Duyurular
Ana Sayfa / YAZILARIMIZ / Siyaset / Makaleler / BM Deniz Hukuku – Enerji Çalışmaları Açısından Kıbrıs’a Yaklaşım, İhlal Edilen Haklar ve Paylaşılamayan Akdeniz

BM Deniz Hukuku – Enerji Çalışmaları Açısından Kıbrıs’a Yaklaşım, İhlal Edilen Haklar ve Paylaşılamayan Akdeniz

Yazan: İlkay TÜRKEŞ

BM DENİZ HUKUKU-ENERJİ ÇALIŞMALARI AÇISINDAN KIBRIS’A YAKLAŞIM, İHLAL EDİLEN HAKLAR VE PAYLAŞILAMAYAN AKDENİZ

GİRİŞ

Bir ülkeyi, o ülkede bulunan devleti ve yapısını, işleyişini, hangi durumlarla iç içe olduğunu kavrayabilmek için öncelikle coğrafi açıdan değerlendirmesini yapmak gerekir. Muhtemeldir ki ele aldığımız coğrafi yapı; bizi jeopolitik konum, stratejik önem, tarihsel olgular gibi çeşitli alt başlıkları sağlam bir temele oturtmamızı sağlar. Bahsettiğimiz coğrafi konum Akdeniz gibi yüzyıllardan beridir paylaşılamayan bir durumda ise bu nokta daha da önem arz eder. İşte buradan yola çıkarak merkezinde Kıbrıs’ı işleyeceğimiz çalışmamızda enerji-doğalgaz-petrol odaklı günümüzün paylaşılamayan kaynaklarına değinirken diğer yandan hukuki açısına da göz atacağız.

1. AKDENİZ’İN TARİHSEL-COĞRAFİ ÖNEMİ

Akdeniz’in tarihi demek onu çevreleyen topraklarda yaşayan toplulukların ve kültürlerin iletişim tarihi demektir.[1] Önceden de belirttiğimiz üzere “paylaşılamayan”  durumda olan Akdeniz’in çeşitli alanlarda önemi söz konusudur. Tarihte uygarlıkların birçoğu bu geçiş yerine hakim olmak istemekte ve büyük mücadeleler vermekteydi. Verilen savaşlar neticesinde ya birçok medeniyet yok oldu ya da daha da yükselerek Akdeniz sınırlarını aştı ve ticaret yollarının kontrolü ile yayılmacı politikalar sergiledi. Sonuç olarak geriye Mısır, Mezopotamya, Anadolu gibi dünya çapında önem arz eden bölgelerin bulunduğu Doğu Akdeniz bugün de cezbedici statüsünü korumaktadır. Ticarette, kültürlerin kaynaşmasında, ulaşımın gelişmesinde ve daha birçok farklı alanda verimli eğilimi olan bu yer, bünyesinde daha fazla çeşitliliği barındırmaya başlayarak bugünlere ulaştı.

Piri Reis’in Avrupa Kıtası ve Akdeniz için çizdiği harita.
Piri Reis’in Avrupa Kıtası ve Akdeniz için çizdiği harita.

Doğu batı uzunluğu yaklaşık 4.000 kilometre, kuzey-güney genişliği 750 kilometre, yüz ölçümü 2,9 milyon kilometrekare, ortalama derinliği 1.400 metre olan Akdeniz, Tunus’un Bon Burnu ile Sicilya Adası ucundaki Lilibeo Burnu arasında çizilen hatta göre Doğu ve Batı Akdeniz olarak ikiye ayrılmıştır.[2] Günümüzde Doğu Akdeniz’in, Tunus’taki Bon Burnu ile İtalya’ya bağlı Sicilya Adası’nın batıya uzanan ucundaki Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusundaki bölgeyi ifade ettiği konusunda genel bir mutabakat vardır. Bu tanımlamaya istinaden Doğu Akdeniz; İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyıları ile çevrilidir.[3] Çevre ülkeleri buradan meydana gelen Akdeniz’e siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel alanlardan ayrı ayrı bakmak konuya hakim olmamızı kolaylaştıracaktır.

1.1. SİYASİ ÖNEMİ

Akdeniz’in ilk denizci milletlerinin faaliyetlerini incelediğimizde karşımıza kolonizasyon terimi çıkmaktadır. Bir kavim ya da bir kent halkının tarımsal veya ticari faaliyetlerde bulunmak için kendi sınırları dışında elverişli toprakları yurt edinmesine ve bu sürece “kolonizasyon” denilmektedir.[4] Aslında Akdeniz’in siyasi tarihi de bu terimle başlamaktadır. Çünkü bu politikanın ortaya çıkmasında; düşman tarafından bozguna uğratılmış olmak, komşularla iyi geçinememek, elverişli imkanları nedeniyle sürekli yaşanan nüfus artışı ve maden gibi tarihin “güç” göstergelerinden olan sebepler kolonizasyonu gerekli kılmıştır.

Doğu Akdeniz’deki ve de dünyadaki ilk bölgesel (hatta o zamanki dünya ölçütleri ile küresel) hegemonya savaşı, Mısır ile Hitit devletleri tarafından yapılmış ve yine bu iki devlet arasında bilinen ilk antlaşma olan Kadeş Antlaşması, bu savaş sonucunda imzalanmıştır.[5] Antlaşma Asurlulara karşıt odaklı olsa da “dostluk, iyi niyetlilik, işbirliği” şeklinde seyretmiştir. 16. yüzyıl sonlarında Hitit İmparatorluğu, tarihteki ilk monarşik devleti meydana getirerek Anadolu’daki şehir devletlerini egemenliği altına almış ve jeostratejik hedef olarak Doğu Akdeniz bölgesine yönelmiştir.[6]

Levant’ın siyasal yapısı her zaman büyük imparatorluklarca idare edilmiştir.  Akdeniz tarihinde sürekli olarak görülen, Doğu ile Batı arasındaki gerilim ve mücadele yalnızca farklı devletler arasında değil; Akdeniz’in tek bir siyasal yapı altında bulunduğu Roma döneminde de kendini göstermiştir.[7]

Uluslararası İlişkiler alanında çalışmaların artarak yapıldığı günümüzde, Antik Dönem Akdeniz Uygarlıkları’nı genel bir çerçeve ile bilmesi lüzumlu görülmektedir. Sonuç olarak ilk savaş-barışın yapıldığı, devletlerin oluşumu ile birlikte hegemonik rekabetinin yaratıldığı, buna bağlı gelişen denge politikasının izlenmesi gibi olguların bu ortamda doğduğu yadsınamaz bir gerçektir.

1.2. EKONOMİK ÖNEMİ

Tarihin değişik safhalarında büyük savaşlara sahne olmuş olan Doğu Akdeniz aslında birçok tarihçi ve yazarın “Verimli Hilal” dedikleri bölgede yer alır.[8] Akdeniz ticaret olmadan işlevselliğini büyük derecede kaybedecek olmasından dolayı ekonomide ticari faaliyetler bir zorunluluk teşkil etmiştir.

Bölge ekonomisinin yapıtaşını oluşturan unsurları iki ana sınıfa ayırabiliriz; toprak ve ticaret. Akdeniz’in sıcak iklimi, tarıma elverişli koşulları ve bunlara bağlı olarak üretilen ürünler, gıdalar zaman içinde ticarete de açılmış ve uygarlıkların büyük gelir kaynağını oluşturmuştur. Bu ticaret yollarını kontrol altına almak uğruna uzun mücadeleler verilmiştir. Zaten İpek Yolu’nu elde tutmak belki de o zamanların hegemon anlayışına denkti.

Ürünlerin ticaret güzergâhı ve Akdeniz ticaret kentleri ilk olarak denizci bir millet olan Fenikeliler tarafından belirlenip sistemli bir duruma getirilmiştir.[9] Büyük İskender’in fethiyle birlikte zaten yapılmakta olan Doğu-Batı ticareti, işlevselliğini artırarak yoğun faaliyetlerle gelişmiştir.

Doğu Akdeniz’de, tarih sürekli olarak bazı kentleri öne çıkartmıştır. Bunlardan Mersin-Tarsus, İskenderun limanları geçmişte olduğu gibi bugün de ticari aktivite ve bölgesel güvenlik açısından önemini devam ettirmektedir.[10] Hatta o kadar ki, uygarlıklardan biraz daha yakın döneme geldiğimizde Lawrence’ın şunları dediğini görürüz: “İskenderun, Doğu Akdeniz’in anahtarıdır. Bağdat hattının başı olacak olan İskenderun, Mezopotamya ve Kuzey Suriye’nin tabii bir çıkış yeridir. Kilikya ve Küçük Asya’dan, Asya içlerine gidilebilecek en kolay yol İskenderun’dur. İskenderun’u ele geçiren Fransızlar, her zaman için Mısır’a denizden hücum edebilecekleri bir üsse kavuşacaklar. Suriye’yi elinde tutacak olan Fransa’nın, savaşın ilanından itibaren 12 gün içinde, 100 bin insanı Süveyş Kanalı’na ulaştırabileceği dikkate alındığında, İskenderun daha da önem kazanacaktır.”[11]

1.3. SOSYO-KÜLTÜREL ÖNEMİ

Ernle Bradford “Akdeniz Bir Denizin Portresi” kitabında bu bölge için düşüncelerini şöyle yazıya dökmüş: “Akdeniz sahillerinde fışkıran ve Akdeniz’in neredeyse gelgitsiz sularını geçip birbirlerini çapraz dölleyen kültürlerin ve uygarlıkların sayısıyla dünyada boy ölçüşecek başka hiçbir yer yoktur.”[12] İşte bu kültür ve uygarlıkların doğuş ve yayılışında Akdeniz’in doğusu önemli bir rol oynamıştır.  Üç kıtayı birleştiren Akdeniz, farklı kültür, din, dil ve siyasi düşüncelerden oluşan bir mozaik olması bakımından da önemlidir.[13] Örneğin farklı mücadelelere tanık olan ama en büyük izleri bırakan Roma İmparatorluğu “Bizim Deniz” anlamına gelen Mare Nostrum kalıbını kullanmıştır. Dinlerin doğuşu öncesinde bugüne kadar eserleri uzanan zengin uygarlıkların varlığı Akdeniz’in en ayırt edici özelliklerindendir. Günümüzde dahi farklı milletlerin olduğu Akdeniz’in kıyı devletlerinde yaşayan toplumlar zamanında yaptıkları alışverişler sonucunda ortak kültür taşımaktadır.

Arkeologlar ve sanat tarihçileri, Doğu Akdeniz bölgesinde bir çömlek dekorasyonunun, duvar resimlerinin ve benzerlerinin bir kültürden diğerine nasıl geçtiğini izlemek için çok fazla enerji harcadılar.[14] Bunun sonucunda Ege, Suriye-Filistin ve Mısır’ın dikkat çektiği tespit edildi. Bölgedeki seçkinler çoğu kez siyasi sınırları aşan bir yaşam tarzını “paylaştılar”. Günümüzde “uluslararası” diye nitelendirebileceğimiz bu alışveriş tarzı, bahsi geçen elitlerin, bulundukları toplumda alt sınıflardan ayrılma biçimlerinden biri olarak da kabul edilebilir.

Bunların uzantısı olarak belki de edebiyat ve dilden de bahsetmek gereklidir. Örneğin, Akad edebiyatına ait imgelere, örneklemlere, ögelere Hattuşa, Emar, Ugarit gibi uygarlıkların eserlerinde de rastlanılmıştır. Gılgamış Destanı’nın bir kısmı Filistin Megiddo’da toplanmıştır.

Denize kıyısı olan yerleşim yerlerinin ticarete yatkın olduğu zaten mantıklı ve tutarlı bir gerçekliğe sahiptir. Söz konusu ticaret bildiklerimiz dışında kültürün ihracatına da yardımcı oluyordu. Zenginliklerin, düşüncelerin bolluğunun bu bölgelerde bulunması kültürel ögelere bağlı olmuştur. Akdeniz bu açıdan her konuda karşımıza çıkabilecek bir ürün ortaya koymuştur.

2. AKDENİZ’İN GÜNÜMÜZ JEOPOLİTİK VE STRATEJİK ÖNEMİ

Öncelikle tarihimizden kısa bilgilerin ardından şunu söyleyerek günümüzden bahsetmeye başlamak gerekir; Tunus ile Sicilya Adası’nın doğusundaki bölgeyi ifade eden Doğu Akdeniz, Doğu-Batı ticaretinin en önemli kavşaklarından biridir. Doğu’nun Batı’dan daha baskın ve önemli unsurlara sahip olmasından dolayı genellikle Akdeniz denildiğinde çizilen sınırın solundan bahsedilir. Doğu Akdeniz, Türkiye ve Suriye üzerinden Mezopotamya ve Yakındoğu’ya, Süveyş Kanalı ile de Arap Yarımadası’na ve Basra Körfezi’ne ulaşabilir vaziyettedir.

“Enerji kaynaklarının kontrol edilebilirliği” fark edildikten sonra bu alana yönelik girişim ve rekabetler en üst seviyeye çıkmıştır. 2008 yılında kayda değer miktarda petrol ve doğalgaz yatakları bulunan bölge, enerji transferinde önemli bir kavşak olmanın yanı sıra enerji merkezi olarak da etkisini arttırmaktadır.[15] Hazar Bölgesi’nin petrolünün dünyaya dağıtımı, büyük devletlerin kozları paylaşmakta zorlandığı açıktır. Zaten Orta Doğu coğrafyasıyla iç içe olan Doğu Akdeniz de oradaki karmaşıklıklardan payını almaktadır.

Tarihten de öğrendiğimiz üzere devletler ulaşım, ticaret, gelişmişlik, zenginlik neredeyse oraya ulaşmak istemişlerdir. Şimdi de zenginliğin yenilenemeyen enerji kaynaklarında olduğunu fark eden “yeni nesil devletler” bu amaca yönelik politikalarını sürdürmektedirler. Gelişmeler ve yapılan araştırmalar sonucu Akdeniz bu önemini önümüzdeki 50 yıl daha yükselen bir hızla devam ettirecektir.

2.1. PETROL VE ENERJİ UNSURLARI

2008’de varlığı fark edilen petrol ve doğalgaz rezervleri Akdeniz’i hem ekonomik hem de siyasi açıdan yeniden zirve gündem yapmıştır. 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (United States Geological Survey/USGS) tarafından yayımlanan raporuna göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve Filistin-İsrail arasında kalan ve Levant Havzası olarak isimlendirilen Afrodit bölgesinde 3,45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunmaktadır.[16] Nil Delta Havzası’nda yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon metreküp doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz rezervi olduğu tahmin edilmektedir.[17] İlerleyen kısımlarda konumuzun odak noktasını oluşturan Kıbrıs’ta ise 8 milyar varillik petrol rezervi bulunduğu tahmin ediliyor.

Doğu Akdeniz’de dört önemli enerji sahası olan Leviathan, Nil, Afrodit ve Herodot’un tümü de Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında kalan alanlardır. Kıbrıs’ın bu noktadaki önemi, neden paylaşılamadığının ve yıllardır üzerinde neden bir mutabakat sağlanamadığının en açık kanıtlarından biri olabilir.

[18]

Kıbrıs (coğrafi olarak kastedilen) Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i kontrol eden bir noktadadır. Bunun yanında ada, tüm Orta Doğu ülkelerini kontrol altında tutan “sabit bir uçak gemisi”dir. Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün tamamen, Irak ve Mısır ise kısmen bu geminin menzilindedir. Orta Doğu Bölgesi’nin kalbi, İskenderun-Basra-Süveyş üçgenidir.[19]

2.1.1. ROL ALAN AKTÖRLER

1990’da Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Soğuk Savaş dönemi bitmiş, buna bağlı olarak iki kutuplu sistem sona ermiştir. Bundan sonrası ABD’nin yükselerek hegemon gücünü garanti altına alacağı ve Çin, Rusya, Japonya bunun yanında da supra-nasyonel AB’nin oluşturacağı yan güçler yer almaya başlayacaktır.

Savaş yıllarının sona ererek gerçekleşen nüfus artışının yanında, dünya devletlerinin vatandaşları için karşılaması gereken ihtiyaçları hızla arttı. Burada enerji üretim-tüketimi büyük rol oynamaktadır. Son yıllarda ilginin Orta Doğu’ya yönelmesiyle birlikte yaşanan savaş ortamı da Akdeniz’e dahi sınırları olmayan pek çok devleti, bu bölgede hak sahibi yapma hevesine itmiştir.

Ön planda olan aktörleri inceleyebiliriz:

Başta İsrail olmak üzere Suriye, Lübnan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Filistin, Doğu Akdeniz’deki yeni dinamikler için kendilerine aktif olarak yeni roller biçilen ülkeler olarak ortaya çıkmaktadır.[20]

Dıştan bir hakimiyet sürdürme çabasında olan ABD ise bölgede otoritesini AB ile paylaşma yanlısı olmayıp enerji güvenliği politikasını desteklemektedir. Büyük Orta Doğu Projesi ile Doğu Akdeniz’i de içine alan geniş bir coğrafyayı yeniden şekillendirmeye çalışan ABD’nin, Doğu Akdeniz’deki çıkarları hayati çıkarlardır.[21] İsrail ile çıkarlarını paralel yürütme tarafında durmakla birlikte, Türkiye’yi uygun bir müttefik olarak ele almaktadır. Buna rağmen Türkiye’nin stratejik önemi AB için bu kadar da göz önünde değildir.

AB’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarları kendi ihtiyaçlarına göre hizmet etmektedir. Burada Kıbrıs ilişkilerine önem vermeye gayret gösteren AB’nin 2004’te dünyanın sayılı sorunlu yerleri arasında baş sıralarda olan Kıbrıs adasının Güney kesimini çözümsüz şekilde üye kabul etme sebebi buna dayandırılabilir. Ayrıca doğalgaz ekseni etrafında Rusya’ya bağımlılığı azaltma düşüncesi olmakla birlikte, bu faktör ABD için de geçerlidir diyebiliriz. Avrupa’nın karşı kıyısındaki Libya ve Cezayir petrolü son müdahalelerden sonra güvenli bir şekilde Batı’ya aktarılmaktadır.[22]

Görünmeyen başat aktörleri bir kenara bırakırsak, Doğu Akdeniz bölgesinde yer alan ülkelerden önceki yıllarda enerji üretiminde Mısır ve Suriye öne çıkarken onların yerini İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY; Kıbrıs Cumhuriyeti) almaya çalışmaktadır.

İsrail, 2004’ten bu yana kullanmaya başladığı doğalgazı temel enerji kaynağına dönüştürmeyi hedeflemektedir, çünkü tüketim ve çevre açısından diğer kaynaklara oranla daha avantajlıdır.

İsrail ve Filistin devletinin deniz yatakları ve kıta sahanlıkları jeolojik açıdan bitişiktir.[23] Bu sebeple aralarında ortaya çıkan uyuşmazlığa rağmen İsrail kendi başına enerji arama faaliyetlerine girişmiştir. Doğu Akdeniz havzasında keşfedilen ilk enerji sahalarından biri olan Gazze Marine bölgesi Filistin’in enerji ihtiyacını karşılayabilmekle kalmayıp ihraç edilme potansiyelini de artırmaktadır. Gazze Marina bölgesinde sondaj çalışması yapılması, bölgenin sığ yataklara sahip olması sebebiyle diğer deniz yataklarına göre daha kolaydır.[24] 2014’te israil’in Filistin’e düzenlediği saldırının ardına Marine üzerindeki işbirliği ihtimali de minimum düzeye inmiştir.

[25]

[26]

3. KIBRIS ÖRNEĞİYLE BM DENİZ HUKUKU VE AKDENİZ

Devletler 1958 yılından itibaren toplanan deniz hukuku konferansları yolu ile 20’nci yüzyılın ikinci yarısında denizlerde sahip oldukları egemenlik haklarını büyük oranda genişletmiştir.[27] 1982 yılında ise yazılı ve pozitif hukuk kuralları çerçevesinde oluşturulan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi bundan sonrasında devletlerin hangi çerçevede çalışmalar yapacağını belirlemiştir.

Devletlerin yanında uluslararası örgütlerin dahi bu bölgede önemli girişimlerde ve çalışmalarda bulunması bir kenara BM’yi tümünden ayrı bir konumda tutmak gerekir. Bu noktada BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göz atmakta ve kimlere ne gibi haklar verildiğini öğrenmekte fayda vardır. Ardından edindiğimiz bilgileri Kıbrıs ve enerji yatakları üzerine uyarlayacağız.

3.1. BM DENİZ HUKUKU NELERİ KAPSAR?

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, bizim ilgileneceğimiz konularla ilgili olarak karasuları-bitişik bölge kısmında; karasularının sınırından, karasularından zararsız geçişten, kıta sahanlığı ve enerji üzerine araştırmaları yapabilme kapsamından bahseder. Uluslararası seyrüsefere açık boğazlardan tutun da “münhasır ekonomik bölge”ye kadar devletlere tanınan hak ve sınırları detaylı bir şekilde düzenleyen bu sözleşme, enerji konusundan ihlal edilen haklar ve uyuşmazlıkların çözüm sürecinde bir rehber görevi görür.

Bu noktada bazı terimleri açığa kavuşturmamız kolaylık sağlayacaktır. Kara suları, bitişik bölge gibi dar deniz alanlarının dışında, devletlere diğer konularda yetkiler tanıyan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) gibi kavramlar bunlardan başlıcalarıdır.[28] Kıyısı, sınırı olan devletler dışında diğer devletlere de MEB’den dolayı tanınan yetki ve haklar uyuşmazlıkların başlıca kaynağını oluşturur. Sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında da sorun yaşanmaktadır.

3.2. KIBRIS MESELESİNİN ÇÖZÜME KAVUŞAMAMASINDA ENERJİ SORUNSALI

Geriye dönüp baktığımızda tarihsel süreci sıkıntılı ve çalkantılı olan Kıbrıs adasının bu sorunları yaşamasında çeşitli sebepler yatmaktaydı. Ancak günümüze değin bu kriterler arasında değişmeyen birkaç faktörden biri stratejik konumu olmuştur. Dünden bugüne ihtiyaçlar değişirken, devletler gözlerini aynı alandan çekmeseler de yönelimleri farklı boyutlara ulaştı. “Enerji”nin ulaşılabilirliği ve güçlü olmak adına elde bulundurulması gereken bir unsur olduğu fark edildiğinde, Kıbrıs paylaşılamayan bir süreci devam ettirir oldu.

GKRY ile İsrail 25 Şubat 2011’de yürürlüğe giren bir karşılıklı Münhasır Ekonomik Bölge Sınırları anlaşması imzalamışlardır.[29] Bununla birlikte MEB’in tek taraflı olarak ilan edilemeyeceğine dair de bir hüküm bulunmuyor. Bu durumda uluslararası hukukun getirdiği şartlara uygun olara “devlet” statüsü taşıyan KKTC de Türkiye dışından bir destekçi bulamamasına karşın MEB ilan etme hakkına sahip değil mi? İmzalanan anlaşma Türkiye’nin Güney Kıbrıs ile arasını daha da gergin hale getirmiştir.  Zaten 2007 yılından beridir GKRY’nin Noble Energy Şirketi ile anlaşması durumun öncesini de özetler niteliktedir.

Güney Kıbrıs, adanın kuzeyindeki toplumun haklarını görmezden gelerek tüm adayı temsil etmesinin arkasında kendi hür iradesini bulunduramayacak kadar diğer devlere kıyasla sözünün geçmediği bir konumdadır. Nitekim AB, Güney’in yanında yer alarak 2004’te üye olmasını sağlamış, kendi çıkarları doğrultusunda ise adanın güneyi de bundan faydalanmıştır. Sonuçta Kıbrıs’ın ekonomik, politik, kültürel veya sosyal alanlarda AB’ye en ufak bir katkısı olmamasına rağmen, Brüksel bu adayı sorunlarıyla birlikte tam üye yapmaya karar vermiştir.[30] İşte bu noktadan sonra yararları başlayacaktır.

[31]

3.2.1. ADADA İHLAL EDİLEN HAKLAR

2007’de sözü edilen Noble Şirketi ile yapılan anlaşma sonucu TC Dışişleri Bakanlığı’ndan ve KKTC Cumhurbaşkanı tarafından büyük bir tepki ile karşılanmıştır. Yapılan açıklamalarda üzerinde durulan temel hususlar; kurucu halk olan Kıbrıs Türk toplumunun adada bulunan kaynaklardan eşit şekilde yararlanma hakkının olduğu ve Türkiye ile KKTC’nin bölgede bulunan meşru hak ve çıkarlarının korunacağı yönünde birleşiyordu. Sonuçta Güney Kıbrıs 1960 cumhuriyetinin devamını temsil ettiğini iddia ediyorsa, kurucu unsura gerçekten de Kıbrıs Türk toplumu da dahildir.

Müzakere süreçlerinde çözüm yanlısı tutum sergilemekten kaçınan Güney Kıbrıs lideri ve temsilcilerinin refah bölüşümü yapmak istememelerinden kaynaklı olduğu düşünülebilir.

KKTC ve GKRY’nin Kıbrıs Adası’nda ülke sınırları belli iki ayrı devlet oldukları fiili duruma istinaden, KKTC’nin Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Mısır ile deniz yetki alanları sınırlandırmasına esas olan karşılıklı kıyıları bulunmaktadır. Bu durumda aşağıdaki haritada da yer aldığı üzere GKRY’nin ilan ettiği 3 ve 13 numaraları parsellerin tümü ile 2, 9, 10 ve şu anda sondaj faaliyeti icra ettiği 12 numaralı parsellerin bir kısmında KKTC’nin doğrudan hakları bulunduğu görülebilecektir.[32]

[33]

2011’de sondaj faaliyetlerine başlayan GKRY tüm ihlal niteliğindeki çalışmalarına rağmen durdurulmamıştır.

Uluslararası hukuk ilkelerine (Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması maksadıyla uluslararası uygulamada; hakkaniyet, eşit uzaklık, oransallık, coğrafyanın üstünlüğü, kapatmama, özel ve beşeri koşullar ile diğer koşulların (adalar ve diğer coğrafi formasyonlar) değerlendirilmesi gibi genel prensipler kullanılmaktadır) , uluslararası davaların kararlarına uygun[34] olan KKTC’nin müstakil-bağımsız bir devlet oluşundan yola çıkarak haklara sahip olduğu açıktır. Türkiye’nin de adanın güneyinde kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge olmak üzere deniz yetki alanları haklarına[35] sahip bulunduğu net bir durumdur.

Yargı ve hakemlik kararlarını göz önüne aldığımızda “oransallık prensibi”ne dikkat çekmek gerekir. Buna göre, iki devletin kıyı uzunlukları arasındaki oran ile sınırlandırma sonucunda bu ülkelere verilen kıta sahanlıkları ve/veya münhasır ekonomik bölge alanları arasındaki oranın birbirlerine yakın olması gerekir.[36] Ancak; uluslararası hukuka aykırı böylesi bir durumun gerçekleşmesi halinde, Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesi Antalya Körfezi ile sınırlandırılacak ve yaklaşık 41.000 kilometrekare olacak, böylece tahmini asgari 104.000 kilometrekarelik deniz yetki alanı kaybedilmiş olacaktır. Buna rağmen Yunanistan ve GKRY ikilisi uluslararası aktörleri kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilmekte ve çeşitli haritalar yayınlatmaktadır. Bu haritalardan en önemlisi Seville Üniversitesi’nde hazırlanan Türkiye’ye sadece 41.000 kilometrekarelik alanın reva görüldüğü haritadır.[37]

SONUÇ

Doğu Akdeniz’de hareketliliğin başladığı binlerce yıl öncesinden bu yana, Kıbrıs’ı Kıbrıslılardan çok, Doğu Akdeniz’de hâkim olan güçler yönetmiştir.[38] Bugün adada var olan iki toplumun çözüme kavuşturulması yine her iki toplumun da gerek siyasi gerek ekonomik gerek diğer alanlarda eşitlik prensibine dayalı anlaşmalarla uzlaşma yolunda adım atması gerekir. Annan Planı göz önüne alındığında diğer müzakere süreçleriyle birlikte bu ilkelerin göz ardı edildiği nettir. Bunun yanında adada üzerine oynanan enerji politikaları ve alışverişi üzerinde Yunanistan-GKRY-İsrail işbirliği karşısında Türkiye-KKTC  kıta sahanlığının verdiği haklarla durmaktadır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları üzerindeki hak ve menfaatlerine zarar getirecek en kötü senaryo; GKRY ile Yunanistan’ın deniz yetki alanlarının paylaşımına dair bir antlaşmayı imzalamasıdır.[39] Çünkü bugüne kadar tek taraflı MEB ilan eden 32 devlet bulunmaktadır. KKTC’nin de bu hakkı saklıdır.

Liberal görüşe göre şekillenen dünyada enerji konusu üzerinde devletlerin bu bakış açısı arka planda kalmaktadır. Doğasına uygun şekilde olduğunu düşündüğüm her devlet, kendi menfaat ve çıkarlarına göre hareket edebildiği sürece Doğu Akdeniz havzasında yukarıda sözü edilen bu kadar devletin ve başka aktörlerin de rol aldığı enerji konusunda mutabakata varmak zor bir durumdur.

KAYNAKÇA

AKSOY, Merve, Doğu Akdeniz Enerji Rekabeti, İNSAMER, Eylül 2016, s.1-14

ALPTEKİN, Gökhan, Doğu Akdeniz Enerji Keşiflerinden Sonra Akdeniz Uyum Fırsatı ve Bölge Devletlerinin Politikaları (2009-2015), s.8-23

BAYSOY, Emre, Antik Dönem Doğu Akdeniz Jeopolitiği, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, 4/8 (2015), s.14-15

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, UNIC, http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/denizhukuku.pdf , erişim tarihi: 04.06.2018

Büt Dergisi, http://butdergisi.com/akdenizde-deniz-ticareti, erişim tarihi: 02.06.2018

HARRIS, William V., Rethinking The Mediterranean, Oxford Libraries, 2005, s.134-137

PARLAK, Gültekin, Suriye Olaylarının Arka Planı, http://www.gultekinparlak.co.uk/2013/09/01/suriye-olaylarinin-arka-plani/, erişim tarihi:03.06.2018

ŞENSOY, Süleyman, Yeni Akdeniz; Ekonomi, Enerji ve Güvenlik, TASAM, http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/48133/yeni_akdeniz_ekonomi_enerji_ve_guvenlik, erişim tarihi: 02.06.2018

The Mediterranean Sea: Language of History, Cahiers de la Mediterranee, https://journals.openedition.org/cdlm/5134, erişim tarihi: 02.06.2018

World Petroleum Resources Project, Assesment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Levant Basin Province, http://pubs.usgs.gov/fs/2010/3027/, erişim tarihi: 02.06.2018

YAYCI, Cihat, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye, Bilge Strateji, 4/6 (2012), s.2-55

YILDIZ, Dursun, Tarihi Geçmişi Stratejik Önemi ve Su Sorunu Açısından Akdeniz’in Doğuşu, Bizim Kitaplar Yayınevi, (?), 2008, s.25-102

1977 tarihli İngiltere-Fransa Davası, 1983 tarihli Gine-Gine Bissau Davası , 1992 tarihli Kanada-Fransa Saint Pierre & Miquelon Davası, 2009 tarihli Romanya-Ukrayna Davası

Dipnotlar

[1] Maria Helena Trindade Lopes,The Mediterranean Sea: Language of History: “The history of the Mediterranean Sea is the history of communications between the people and cultures from the lands surrounding it.”, Cahiers de la Mediterranee, https://journals.openedition.org/cdlm/5134, erişim tarihi: 02.06.2018

[2] Merve Aksoy, Doğu Akdeniz Enerji Rekabeti, INSAMER, Eylül 2016, s.1

[3] Cihat Yaycı, Doğu Akdeniz’de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye, s.2

[4] Vedat Taşkın, Akdeniz’de Deniz Ticareti, Büt Dergisi, http://butdergisi.com/akdenizde-deniz-ticareti, erişim tarihi: 02.06.2018

[5] Emre Baysoy, Antik Doğu Akdeniz Jeopolitiği, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, 2015, Sayı:8, s.15

[6] Baysoy, a.g.e., s.15

[7] Baysoy, a.g.e., s.19

[8] Yaycı, a.g.e., s.2

[9] Baysoy, a.g.e., s.14

[10] Dursun Yıldız, Akdeniz’in Doğuşu, Bizim Evler Yayınevi, 2008, s.25

[11] Yıldız, a.g.e., s. 27

[12] Yıldız, a.g.e., s.16

[13] Süleyman Şensoy, Yeni Akdeniz; Ekonomi, Enerji ve Güvenlik, TASAM, http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/48133/yeni_akdeniz_ekonomi_enerji_ve_guvenlik, erişim tarihi; 02.06.2018

[14] William V. Harris, Rethinking The Mediterranean, Oxford, 2005, s.134

[15]Aksoy, a.g.e., s.1

[16] World Petroleum Resources Project, Assessment of Undiscovered Oil and Gas Resources of the Levant Basin Province, Eastern Mediterranean, http://pubs.usgs.gov/fs/2010/3027/ , erişim tarihi: 02.06.2018

[17] World Petroleum Resources Project, a.g.e., “The U.S. Geological Survey estimated means of 1.8 billion barrels of recoverable oil, 223 trillion cubic feet of recoverable gas, and 6 billion barrels of natural gas liquids in the Nile Delta Basin Province using a geology-based assessment methodology.”, https://pubs.usgs.gov/fs/2010/3027/ , erişim tarihi: 02.06.2018

[18] Gültekin Parlak, Suriye Olaylarının Arkaplanı, http://www.gultekinparlak.co.uk/2013/09/01/suriye-olaylarinin-arka-plani/, erişim tarihi: 03.02.2018

[19] Yaycı, a.g.e., s.5

[20] Yıldız, a.g.e., s.68

[21] Yıldız, a.g.e., s.98

[22] Gökhan Alptekin, Doğu Akdeniz Enerji Keşiflerinden Sonra Akdeniz Uyum Fırsatı ve Bölge Devletlerinin Politikaları, s.23

[23] Aksoy, a.g.e., s.4

[24] Aksoy, a.g.e., s.5

[25] Parlak, a.g.e.,

[26] Aksoy, a.g.e., s.4

[27] Yaycı, a.g.e., s.14

[28] Aksoy, a.g.e., s.9

[29] Alptekin, a.g.e., s.8

[30] Yıldız, a.g.e., s.102

[31] Aksoy, a.g.e., s.13

[32] Yaycı, a.g.e., s.41

[33] Yaycı, a.g.e., s.41

[34] 1977 tarihli İngiltere-Fransa Davası, 1983 tarihli Gine-Gine Bissau Davası , 1992 tarihli Kanada-Fransa Saint Pierre & Miquelon Davası, 2009 tarihli Romanya-Ukrayna Davası

[35] Yaycı, a.g.e., s.39

[36] Yaycı, a.g.e., s.23

[37] Yaycı, a.g.e., s.24

[38] Yıldız, a.g.e., s.102

[39]Yaycı, a.g.e, s.55

Yazar Hakkında

İlkay Türkeş / TESA Çeviri Birimi Yardımcı Direktörü / Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir