AYDINLANMA DÖNEMİNDE SANAT-RESİM

Öncelikle ‘Aydınlanma Çağında Resim’ olan başlığımı, sadece Aydınlanma Çağı çerçevesinde irdelediğim takdirde eksik kalacağını düşündüğüm için ‘Rönesans ve Aydınlanma Çağında Resim’ olarak genişlettiğimi söyleyerek yazıma devam etmek istiyorum. Keyifli okumalar…

Sanat tarihinde rastladığımız sanat akımlarının hepsinin ortaya çıkışında sosyal gelişmeler, bilimsel öğeler, dönemin yönetim şekilleri, toplumsal hareketler ve bunlar gibi birçok öğe etkili olmuştur. Tüm bu akımlar, aslında kendisinden önceki akıma bir tepkidir. Mesela rönesans döneminde sadelik, denge ve ölçüler önemliydi. Her şey matematiksel kurallarla aktarılıyordu. Daha sonra bu kuralcılığa karşı tepki olarak yeni bir dünya görüşüyle birlikte barok akımı doğdu. Barok ile beraber resimde hareketlilik ve derinlik ortaya çıktı ve rönesans resmindeki simetri bozulmuş oldu. Ya da realizmden önce ki eserlere baktığımızda konuların ve şekillerin en gösterişli halleriyle yansıtıldığını görüyoruz. Buna karşın gerçekçiliği yansıtmak için ise realizm ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde sanayileşmenin yaygınlaşması ve kent yaşamının etkisiyle kendisini doğaya atan ressamların güneş ışığının renkler üzerindeki etkisini fark etmesiyle empresyonizm ortaya çıktı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın etkisinde kalan ressamların maruz kaldıkları dehşet dolu görüntüleri düşler dünyasına sığdırmasıyla ise sürrealizm ortaya çıkmış oldu. Şimdi Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nda resmin evrilişini ve resmi etkisi altına alan sanat akımlarının ortaya çıkış hikayelerini inceleyelim.

Sanat ve sanatçı kavramı 1700’lü yılların sonlarına dek pek bir şey ifade etmiyordu. O dönemlerde özellikle resim ve heykel başta olmak üzere plastik sanatlar kilisenin egemenliği altındaydı. Eserler kilisenin istekleri doğrultusunda yapılıyordu. Sanatçılar; ahşap ustaları, eczacılar gibi meslek kollarıyla aynı localarda yer alıyordu. Larry Shiner’in Sanatın İcadı kitabında da bahsettiği gibi Da Vinci, eserlerinde hangi renklerin ağırlıkta olacağına ve hangi figürleri kullanacağına kilisenin gönderdiği belgelere dayanarak karar verip resimlerini yapıyormuş. Yani sanatçılar tamamen kilisenin istekleri doğrultusunda resimler yapıyordu.

‘Yeniden doğuş’ düşüncesi olan Rönesans, İtalya’da, Floransa’da başladı. Hümanizm ruhunun yükselişine ve Klasik Yunan ve Roma geçmişinin yeni bir gözle ele alınmasına tanıklık etti. Rönesans’a ‘Antik Yunan ve Roma sanatının yeniden doğuşu’ da diyebiliriz. Bu dönemde uygulanan kurallar resim sanatının temelini oluşturdu. Bu dönemle birlikte eskiden hünerli zanaatkarlar olarak görülen sanatçılar ilk defa yeteneklerinden dolayı övüldüler ve üstün bireyler konumunda görüldüler. Her ne kadar kilise etkisini sürdürmeye devam etse de rönesans, ressamların sosyal ve kültürel pozisyonunda birçok önemli değişime yol açtı. Yine de kilise hala resmin büyük hamisi konumundaydı. Sadece seküler ilginin artması, klasik antikiteden (Eski Yunan ve Roma sanatı) esinlenilmiş sahnelerin resmedilmesini isteyen zengin aristokratların sayıca artmasıyla sonuçlandı. Bazı ressamlar ait oldukları zanaat örgütlerinden ayrılarak yeni gruplar kurmaya başladılar. Bu hareket, ilerleyen dönemlerde eskisiyle kıyaslanamayacak bir sanatçı imajının ortaya çıkmasını sağladı. Öyle ki ressamların eğitimi matematiksel perspektif, geometri, optik, anatomi gibi disiplinler içeriyordu. Rönesans’ta ortaya çıkan büyük gelişmelerden biri de günümüzde imge teknolojileri dediğimiz gerçekçi tasvir olgusunun resme vurgulanması oldu. Üç boyutluluk, ışık, gölge ve ilüzyonvari boşluk betimleri yeni geliştirilmiş olan çizgisel perspektifle mümkün kılındı. Rönesans ressamları insan anatomisi, doğa ve perspektif kurallarını oldukça ayrıntılı bir şekilde çalıştı. Figürler artık gerçek bir ağırlık ve yer duygusuyla çizilmeye başlandı. İtalya’da başlayıp tüm Avrupa’ya yayılan ve ‘klasisizm’ olarak da bilinen Rönesans, her ülkede bazı farklılıklar gösteriyordu. Mesela resimde konular genellikle din ve mitolojiden seçiliyordu, günlük konulara pek yer verilmiyordu. Ama bazı Avrupalı ressamlar bu konuların dışına çıkıp günlük hayatı da resmetti.

Rönesansın görsel sanatçıları kendilerini şairlerle eş düzeyde tutuyorlardı. Onların bu görüşleri belirli derecede destekçi de bulmuştu. Resim ve şiir “kardeş sanatlar” olarak görülmüştü. Hatta bazen resme “sessiz şiir” yakıştırılması bile yapılıyordu. Bugünkü sanatçı algımız da tam olarak böyle bir dönemde doğmaya başlamıştır.

15. yüzyılda karşımıza çıkan ‘Klasik Rönesans’ diye bildiğimiz akımın Floransa’daki  öncü sanatçıları Masaccio, Filippo Brunelleschi,  Donatello ve Sandro Botticelli’dir. İtalya’nın diğer şehirlerinde ise Piero della Francesca ve Andrea Mantegna bu akıma öncülük etmiştir.

Sandro Botticelli, Venüs’ün Doğuşu, 1486

16. yüzyılın başlarında karşımıza çıkan Yüksek Rönesans’ın ise Floransa’da öncüleri Leonardo da Vinci, Raphael Sanzio ve Michelangelo Buonarotti; Venedik’te Titian, Paolo Veronese ve Tintoretto; Almanya’da ise Albrecht Dürer’dir.

Leonardo da Vinci, Mona Lisa, 1506
Albrecht Dürer, Adem ve Havva, 15
Michelangelo,  Adem’in Yaratılışı, 1507

Duruş ve figürde abartıyı benimseyen Manyerizm ise Yüksek Rönesans’ın son aşamasıdır.

Manyerizm, ilk kez İtalya’da ortaya çıkan ve 1520-1600’lü yıllar arasında etkisini gösteren bir akımdı. Bu terim ‘zarif stil’ olarak da tanımlanabilir. Manyerist bir ressam olan Vasari, bir resmin kusursuz olabilmesi için zarafetin, sanat tekniğinde ustalığın ve yaratıcılığın gerekli olduğunu söylüyordu. Bir resmin gerçek yaşama uygunluğu artık o kadar da önemli değildi. Sanatçılar bir kompozisyon yaratmakla ve bir duyguyu ifade etmekle ilgileniyorlardı. Manyerist sanatçılar herkes için değil, belirli bir varlıklı kesim için sanat yapıyorlardı. Bu entelektüel eğilim ressamların yeni statüsünün doğal bir sonucuydu. Eskiden zanaatkar olarak görülen ressamlar artık şairlerin, bilginlerin ve hümanistlerin yanında yerlerini alıyorlardı.

Bir manyerizm dehası olan El Greco, kendisinden tam 300 yıl sonra ortaya çıkacak olan dışavurumculuğun temellerini o dönemde atmıştır diyebiliriz. Yunan sanatçının eserlerinde kollar ve bacaklar tanrıya ulaşma gayreti ile uzamıştır. El Greco, Rönesans ve Bizans sanat eğitimi almıştı. Yani isteseydi oldukça gerçekçi eserler üretebilirdi. Ama sanatçı burada gerçeği yansıtmak istemedi, o daha ruhani bir şeylerin peşindeydi.

El Greco, Beşinci Mührün Açılışı, 1614

Manyerizmin niteliği hâlâ tartışılan bir konudur. Bazıları Manyerizmin Rönesans klasisizmine bir tepki olduğunu söylerken, bazıları da onun Rönesans klasisizminin mantıksal bir uzanımı olduğunu söylüyor. Bu akım, Yüksek Rönesans ile onu izleyen barok sanatı arasında bir köprü olmuştur da diyebiliriz.

Portekizce ‘Barucca’ kelimesinden adını aldığı düşünülen barok sanatı, Rönesans boyunca egemen form olan formülsel manyerist tarza bir tepkiydi. Barucca, Portekizce’de garip biçimli ve eğri büğrü incilere verilen isimdi.

Barok tarz, karmaşık manyerist tarzdan daha gerçekçi ve duygusaldı. Sanatçılar, ışığı temel almış ve ona yeni bir anlayış getirmişlerdi. Barok öncesi akımlarda ışığın nereden geldiği pek belli değildir, ışık form vermek için kullanılırdı. Ama barok, resimde ışığı tek noktadan gelen güçlü bir kaynak olarak kullandı. Yeni barok tarz mutlakçı monarşilerin gelişimini yansıtan dinamik bir sanattır ve gücü yansıtmaya uygundur. Barok, bu nedenle, “mutlakiyetin tarzı” olarak da bilinir. Bu tarzda ressamlar devinim ve çeşitlilik peşindedir. Rönesans’taki denge kavramına ve matematiksel bir sanata tepki olarak barokta hareketlilik esastır. Bunu gölge ışık oyunlarıyla, dairesel kompozisyonlarla sağlarlar. Rönesansta merkezi bir kompozisyon vardır, her şey matematiksel bir düzen ve sıkı kurallar içinde yapılır. Sadelik, denge ve ölçü önemlidir.  Barokla birlikte ise resimde yeni bir mekan görüntüsü yakalanır.

Barok, Katolik ve Protestanlık arasında dinsel çatışmayla birebir ilişkiliydi. O dönemlerde sanatın en önemli hâmisi durumundaki Katolik Kilisesi geleneğe ve ruhaniyete dönüş olarak görülen barok sanatını destekledi. Ama zaman geçtikçe barok tarz Protestan ülkelere de yayıldı. Akımın önemli temsilcileri ise Bernini, Rubens, Caravaggio, Rembrandt ve Vermeer’dir.

Jan Vermeer, Mutfak Hizmetçisi, 1658
Jan Vermeer, İnci Küpeli Kız, 1665

 

Michelangelo Merisi da Caravaggio, Hilebazlar, 1595

Barok sanat, sonunda daha gösterişli ve süslü bir hale büründü ve yerini rokoko ve neo-klasisizme bıraktı.

Barok dönemi dediğimiz 1600’lü yıllarda gemi teknolojileri daha da gelişmiş ve ticaret gemileri daha uzak yerlere gidebilmişti. Bu gelişmelerin sonunda ise burjuva sınıfı dediğimiz sınıf ortaya çıkmıştı. Bu dönemin burjuvaları ise görkemli evler, duvara asmak için kendi resimlerini ve şatafatı istiyorlardı. Ayrıca sanatçılar artık arka fon olarak doğayı kullanıyorlardı. Rokoko’da ise doğa ana tema olmaya başladı.  Artık kilisenin yanı sıra burjuvalar da sanat alıcısı statüsü kazanmıştı. Burjuva sınıfı ise duvarlarına sadece İsa resmi asmak istemiyordu.

18. yüzyılın başlarında Fransa’da bir sanat hareketi olarak ortaya çıkan rokoko, Aydınlanma Çağı sırasında barok döneminin bir uzantısı olarak doğmuştu. Bu tarz, Avrupa üst sınıflarının hazcılığını sembolize ediyordu. Aristokrasi içerisindeki flört ve melankolik aşk temalarını işleyen bu akım, akıldan ziyade duygulara hitap ediyor ve derinlikten çok güzelliği önplanda tutuyordu.

Rokoko, barok sanatın hem zirvesi hem de çöküşü olarak görülür. Barok tarzda yaratılan ağır yapıtlardan sonra  Aydınlanma ile beraber sanatçılar artık bir değişime hazırdı. Böylece ağırbaşlı ve azametli tarza bir tepki olarak rokoko doğdu.

Rokoko akımı, yapay bir dünyayı resmetmişti. Genellikle aristokrasinin sanatıydı  ve aristokrasinin duyumsal ve düşkün yaşam tarzlarını vurgulamıştı. Bu romantik sahneler, gösterişli bir şekilde giyinmiş kadınları ve erkekleri flört ederken, piknik yaparken ve cafcaflı kır partilerinde müzik çalarken resmederdi. Arka plandaki sahne genellikle güzel ağaçlar ve güllerle dolu huzur verici bir doğal ortamdı.

Rokoko tarzının önde gelen temsilcileri; Pompeo Batoni, Bernardo Bellotto, Francois Boucher, Canaletto’dur.

Jean-Honore Fragonard, Salıncak, 1767

Rokoko sanatı, daha sonra yerini daha ciddi bir tarz olan neo-klasisizme bıraktı. Eleştirmenler rokokoyu “tatsız, hafifmeşrep ve yozlaşmış bir toplumun simgesi” olarak kınadılar.

Sanatta aşırı dekoratif öğelere kaçılması ve aşırılığa kayılmasınıdan sıkılan bazı sanatçıların tepkisi olarak neo-klasisizm doğdu.  Bu sanatçılar geçmişin klasik dünyasına özlem duyuyorlardı. Fakat hala antik dünyanın özlenen ruhuna ulaşılamamıştı.

Neo-klasisizm, her ne kadar Batı Avrupa’da yayılsa da, Fransa ve İngiltere bu tarzı sanatta en çok kullanan iki ülke oldu ve klasik unsurları milliyetçilik, cesaret ve kendini feda etme gibi fikirleri ifade etmede kullandı. Bu akımı, 1789 Fransız İhtilali etkisi altına almıştı. O dönemde toplum tabakalara ayrılmıştı; Kraliyet ailesi, Ruhban sınıfı, Burjuva sınıfı ve alt tabaka. Bu durumun artık son bulması gerekiyordu. Milliyetçilik fikri için ve üst tabakalara karşı verilen savaşlarda çok fazla kan dökülmüştü. Neo-klasisizmin zirvesini oluşturan Jack Louis David, böyle bir ortamda Roma estetiğini kendi çağına uyarladı ve siyasi mesajları olan yepyeni bir anlayış geliştirdi. Bu akımın öncüleri ise Jacques-Louis David ve Jean Auguste Dominique Ingres’dir.

Jacques-Louis David, Sabin Kadınlarının Araya Girişi, 1799

 

Jacques-Louis David, Sokrates’in Ölümü,1787

Fransa’nın önde gelen neo-klasik ressamı Jacques Louis David üzerinde ayrıca durmak istiyorum.

“Sanatçı,  Sokrates’in Ölümü adlı tablosunda ünlü Yunanlı düşünürü hapishanede takipçileri tarafından çevrelenmiş olarak resmetmiştir. Sokrates, tabloda baldıran zehrini içmek üzeredir. Çünkü düşünür inançları yüzünden haksız yere ölüme mahküm edilmiştir. 1787 yılında, yani Fransız İhtilali’nden iki yıl önce, her Fransız “Sokrates’in Ölümü”nün cesaret ve hakikat uğruna kendini feda etme konusunda ahlaki bir ders olduğunu muhtemelen anlıyordu. David’in bu tablosu, onu görenleri sonuçları ne olursa olsun inançları uğruda dik durmaya cesaretlendiriyordu. David bu konuyu resmederek açık bir şekilde, Hıristiyan kilisesinin hurafelerinden bağımsız olarak insan aklının gerçek ahlak ve doğru yaşam yolunu göstereceğine inanan Aydınlanma düşünürleriyle aynı safta yer alıyordu. Sokrates gibi erdemli bir pagan, herhangi bir Hıristiyan azize rakip bir şekilde hak ve adalet uğruna şehit olmaya örnek oluşturabilirdi. David yalnızca Yunan tarihinden ciddi bir konu seçmekle kalmadı, öyküyü sıkı bir klasik uslüpla resmetti. Figürleri ünlü klasik heykellere benzer bir şekilde resmetti ve onları tuval üzerine tıpkı bir klasik rölyefte olduğu gibi yerleştirdi. Mimari arka plan sadedir. Karakterin dramatik görünüşünü belirgin kılmak için, Caravaggio’nun tenebrizminden yararlanmıştır. Ayrıntılarla işlenmiş figürlerin üzerine güçlü bir ışık verirken, resmin geri kalanını karanlıkta bırakarak dramanın etkisini artırmıştır.

David, ciddi bir moral ikonografisi olan neo-klasik tarzını devrimden önce oluşturmuştu. Sonra Fransız İhtilali’nin önde gelen ressamı oldu. Fransa’daki sanat müessesesini yeniden organize etti, devrim için yeni halk festivalleri düzenledi ve yönetti. Ve kahramanlarının resmini yaptı.”

    Batı Avrupa’da 18. yüzyılın ikinci yarısında Sanayi Devrimi’ne tepki olarak ortaya çıkan karmaşık bir sanatsal, yazınsal ve entellektüel hareket olan romantizme baktığımızda ise Aydınlanma Çağı’nın aristokratik toplumsal ve siyasal normlarına karşı bir başkaldırı ve doğanın bilimsel rasyonelleştirilmesine karşı bir tepki olduğunu görüyoruz. Bu akım bir yandan nüfus artışı, şehirlerin büyümesi ve sanayileşmeden kaçarken, bir yandan da egzotik, bilinmedik ve uzak olanı kucaklamıştı. Her ne kadar hareketin kökleri, sezgi ve duyguyu Aydınlanma rasyonalizmine yeğleyen Alman Sturm und Drang (Fırtına ve Coşku) hareketine uzansa da, Fransız Devrimi’nin ideolojileri ve bu devrim sürecinde yaşanan hadiseler hem Romantizmin hem de karşı-Aydınlanma’nın ortaya çıktığı arkaplanı oluşturmuştu. Romantizm, topluma öncülük edecek olan cesur sanatçıların başarılarını yüceltti. Eleştirel otorite olarak bireysel imgelemi meşrulaştırdı ve bu da sanattaki klasik form anlayışlarından kurtulmayı sağladı. Bu akımda esin kaynağı kişinin kendisiydi. Desen önemini kaybetti ve renk ön plana çıktı. Romantizmin öncüleri ise J.M.W. Turner, Caspar David Friedrich, John Constable ve William Blake’dir.

William Turner, Kar Fırtınası, 1842

 

Caspar David Friedrich, Sis Denizi Üzerindeki Gezgin, 1818

 

Kaynakça:

Shiner, L. (2004), Sanatın İcadı: Bir Kültür Tarihi (Ayrıntı Yayınları)

Outram, D. (2007), Aydınlanma (Dost Yayınları)

Soğancı, İ. Ö. (2014), Sanat Felsefesi (Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümü Ders Notları)

Rabelais, (2009), Gargantua (Tütkiye İş Bankası- Kültür Yayınları)

Voltaire, (2014), Candide (Arya Yayınları)

“SanatAkımları”,http://www.solakkedi.com/sanat%20akimlari/sanatakimlari.html

“SanatAkımlar”, http://www.on5yirmi5.com/haber/yasam/toplum/153029/sanat-akimlari-nelerdir.html

“Resmin Tarihi”, http://www.resimhocasi.com/sanatakimlari.html

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial