friends sitcom ross

Bir Sitcom, Batı Medeniyetinin Çöküşünü Nasıl Tetiklemiş Olabilir?

Yazar: David Hopkins

Bu saçma dünyada, akıl sağlığımızı muhafaza etmeye çalıştığımız yer…

Eşimle birlikte Netflix’ten izlediğimiz, tek bölümünü bile kaçırmadığımız, popüler bir televizyon dizisi hakkında fikirlerimi belirtmek istiyorum. Hikâye bir aile babasının, bilim insanının, yanlış bir topluluğun içine düşmüş bir dâhinin etrafında dönüyor. Bahsi geçen kişi, egosu yüzünden yavaş yavaş deliliğe ve çaresizliğe sürükleniyor. Art arda gelen aksiliklerin sonucunda bir canavara dönüşüyor. Şu ana kadar bahsettiklerim tabii ki de Friends adındaki bir diziyle ve de dizinin trajik kahramanı Ross Geller hakkında…

Diziyi bir komedi dizisi olarak görebilirsiniz fakat gülme kısmında size katılamam. Friends; dikkatleri, doğuştan yetenekli ve zeki bir adamın kendi aptal yurttaşlarından eziyet gördüğü Amerika’daki anti-entelektüalizme sımsıkı yapışmaya çekiyor. Benim bakış açımdan da baksanız pek fark etmiyor aslında.  Gülme efektlerinin koyduğu sabit bir engel, tepkilerimizin ve diziye gösterdiğimiz reaksiyonların gereksiz olduğunu hatırlatıyor bizlere.

Dizinin jeneriği önsezilerle donanmış: Yaşamın özü itibariyle aldatıcı, kariyer uğraşlarının gülünesi olduğunu, fakirliğin çok da uzakta olmadığını ve evet, son olarak aşk hayatınızın yolda hayatını kaybeden biri olduğunu söylüyor. Her şeye rağmen aptallardan oluşan bir arkadaş grubuna sahip olacaksınız. Her zaman yanınızda olacaklar.

Daha iyi hissetmiyor muyum?

Galiba konuyu, anlamayanlar için biraz açmam gerekiyor. 1990’lı yılları, 2000’li yılların başlarını hatırlıyorsanız ve de bir televizyon setinin yanında yaşadıysanız Friends’i de hatırlarsınız. Friends, Perşembe gecelerinin en fazla tutulan, “mutlaka izlenmesi gereken” televizyon dizisiydi. Bir kast ajansının o zamana kadar bir araya getirdiği en sempatik kadrosuna sahipti: Hepsi genç, orta sınıftan, beyaz ırktan, heteroseksüel, alımlı, ahlaken ve politik bakımdan uysal kişilerdi. Kolayca hazmedilebilecek kişiliğe sahiplerdi. Joey mankafa, Chandler alaycı, Monica obsesif-kompulsif, Phoebe hippidir. Rachell ise, ne desem bilemedim. Rachell alışveriş yapmayı sever. Bir de Ross var. Ross entelektüel ve de romantik.

Nihayetinde Friends seyircileri kendilerini (yaklaşık 52,5 milyon insan) Ross karakterine bağlamışlardı. Dizide yer alan karakterlerse onunla en başından beri zıt kutuptaydılar. (Joey’in Ross için söylediği “Adam bana merhaba deyince kendimi öldüresim geliyor.” sözün geçtiği 1. bölümü ele alırsak) Öyle ki, ne zaman Ross ilgilendiği şeylerin, çalışmalarının ve fikirlerinin hakkında bir şey söylese, konuşmasının ortasında “arkadaşlarından biri” sızlanıyordu. Ross’un ne kadar sıkıcı biri ve zeki olmanın ne kadar aptalca bir şey olduğunu ve kimsenin bunu umursamadığını söylüyordu. Ardından da gülme efekti kullanılıyordu. Bu komikliklere 10 sezonun neredeyse her bir bölümünde yer veriliyordu. Ross’un delirmesini anormal karşılayabilir misiniz?

Bir Yunan trajedisinde olduğu gibi, karakterimiz kaçınılmaz bir kehanetin içindeydi. Dizinin yapımcıları, tanrıların koydukları kesin kurallara benzer bir şekilde Ross’un eninde sonunda, alışverişle ilgilenen Rachell ile bir araya gelmesini kararlaştırmıştı. Dürüst olmak gerekirse Ross, daha iyisini de yapabilirdi.

Ross’a neden bu kadar çok sempati duyuluyor?

Dizi 2004 yılında final yaptı. Facebook’un kurulduğu, George W. Bush’un ikinci kez seçildiği, American Idol’un Birleşik Devletler genelinde birincilik koltuğunu sekiz yıl boyunca elinde tuttuğu zamanların başlamasıyla realite TV’nin popüler kültürde baskın olduğu, Paris Hilton’un kendi “yaşam tarzını” oluşturduğu ve otobiyografi yazdığı yıl… Joey Tribbiani karakteri için ayrı bir televizyon dizisinin yayınladığı sene…  2004, ümitsizliğe düşüp aptallığı bir değer olarak saydığımız yıldı. Mesela Green Day’ın; American Idiot adındaki şarkısı (Amerikalı Aptal) 2004 yılında piyasaya çıktı ve En iyi Rock Albümü Grammy Ödülü’nü aldı. Bundan daha oturaklısı yok, bulamazsınız. Ross’un dışlanması, birçok Amerikalının her halükârda haklı çıkan insanların (rasyonel kararlar alanların) cümlelerini yarıda kestiği anı belirtiyordu.

Yani, bence Friends batı medeniyetinin çöküşünü tetikledi. Deli olduğumu düşünebilirsiniz. Ross’tan bir alıntı yapalım hatta: “Dur, yoksa, yoksa delirdim mi? Acaba kendimi mi kaybediyorum?” Friends ’in ilk bölümünde çalan şarkının R.E.M. grubuna ait “It’s the End Of the World as We Know It (Bildiğimiz Dünyanın Sonu)” olduğunu biliyor muydunuz?  Gelecekle ilgili, çoğunluk tarafından fark edilmeyen bir çeşit mesaj içeren keyifli bir şarkı.

2004 yılında öğretmendim. Okulumuzun satranç kulübüne liderlik ediyordum. Öğrencilerime yapılan zorbalıkları, sataşmaları gördüm. Elimden gelenin en iyisiyle onları korumaya çalıştım fakat tabi ki her yerde de olamazdım. Öğrencilerim zekiydiler, koca birer inektiler ve düşmanlarla dolu bir alanın içindeydiler.

Dersime girmeyen diğer öğrenciler kapımın dışında bekleyip, her gün öğle yemeği vaktinde odamda buluşan satranç kulübü üyelerine pusu kuruyorlardı. Görev sürem boyunca zorbaların katili, ineklerinse koruyucusu olarak ünlenmiştim. Şunu diyorum: Zorbalar kaba olabilirler fakat Bay Hopkins’in daha kötü olduğunu da bilirler.

Entelektüeller her zaman zulme uğramış, dolaplarına kitlenmiş olabilirler. Ayrıca içimden gelen bir ses, en berbat dönemde olduğumuzu söylüyor: Gerçek tartışmaların ve politik söylevlerin yerini sosyal medya etkileşimlerine bıraktığı, politikacıların beraber vakit geçirmeye değer olup olmadığına göre tartıldığı, bilimsel fikir birliğinin kabul görmediği, bilimsel bir araştırmanın finansal destek almadığı, gazeteciliğin ünlülerin sırlarıyla boğulduğu bir dönemde…

Kim Kardashian’ı CNN’nin internet sayfasında en üstlerde görüyorum ve korkuyorum bundan.

Belki de bütün bunlar zararı olmayan birer eğlence kaynaklarıdır. Tıpkı gülme efekti gibi. Fakat ben, kültürümüz bünyesinde entelektüel merakı uyandırmak için yeterince bir şey yapmadığımız için biraz endişeliyim.

Şanslıyız ki bu duruma karşı bir direnç oluşuyor. Cesur insanlar, cümleye “Bunu biliyor muydunuz?” diyerek başlamaktan korkmayan insanların oluşturduğu bir direnç. İşte bu insanlar dünyanın Ross’ları. Onları satranç kulübümde de görmüştüm. Onları şehrimizin içinde görüyorum, sanat müzelerinde gizleniyorlar, eski kitapların satıldığı dükkânlara çöküyorlar, halka açık kütüphanelerde ve kahvehanelerde birbirleriyle bakışmalar içerisine giriyorlar, okullarımıza, halk eğitim merkezlerimize ve üniversitelerimize sızıyorlar.

Tabi Ross için yapılacak herhangi bir şey yok. Delirdi ve sinir bozucu birisi oldu.

E o zaman bu aptal dünyada akıl sağlığımızı nasıl muhafaza edeceğiz? Birkaç fikir hazırlayıp buraya yazamasaydım iyi bir öğretmen olamazdım zaten.

Kural 1: Bir tane de olsa kitap okuyun

Modern kültürün anlamsız gırgırlarından kendinizi uzaklaştırdığınızda, bir romanın içine gömüldüğünüzde özel bir şey başınıza gelir. Kendinizi yeni fikirlere, deneyimlere ve bakış açılarına açarsınız. Farkındalığın ve sabrın içinde geçen bir deney gibi. New York’ta The New School for Social Research adındaki bir okulda edebiyat yazılarını okumanın empatiyi güçlendirdiğini kanıtlamış. Bence de öyle. Okumaz sizi biraz daha az ahmak yapıyor. Bu yüzden de sık sık okumaya çalışın. Ağır kitaplar okuyun. Çok tartışılan kitapları okuyun. Sizi ağlatacak bir kitap okuyun. Eğlenceli bir şeyler okuyun. Ama okuyun.

Kural 2: Bir şeyler Öğrenin

Beyniniz birçok şeyi kapsayabilecek bir kapasiteye sahiptir. Yeni bir şeyler öğrenin. Bu yolda ilerlemeye en büyük engel bir şeyin çözülemeyecek kadar karmaşık olduğuna inanmaktır. Fakirlik kalıcı bir şeydir. Irkçılık her zaman var olacaktır. İsrail-Filistin tartışmaları anlaması çok güç olan şeylerden biridir. Kamu eğitim sistemi yerle bir olmuştur. Kendinizi eğitin, eğitin ki bir iletişimde yer alabilin. Bilimsel şeyler öğrenin, matematiksel şeyler öğrenin. Felsefeye açılın. Paleontoloji çalışın. Yeni bir dil öğrenmeye çalışım. İlla “O dilde akıcı konuşacağım” gibi bir hedef belirlemeyin, sadece kafanıza birkaç kelime daha sokun. Eğitsel bir ortam akışı dinleyin. Harvard, Yale, Columbia ve Stanford gibi üniversitelerden bazı profesörler çevrimiçi ortamlarda ücretsiz olarak ders veriyorlar. Neleri öğrenebileceğinizi bir düşünün. Öğretmenlik hayatımdaki en büyük zorluklardan birisi de öğrencilerimi birilerinin onlara “aptal” dedikleri andan itibaren zekileştikleri konusunda ikna etmek olmuştur.

Kural 3: Bir sürü gereksiz şey almayı bırakın.

Konuyla alakası olmayabilir ama ben tüketici kültürüyle aptal kültürünün birbirleriyle bağlantılı olduğuna inanıyorum. Hayatınızı basitleştirin. Aptallık kültürel manzaramıza hükmediyor. Çünkü Nike marka tenis ayakkabıları ve Big Mac’leri daha fazla beğeniliyor. Evlerimize neler getirdiğimizi düzgünce bir gözden geçirirsek, gereksiz dürtüler tarafından daha az manipüle edileceğiz.

Ve son olarak: İnekleri koruyun.

Seattle’daki bir bilgisayar programcısı, dünyada yer alan fakirliği, açlığı ve sağlık problemlerini Bill & Melinda Gates Vakfı aracılığıyla çözebilmek için Amerika’daki diğer tüm insanlardan daha fazla çalışıyor. İnekler, aşı tedavileri bulurlar. İnekler, köprüler ve yollar inşa ederler. Tiksindirici derecede zeki olan bu insanlara ihtiyacımız var çünkü dünyayı daha güzel bir yer haline getirirler. Söyledikleri her kelimede gözlerini deviren bir toplum olmadan onları sindiremeyiz. Ross’un daha iyi arkadaşlara ihtiyacı var.

Kaynakça: gen.medium.com