu kağıtta ‘Rüştü Amca’ demişiz; ancak gerçek adı Hüsnü imiş.). Köprü altında bulunmuş, evsizmiş. Akli dengesi de yerinde değil. Konuşamadığından oynayarak, işaretle anlaşıyoruz. Onun gibi bir arkadaşımız daha var. Kimse adını bilmiyor; çünkü ‘Adsız Şahin’ diye kayıt düşmüşler. Biz de öyle diyoruz O’na.”.

Hüsnü Amcamız hakkında bilgileri edindikten ve bir kez daha üzüldükten sonra Ergin Amca’nın hayatını merak ediyoruz:

“TİP’te çalıştım. Geçmişim hep çarpışmalarla geçti; polisle, işverenlerle hep mücadele içindeydim. Gezi Parkı olaylarında da bulundum. Önceki yıllarda Anayasa oylamasında müşahitlik yaptım. Ömrüm hep bunlarla geçti.”

Eşi olup olmadığını soruyoruz. Cevabı ise net: “Sormayın.”.

Acı acı gülüyor, biz de öyle yapıp konuyu kapatıyoruz. O devam ediyor:

“Çok tanıdığım var, buradan çıktığımda gidecek çok yerim de var; ama gitmek istemiyorum. Buradan ayrılmayı düşünüyorum. Ayrılsam yine de gitmem onlara, başımın çaresine bakarım.”, diyor.

Bir istekleri, ihtiyaçları olup olmadığını soruyoruz. Kütüphaneyi biraz zayıf gördüğümüzden kitap ihtiyaçlarını soruyoruz. Ergin Amcamız:

“Kitap ihtiyacı oluyor tabi; ama pek okunmuyor da. Genelde belli başlı gazeteler oluyor. Onları okumak istemediğimden kendi paramla kendi gazetemi alıyorum.”, diyor.

Etkinlikleri soruyoruz bu defa da:

“Etkinlikler oluyor. Gecelere götürülüyoruz.”, diyor. Anlıyoruz ki bu konuda bir sıkıntıları yok. Biz amcalarımızla sohbet ederken bir tekerlekli sandalyeli amcamız daha geliyor yanımıza. Yanımıza buyur ediyoruz. Hitap ederken ‘amca’ dememizi istemiyor. Öğreniyoruz ki adı Zeynel’miş.

“Bana ‘Zeynel Dede’ deyin. Ağabeyi, amcayı kabul etmiyorum.”, diyor. Biz de Zeynel Dede’mizi kırmadık.

Abbas Amca’mızın oda ve telefon numarasını öğrendik. Daire 8 oda 14’te kalıyormuş. Bir daha gittiğimizde onu nerede bulacağımızı biliyoruz.

Güzel sohbetimizi yavaş yavaş bitirdik, diğer arkadaşlarımız da sohbet esnasında aramıza katıldılar (yavru kedinin bacağı kırılmış, yoğun bakıma almışlar; ama iyi olacakmış). Büyüklerimizin müsaadelerini istedik, biraz da daireleri gezmek arzusundaydık.

Yeni tanıştığımız büyük arkadaşlarımızla sohbetimizi düşünerek yatakhanelere yani dairelere gittik. Bina kapılarının önünde oturan amcalarla selamlaştık. Hep bir ağızdan: ‘Hoşgeldiniz.’, dediler. Darülaceze, ziyaretçi bakımından zengin bir kuruluş olmasına karşın her gelene ilk gelenmiş gibi ilgileri var sakinlerin. Konuşmaya, paylaşmaya her zaman açıklar.

Amcalarımızın kaldığı daireleri gezerken bir başka Hüsnü Amca’yla karşılaşıyoruz. Hüsnü Amca’mızın bizlerden bir isteği var: kendisi daire 4, oda 421’de kalıyor. Kışlık kıyafeti yokmuş. İmkanımız olursa bizlerden bu konuda yardım bekliyor. Biz de hemen not alıyoruz bu arzusunu ve bir daha ki gidişimizde elimiz boş gelmeyeceğimize söz veriyoruz. Fotoğrafta sarı gömlekli olan amcamız, Hüsnü Amca’mız:

Bütün binaları gezdikten sonra son kalan daire, tam da aklımızda teyzelerimizin nerede kaldığı sorusu geçerken, kadınlar dairesi çıkıyor. Daireye girmeden evvel mavi gözlerinin güzelliğini hiç yitirmemiş, başörtülü bir teyzemizle ayaküstü sohbet ediyoruz. Yaşına rağmen sohbeti, dinçliği bizi büyülüyor:

Kedileri kuşlardan uzak tutma görevini edinmiş; çünkü kuşlara saldırıyorlarmış. Tam bu sohbeti yaparken bir kedinin saldırmaya hazırlandığını görmemiz dediklerinin ispatı oluyor. Biz de bütün kedileri kuşların civarlarından uzaklaştırıp teyzemize yardımcı olduk. İznini isteyip kadınlar dairesine girdik, ortak alanda bir grup teyzemizi bulduk. Hemen sohbete başladık. Nasıl olduklarını, ihtiyaçlarını sorduktan sonra bir teyzemiz başlıyor anılarından bahsetmeye:

“Ben Fenerbahçeliyim. Biz gençken Galatasaraylıları döverdik, arabalarının camlarını kırardık. Sonra Caddebostan boyu koşar, kaçardık. Hiç yakalanmadım; e acemiler yakalanır tabi.”.

Hep beraber gülüyoruz. Teyzemizin enerjisi bizi de sarıyor, yeniden canlanıyoruz. Şans eseri gittiğimiz gün de Fenerbahçe maçı vardı.

“İzleyecek misiniz?”, diyoruz. “Muhakkak.”, diyor. Yeniden gülüşüyoruz.

Grup içinden bir teyze ayaklanıp yanıma geldi o esnada. Konuşması çok bozuk olmasına rağmen güç bela bir ‘bebek’ kelimesini duydum. Bebek istiyormuş meğer. Tüm saflığı ve güzelliği ile zar zor:

“Benim hiç yok, bir tane bebeğim var. Bana bebek getir.”, diyor.

Teyzemizin adı Suzan’mış. Maalesef acıklı bir hikayesi var. 1968’den beri, yani 26 yaşından beri Darülaceze’de. Odasına bakıyoruz, pencerenin önü bir sürü bebekle dolu:

Biz yine de bebeklerden kurduğu dünyasına bir katkı sağlamak için Suzan Teyze’mizi de not defterimize yazıyoruz. ‘Bundan istiyorum.’, diye gösterdiği bebek gibi bir tanesini getirmeye söz veriyoruz.

Odada yatmakta olan bir teyzemiz daha var. O da birçoğu gibi gözlerindeki ışığı kaybetmemiş. Ela gözleriyle umutla, mutlulukla bakıyor bizlere. Beni yanına çağırıyor. Elinde başka bir grubun getirdiği çiçekler var:

“Başıma tak bunları.”, diyor.

Takıyoruz hep beraber. Teyzemizin adı Fikriye’ymiş.

“Nasıl, güzel oldu mu?”, diye soruyor. Olmaz mı, hem de nasıl güzel oldu:

Zaten Fikriye Teyze’miz, takıları, ojeleriyle ayrı bir özenli kendine. Bu yüzden bizden kırmızı oje istedi. Bir de bu çektiğimiz fotoğrafı çıkartıp getirmemizi… Seve seve kabul ettik.

Odalarından ayrılıp diğer odalardaki teyzelerimize sağlıklarını, arzularını sormaya gittik. Hepsinin keyfi yerinde. Yalnız biri, o gün mandalina dağıtıldığından ve o da mandalina yiyemediğinden bizden elma istedi.

“Kesip getirirseniz çok iyi olur.”, diyor.

Hemen mutfağa gidip yerine getirdik bu güzel teyzemizin arzusunu. Elmaları getirdiğimizde biraz unutmuştu bizi, ama sonradan hatırladı. Yanı başına, komodine elmaları bırakıp sağlık, sıhhat ve güzel günler dileyip odadan ayrıldık.

Daireden çıktığımızda bizi Fevziye Teyze ve arkadaşı karşıladı. Fevziye Teyze’miz midesinden biraz rahatsızlanmış.

“Nazar değdi bana.”, diyor. Gülüyoruz. Bir dahaki sefere ona nazar boncuğu getirmeyi planlıyoruz.

Fevziye Teyze, arkadaşı ve başka amcalarla ayak üstü biraz daha sohbet edip yaklaşık dört saatlik ziyaretimizi noktaladık. Çıktığımızda yaptığımız güzel sohbetlerin tadı damağımızda, bir daha ki ziyaretimizi ne zaman yapsak soruları aklımızdaydı. TESAD olarak Darülaceze ziyaretlerimizi rutinleştirmeye karar verdik. Anladık ki, onların bize bizimse onlara ihtiyacımız var. Ne kadar çok bir araya gelir ve paylaşırsak o kadar çok güzellik büyütmüş olacağız.

Aslında bu yazı TESAD Röportaj Ekibi kapsamında yazılacaktı; ancak ortam ve sohbetler o kadar sıcaktı ki röportaj, anı yazısına dönüştü. İstanbul’da yaşayan genç, yaşlı herkesin bu ortamı tatmasını tavsiye ederiz. Hiç tanımadığımız insanlardan dahi o kadar çok öğreneceğimiz şey var ki… Bunu yaşamadan göremiyormuşuz. Bu yüzden aklımızda, gönlümüzde kalan, ismini bildiğimiz bilmediğimiz bu güzel yürekleri yeniden ziyaret edeceğiz. Şubatta randevumuz dolayısıyla orada olacağız; ancak şubata daha çok var. O zamana dek gidip görmemiz, yeni arkadaşlarımızı ziyaret etmemiz lazım. Günde kim bilir kaç kişi geliyordur, akıllarında kaldık mı bilmiyoruz; lakin onlar bizim hayatımıza bilmeden dokunmuş oldular. Onları mutlu etmek artık boynumuzun borcudur. Hep sevgiyle kalsınlar, sıhhatle, mutlulukla… Uzun, güzel ömürleri olsun.

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial