AB ve TC GÜMRÜK BİRLİĞİ

Hangi alt disiplininde olursa olsun sosyal bilimcilerin, ister yanlısı ister muhalifi; en çok duydukları ve de zikrettikleri kavram küreselleşmedir. İnceleme alanımızdaki pek çok olgunun sebebi, sonucu, ilişkilisi. Bu yazının konusu olan AB- Türkiye Gümrük Birliğini de yine alt yapıya onu koyarak ele almak durumundayız. Başta iktisadi manasında olmak üzere politik ve kültürel olarak da küreselleşen dünya sistemleri ülkeleri çeşitli biçimlerde entegre olmaya sürüklemektedir, tabi Türkiye’mizi de. Bu Türkiye’yi Batı ile entegre olmaya iten ana dışsal dinamik. Tabi asırlardır gündemimizde olan içsel dinamiğimiz, modernleşme ile eş tuttuğumuz Batılılaşma arzusu. Ana eksene bu iki dinamiği koymak suretiyle AB’ye tam üyelik yolunda verdiğimiz mücadeleyi açıklamak mümkündür, tabi yeri geldiğinde derinleştirerek. AB ile kurduğumuz Gümrük Birliği de bu mücadelenin önemli bir ayağı.

Ortaylı’nın 2008 de basılan eserinin önsözünde ifade ettiği gerçek hala geçerlidir:”AB ye girmek bütün partilerin üzerinde uzlaştıkları kalıcı bir politikadır ve siyasi hayatımızda AB karşıtlığı kuvvetle telaffuz edilememektedir.”(Avrupa ve Biz) Dolayısıyla son dönemde yaşanan tıkanmalara rağmen AB süreci hala en temel meselelerimizden biridir. Bu önemli meselenin en önemli ayak taşlarından biri de hiç şüphesiz 1996 yılıyla uygulamaya konulan AB-TC Gümrük Birliğidir. Üstelik; ABD ile AB arasında kurulacak olan Transatlantik Ticaret Antlaşmasının Gümrük Birliği dolayısıyla Türkiye’nin de ekonomik çıkarlarını etkileyecek olması ve Gümrük Birliğine yönelik AB ve Türkiye tarafından sunulan derinleştirilme-revize çalışmaları neticesinde süreç yeniden ele alınmayı hak ediyor. Bu açıdan AB-TC arasında kurulan Gümrük Birliğinin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri incelenecek, meselenin daha iyi anlaşılabilmesi adına kısa bir teorik çerçeve ve tarihsel süreç sunulacaktır. Ayrıca Gümrük Birliği sonuçları itibariyle yalnızca ekonomik değil, politik ve de kültürel manalar da ifade ettiğinden oldukça tartışma götürür bir meseledir. Bu nedenledir ki taraftar bulduğu ölçüde muhaliflerini de doğurmuştur. Dolayısıyla G.B üzerinden dönen ancak çalışmada yer almayan politik tartışmalar da dikkat çekicidir.

Son olarak bu çalışma,  özgün ekonometrik modellemeler kurularak ve bilimsel araştırma programları uygulanarak meseleye derinlemesine inebilecek yetkinlikte bir ürün olmayıp, yalnızca derleme çalışmasından ibarettir. Çalışmanın, Gümrük Birliğinden doğan ilişkilerin gerek taraftarları gerekse de muhalifleri açısından önemini hatırlatmak adına iddiasız bir çaba olarak değerlendirilmesi daha faydalı olacaktır.

GÜMRÜK BİRLİKLERİ ÜZERİNE TEORİK ÇERÇEVE

Çalışmanın muhataplarının yalnızca iktisatçılar olmayacağını umduğumdan, AB-TC Gümrük Birliğinin daha iyi kavranabilmesi adına, gümrük birlikleri üzerine özet mahiyette bir teorik çerçeve hazırlamayı gerekli buluyorum.

Küreselleşme kavramı her ne kadar 80’lerden sonra popüler olmuşsa da onun iktisadi ayaklarından biri olan ticaretin küreselleştirilmesi yani  uluslar arası ticaretin önündeki  engellerin kaldırılarak liberalleştirilmesi çabaları II. Dünya Savaşı sonrasına kadar uzanır.(Seyidoğlu,2003,190) Bu çabaları yürütme görevini başlangıçta GATT sonrasında ise ondan daha geniş kapsamlı olarak Dünya Ticaret Örgütü üslenmiştir. Ancak ticaretin küresel olarak serbestleştirilmesinin  zorlukları ve küresel rekabet, ülkeleri bölgesel olarak örgütlenerek ticari serbestleşmeye itmiştir. Çeşitli biçimleri olan bölgesel entegrasyonun DTÖ’nün de izniyle en sık görülen modelleri serbest ticaret bölgeleri ile gümrük birlikleridir. Dünya ticaretinin küresel ve bölgesel olarak serbestleştirilmesine yönelik organizasyonların nicelik ve nitelikleri, ve üyelerinin sayısı düşünüldüğünde çağımız bir iktisadi entegrasyon çağıdır.

Merceğimizi gümrük birliklerinin teorik gelişimine indirdiğimizde, ilk olarak Jacob Viner’in 50’li yıllardaki çalışmaları kapıyı aralamıştır. Viner’e göre şu üç koşulun sağlanması ile gümrük birlikleri kurulur:üyeler arasındaki mal ticaretinin önündeki tarife ve benzeri engeller kaldırılmalı, GB dışındaki ülkelerden ithalata karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanmalı ve dışarıdaki ülkelerden yapılan ithalatın gümrük gelirleri tek elde toplanarak bölüşülmelidir.

Viner gümrük birliklerinin üretim üzerinden etkilerini saptamış ve hemen arkasından Meade de tüketim üzerinden etkilerini ortaya çıkarmış ve bu iki çalışma GB nin dünya refahı üzerindeki statik etkilerini göstermektedir. Gümrük birliğinin statik etkileri, teknoloji ve ekonomik yapının sabit kalması varsayımı altında, gümrük birliğine varan üyeler arasında üretim faktörlerinin yeniden dağılımı dolayısıyla bir seferde ortaya çıkan dış ticaret hacmi ve refah düzeyinde ortaya çıkan etkilerdir. (Seyidoğlu,2003,206-211) Üretim faktörleri üyeler arasında yeniden dağılım gösterir çünkü mukayeseli üstünlükler teorisine paralel olarak üretim verimsiz üyelerden en verimli olana kayar. Gümrük birliklerinin statik etkileri ilk olarak Viner’in kitabında, ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı etkiler olarak karşımıza çıkar.(Viner,1961,44) Ticaret yaratıcı etkisi, gümrük engellerinin kaldırılması sonucu üretimin, yüksek maliyet yapısına sahip ülkeden mukayeseli üstünlüğe sahip yani düşük maliyetle üretim yapan üye ülkeye kaymasıdır. Birlik içi ticaret hacmini artırmasının yanı sıra optimal kaynak dağılımını tesis ettiğinden dünya refahı üzerinde de olumlu etkiye sahiptir. Ticaret saptırıcı etkisi ise en verimli üretim yapan(uygun maliyetle) ülkenin GB dışında kalması sonucu, bu ülkenin gümrük engellerini aşamaması durumunda üretimin verimi daha düşük olan üye ülkeye kayması durumunda gerçekleşir. Birlik içi ticaret hacmini artırmış olmasına rağmen kaynakların optimal dağılımını bozduğundan dünya refahı üzerinde olumsuz etkiye sahiptir. Ticaret yaratıcı ve saptırıcı etkilerin bileşkesiyle net refah etkisine ulaşılır. Viner net refah etkisinin pozitif olacağını öne sürmüştür.

Gümrük birliği teorisinin geliştirilmesinde Viner ile Meade’den sonra Vanek ve Kemp rol üstlenmiş, teoriyi sistematize etmişler ayrıca ticaret hadleri etkisini analize katmışlardır. (KILIÇ,2008,23). Modern dış ticaret analizlerinde, varsayımlar altında açıklanabilen statik etkilerin yanı sıra hatta daha önemli tutularak gümrük birliklerinin dinamik etkileri üzerinde durulur. Dinamik etkiler, gümrük birliği neticesinde dar ölçekli ulusal pazardan geniş ölçekteki birlik pazarına geçilmesi sonucu, üye ülkelerin ekonomik yapısında, teknolojisinde, kaynak verimliliğinde, üretim kapasitesinde, rekabet yapısında zamanla ortaya çıkan ve köklü değişmelere sebebiyet veren etkilerdir. Dinamik etkiler milli geliri, kalkınma hızını ve ekonomik refahı yakından ilgilendirir.(Seyidoğlu,2003,211) Dinamik etkiler gümrük birliğine üye olan ülke endüstrilerinin dış rekabete açılmaları ile yapısal değişimlerini, buna paralel olarak verim artışlarını, hedef pazarın genişlemesini, akabinde ölçek ekonomileri oluşturarak maliyetlerini düşürmelerini, ileri  teknolojiye geçmelerini, dış ticaret risklerini azalmasını, yatırımların karlılığını artırmasını sağlar. Ayrıca gerek birlik içinden gerekse de gümrük engellerini aşmak isteyen birlik dışı ülkelerden yabancı yatırımcıyı ülkeye çekme potansiyeli gümrük birliğinin dinamik etkilerinden biri olarak sayılabilir.

Kabaca açıkladığımız bu etkileri neticesinde gümrük birliği teorisi, birliğe varan ülkelerin ticaret hacmi, optimal kaynak tahsisi, refah düzeyi, milli gelir ve kalkınma rakamları gibi ekonomik kavramlar üzerinde olumlu gelişmeler öne sürer. Tabi bu öngörüsünün tutması bir takım şartlara bağlanmıştır: üyelerin coğrafi yakınlığı, ekonomik ve siyasi yapılarının benzemesi,tarihsel, kültürel ve manevi olarak yakınlık göstermesi ve ekonomik gelişmişlik seviyelerinin tutarlı olması gibi.

EN TEMEL HATLARIYLA GÜMRÜK BİRLİĞİNE VARAN TARİHSEL SÜREÇ

AET (AB’nin o yıllardaki yapısı) 1958 yılında Roma Antlaşması ile kurulmuştur ve antlaşmanın 3. maddesinden görüleceği üzere gümrük birliği temeline dayanmaktadır. Türkiye çeşitli sebeplerden ötürü kuruluşundan hemen bir yıl sonra topluluğa tam üyelik başvurusunda bulunmuştur.(Menderes Dönemi) Topluluk ise üyelik şartlarını taşımaktan uzak olan Türkiye’ye, temelinde gümrük birliği olan, aşamalı olarak tam üyeliğe varılabilecek bir ortaklık antlaşması sunmuştur. 1964 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile süreç resmiyet kazanmıştır.(İnönü Dönemi) Ankara Antlaşmasının 2. maddesi gittikçe genişleyen bir Gümrük Birliğini sunarken, 28. maddesinde ise ortaklığın nihai hedefinin topluluğa tam üyelik olduğu belirtilmiştir.

Antlaşma çerçevesine tam üyelik süreci şu üç aşamaya oturtulmuştur: Hazırlık Dönemi, Geçiş Dönemi, Son Dönem. Ankara Antlaşması ile başlayan hazırlık dönemi, 73 yılında imzalanan Katma Protokol ile son bulmuş ve geçiş dönemi başlamıştır.(Demirel Dönemi) Nihayetinde 1995 yılının son günü yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile son aşamaya geçilmiş oldu.(Çiller Dönemi)

Süreç her iki tarafa da bir takım yükümlülükler getiriyordu. 73 protokolüyle beraber AB Türk sanayi mallarına yönelik(bazı istisnalarıyla beraber) gümrük tarifelerini tek taraflı olarak sıfırlıyor ve mali yardımlar üstleniyor,Türkiye ise 5 yıl sonradan başlamak kaydıyla 12 ve 22 yıllık periyotlar halinde AB sanayi ürünlerine yönelik gümrük engellerini aşamalı olarak kaldırmayı taahhüt ediyordu. Ancak 70 li yıllarda Türkiye’deki ithal ikameci koruma politikaları ve Kıbrıs sorunu nedeniyle azalan ilişkiler 80 darbesiyle durma noktasına geldiyse de dışa açılan yeni Türkiyeyle beraber ilişkiler yeniden canlılık kazandı. 87 yılında yeniden yapılan tam üyelik başvurusuna, topluluğun revize çalışmaları ve Türkiye’nin ekonomik ve siyasi kırılgan yapısı göz önünde bulundurularak ret yanıtı verilerek Gümrük Birliği üzerinden ortaklık yapısının güçlendirilmesi tavsiye edildi.

En nihayetinde 1995 yılı Ortaklık Konsey Kararnamesi ile AB-TC arasında kurulacak olan Gümrük Birliğinin temelleri atılarak, 1996 yılıyla beraber yeni bir dönem başlamış oldu. Türkiye ile AB üyeleri arasındaki sanayi ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretinin önündeki engeller tümüyle kaldırılmış oldu. Ayrıca Türkiye 3. ülkelerle olan ticaretinde birliğin ortak tarifelerini uygulamak, birliğin serbest ticaret anlaşması vb ile tavizler sunduğu ülkelerle benzer anlaşmalara varmak,Gümrük Birliğinin sağlıklı işleyebilmesi adına çeşitli mevzuat ve politikalarını birliğinkilerle uyumlulaştırmak gibi yükümlülükler altına girmiş oldu.

Günümüzde, Gümrük Birliği ile ilgili alanlarda AB’nin karar alma süreçlerinde Türkiye’nin yer almaması, asimetrik yapısı, ülkemiz bakımından AB’nin akdettiği Serbest Ticaret Anlaşmalarının üstlenilmesinde yaşanan güçlükler ve Gümrük Birliği’nden tam anlamıyla yararlanmamıza mani olan karayolu kotaları gibi sistemik sorunlar mevcuttur. Ayrıca gerek AB gerekse Türkiye 3. ülkelerle GB den daha derin Serbest Ticaret Anlaşmaları kurmuştur ki bu yeni akımlar çerçevesinde AB ile ekonomik ve ticari ilişkilerimizi revize edilmesi her iki tarafında gündemindedir. Öte yandan, Türkiye’nin AB ve ABD arasında müzakere edilen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) sonucu ortaya çıkacak ekonomik blok içinde yer alma hedefi Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecine aciliyet kazandırmıştır. Gelişmeler doğrultusunda GB nin güncellenmesine ilişkin 27 Nisan 2015 tarihinde Avrupa Komisyonu ile yürütülen teknik müzakereler tamamlanmış olup, müzakerelerin çerçevesini belirleyen Rapor, Ekonomi Bakanımızın 12 Mayıs 2015 tarihli Brüksel ziyareti kapsamında Avrupa Komisyonu Ticaret Komiseri Cecilia MALMSTRÖM ile gerçekleştirdiği görüşmede resmiyet kazanmıştır.(Ekonomi Bakanlığı sitesi)

GÜMRÜK BİRLİĞİNİN TÜRK EKONOMİSİNE ETKİLERİ

Teorik iktisat eğitiminde “ceteris paribus” metoduyla değişkenler arasında kolayca ilişkiler kurabiliyoruz ne var ki gerçek makro ekonomik göstergeler üzerinde pek çok değişkenin hesaplanması bir hayli zor rolleri olduğundan bunlar  arasındaki ilişkileri yorumlamak teorideki kadar kolay olmuyor. AB ile kurduğumuz gümrük birliğinin de ekonomimiz üzerinde olumlu olumsuz bir takım etkiler bıraktığı muhakkak (tabi ki yalnızca ekonomik etkileriyle sınırlı değildir ancak diğer etkileri başlık dışındadır.)ancak bunları safi olarak saptamak konusunda aynı zorluklarla karşılaşacağız. Bu uyarıyı da göz önünde bulundurmak suretiyle gümrük birliği teorisinde söz ettiğim statik ve dinamik etkiler kapsamında meseleyi genel olarak irdeleyeceğiz. Nihai olarak da makro ekonomik rakamlarımızın zaman verileri üzerinden bir yargıya varmaya çalışacağız.

1 Ocak 1996 itibarıyla uygulamaya giren AB TC Gümrük birliği neticesinde AB sanayi mallarına yönelik o zamana kadar da aşamalı olarak düşürdüğü ithalat tarifelerini bütünüyle sıfıra düşürmüş ve üçüncü ülkelere karşı da birliğin belirlediği ortak dış ticaret tarifelerini uygulamaya başlamıştır. AB ise Türkiye lehine Türk  sanayi mallarının ithalindeki tarifelerini tek taraflı olarak 1971 yılında sıfırlamıştı. 96 yılında buna ilaveten petrol ürünleri  ile önemli ihracat ürünümüz tekstil  üzerindeki kota ve tarifeleri de sıfırlamış oldu. Tarım ürünleri ise bunun dışında tutuluyordu.(Seyidoğlu,2003,275)  96 yılıyla beraber, 80 lerde darbe yemiş olan korumacı ekonomi politikasının(ithal ikameci) yerini bu defa daha kesin çizgilerle dışa açık ekonomi politikası(ihracata yönelik) almış oldu.Gümrük birliklerinin yukarıdaki genel kaideleri hayata geçirildiğinde ilk etkisini tabi ki dış ticaretimiz üzerinde(Viner’in statik analizi) göstermekle beraber,zamanla  ekonomik yapımızda pek çok yapısal değişikliklerin de (dinamik analiz) sebebi olmuştur.

Dış ticaret verilerimizin gösterdiği üzere 1996 sonrasında; en önemli ticaret ortağımız AB ile olan ticaret hacmimiz önemli ölçüde artmıştır yani Viner’in ticaret yaratıcı etkisi gerçekleşmiştir. Türkiye’nin üçüncü ülkelerle olan ticaret hacmindeki artış da göz önünde bulundurulduğunda  Gümrük birliklerinin ticaret saptırıcı yönde olası etkilerinin ise önemsenmeyecek boyutlarda kaldığı söylenebilir. Dolayısıyla net refah etkisi, teorinin ön gördüğü şekilde pozitif gerçekleşmiştir ve bu durum AB-TC Gümrük Birliğinin olumlu etkisi olarak sunulmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki GB’nin öngörülen ya da gerçekleşmiş herhangi bir olumlu etkisi daima ulusal ekonomiler adına da aynı yönde ve derecede olumlu bir sonuç vermeyebilir, bu ikisini ayırmak lazım. GB sonrası ticaret hacminin artışıyla oluşan pastadan(birlik adına olumlu etki) büyük dilimi Almanya başta olmak üzere AB bölgesi almıştır ki bu durum 2014 yılına kadar ki süreçte Türkiye’nin cari açığını artırmıştır (ulusal ekonomiye olumsuz etkisi). Yine  GB ile ihracatımız üzerinde beklenen patlama gerçekleşmezken, ithalatımız ciddi oranda artmıştır.

AB ile olan ithalatımızın ihracatımızdan daha yüksek olması doğal olarak 60’lardan bu yana kapatamadığımız cari açığımızı büyütmüştür. Gümrük Birliği muhaliflerince  bu durum sıklıkla dillendirilmektedir. Ancak bir kaç noktaya temas etmekte fayda var; AB ile ticaretimizden doğan cari açığın, toplam cari açığımız içerisindeki payı devamlı surette azalıyor. Çünkü Çin başta olmak üzere geri kalan dünyadan yapılan ithalat toplam cari açığımızı artırmaktadır. Ayrıca cari açığımız üzerindeki kötü gidişat GB den çok daha öncelerinde zaten başlamış bir süreçti. Yine belirtmek gerekir ki ilk dönemlerdeki ihracat artışımızın ithalata oranla düşük performansı şu açıdan da şaşırtıcı olmamalıdır: AB gümrük tarifelerini Türkiye lehine sıfırlaması büyük ölçüde 1971 yılında gerçekleşmiş olduğundan 96 yılı büyük değişimlere sebebiyet vermemiştir. GB taraftarı (daha genelinde AB taraftarları) ise bu probleme daha iyimser bakıyorlardı. Onlar GB’nin statik etkilerinden ziyade dinamik etkileri üzerinde dururlar. Bu açıyla da dinamik etkiler yoluyla ulusal endüstrilerin rekabet süreciyle güçleneceği, ihracat ve ithalat yapılarının lehimize gelişeceği, üretimin dolayısıyla büyümenin artacağı ve nihayetinde cari açığımızın uzun vadede kapanacağını ileri sürüyorlardı. Nitekim bu tezlerini destekleyecek veriler de sunulabilir. Rakamlar incelendiğinde ülkemizin AB ile olan ticaretinde ihracatın ithalatı karşılama oranının önemli ölçüde artığı görülecektir. (bkz. Tablo 1 2 3)

96 yılından bu yana artan ithalatımızın bileşkesi incelendiğinde tıpkı GB öncesin de olduğu gibi aslan payını yatırım ve ara mallarının yüzdesi alıyor. Tüketim mallarının ithali ise GB sonrasında çok ciddi miktarda  artış göstermesine rağmen görece olarak payı hala aşağıdadır.O halde cari açığımız üzerine düşünürken kullandığımız cep telefonları, laptoplar, televizyonlar gibi tüketim mallarının ithalinden ziyade asıl ara mallarında dışa bağımlılığımız üzerine kafa yormalıyız. Cari dengemizi korumak adına esaslı rakamları işgal eden ara ve yatırım mallarına (ileri teknoloji üretim araçları ve teçhizatı, enerji maddeleri gibi)yönelik yüksek ithalat rakamları elbette kaygı vericidir ve bu mallara yönelik bağımlılığımızı azaltmak gerek lakin bunu tarife ve kotalarla engelleme girişiminin üretime de zarar vereceği gerçeği unutulmamalıdır.Sonuçta ihracat bileşkemizde payını giderek artıran otomotiv imalat ve yan sanayisi, beyaz eşya ve elektronik sektörlerinde yaşanan büyüme bu ithal girdi ile mümkün olabilmektedir. İhracat bileşkemiz de ise tam tersi tüketim mallarının payı, esaslı rakamı teşkil ermektedir ve biz bu malların önemli bir kısmını da ithal ara girdi ve hammaddeler ile üreterek dünyaya satabiliyoruz.

Bu paragrafa kadar GB’nin statik etkileri üzerine konuştuğumuz söylenebilir, dinamik etkileri üzerine konuşalım.Türkiye’nin GB sürecinden önemli bir beklentisi de yabancı sermaye akışı sağlamaktı. Lakin bu beklentinin karşılanması  hemen gerçekleşmedi. Hatta doğrudan yabancı yatırımlarının GB sonrasında azaldığı görülmektedir. Süreç içerinde görüldü ki GB’nin varlığı yabancı sermaye çekebilmek adına tek başına yeterli olmuyor, yatırımcı bir takım ekonomik, finansal  ve politik iyileşme de görmek istiyor. Nitekim AB bölgesinden yabancı sermaye akımı bu iyileşmelerin gerçekleşmeye başladığı 2000lerde başlıyor ve 2005 yılıyla beraber hızlanıyor. (Bkz Tablo 4)GB teorisi birliğe üye ülkeler arasında sermaye hareketliliğini öngörüyor ancak burada Türkiye için de telaffuz edilmiş alternatif bir teoriyi de sunmak isterim. GB kurulmadığı ve hala yüksek tarife ve kotaların olduğu bir durumda o ülkeye mal satmak isteyen yabancıların, bu korumacı duvarları aşabilmek adına üretimlerini o ülkeye kaydıracağı dolayısıyla GB’ne üye olamadan sermaye çekilebileceği tezi. GB’nin ilk yılları itibariyle savunulabilecek bir tez olmakla beraber 2016 yılı için üzerinde ısrar edilebilir mi bilemiyorum.

GB üzerinden öne sürülen dramatik senaryolardan biride KOBİ’lerin pazar payları ve onlarla ilişkili olarak istihdam üzerinedir. Korumacı sanayiden yana olup GB’ne karşı olan düşünceye göre dışa açık politikalar sonucu yerli sanayi ve bilhassa KOBİ’ler rekabete yenik düşecek dolayısıyla pazardan çekilmek durumunda kalacaklar. Bununla bağlantılı olarak da istihdam ağır bir darbe alacak. Teorik olarak doğrulanabilir bir önerme olmakla beraber ampirik rakamlar incelendiğinde bu dramatik senaryonun orta vadedeki gerçekliğinin cılız olduğu söylenebilir. Zira gerek genel istihdam oranı gerekse de sanayideki istihdam oranı azalmak bir yana artış göstermiştir. Tüik tarafından hazırlanan 2014 istatistiklerine göre ihracatımızın %59,2 si KOBİler tarafından gerçekleştirilmiş ve bu ihracatın da %45,9 u Avrupa ülkelerine yapılmıştır.(1*) KOBİ’lerin de hem nicel hem de nitel olarak varlıklarını güçlendirdikleri görülür. Bunun arkasında GB’nin daha genelinde dışa açık ekonominin getirdiği rekabet ortamı ve beraberindeki verimlilik artışı hatta ölçek ve dışsal ekonomilerin oluşması olduğu GB teorisiyle uyumlu olacaktır. Ancak zikredilen dramatik senaryonun dışa açık bir ekonomide her an var olduğu da göz ardı edilmemelidir. Meseleyi AB ile ticaretimiz üzerinden değil de Çin üzerinden değerlendirdiğimizde tehlike daha belirgin olarak görülecektir.Çin üretiminin yerli endüstriler üzerindeki yıkıcı etkileri aşikardır. Sağlıklı bir ekonomi için rekabet gücünü daima korumak gereklidir. Ancak rekabeti önlemekten ziyade yönetmeyi öğrenmek yani  gümrük engellerinden önce verim artışına odaklanmak günümüz dünyasında daha takdir edilesi bir durumdur.

GB’nin dinamik etkilerinden biri de verim ve ürün kalitesinde artış yaşanmasıdır. Gerek AB pazarına ihracat yapabilmek gerekse de yerli pazarda AB firmalarıyla rekabet edebilmek adına yerli firmalar daha kaliteli ve daha ucuza üretmek, ar-ge çalışmalarına yer vermek zorunda kalırlar.(Bkz. Tablo 5) Bu durum tüketicinin işine yaramakta olup ucuz ithal mallar sonucu olarak tüketici rantı oluşturmaktadır. Teorinin öngördüğü gibi GB sonrasında ürün kalitesinde ve çeşitliliğinde artış, fiyatlarda ise düşüş olduğu dolayısıyla tüketici rantı oluştuğu açıktır.

AB ile kurulan  GB’nin ekonomik etkilerinin Türk ekonomisine özellikle de 2000’li yıllarda pozitif bir ivme kazandırdığını söyleyebilirim. Muhaliflerince ileri sürülen, GB’nin Türk ekonomisi üzerindeki yıkım senaryosunun  şu ana kadar gerçekleşmediği aşikar. Ancak muhaliflerin GB üzerindeki esaslı kaygıları onun politik ayağı üzerinedir. Korumacı gümrük politikalarını saf dışı bırakması ki gümrük tarifelerini koyabilmenin ulusal egemenlik şartlarından olduğu varsayılır, 3. ülkelerle olan ikili ticari ilişkilerimiz üzerinde sınırlayıcı olması üstelik bu sınırlayıcılığın Türkiye’nin AB ortak pazarının karar alma mekanizması dışında olması nedeniyle tek taraflı olması, ekonomik bağımlılığın politik bağımlılığa yol açması, AB’ne tam üyelik yolunda bir pazarlık unsuru olarak GB nin kaybedilmesi bu eleştiri yahut kaygılardan bazıları olarak sıralanabilir. Ayrı bir çalışmada GB nin politik ayağı da daha farklı bir hava içerinde ele alınabilir Bu açıdan tümüyle ithal ikameci politikaları ve korumacı gümrük politikalarını dışlamış ve GB sürecini yüceltmiş değilim. Ve kanımca ;sayılan hatta artırılabilecek bu kaygıları kolayca çöpe atabilmek mümkün değildir.

AB pazarı ile ticari serbestliğe gidilmemesi yahut GB yerine Serbest Ticaret Bölgesi kurulması gibi alternatif senaryoların Türkiye açısından etkileri irdelenebilir ve belki de GB sonucunda yaşanan ekonomik gelişmelerden çok daha iyi bir sonuç kestirilebilir. Burada alternatif maliyet kavramı konuşulmalıdır. Örnek olarak yerli otomobil hayalimizi ele alalım. Korumacı politikalar olmadan rekabet açısından dezavantajlı olduğumuz bu alanda başarılı olmak çok zordur.GB uyarınca yerli ve yabancı sanayi üretimi arasında ayrımcılık gözeten vergilendirme yapamayacağımızdan yerli otomobil projemizi koruyamayacağımızı ileri sürüyorum. Dolayısıyla GB’nin getirilerinin alternatif maliyetlerinden biri de yerli otomobil üretimi olacaktır. Verimsiz olduğumuz yani en ucuza üretemediğimiz otomobil sektöründe var olmak kısa vadede değilse bile uzun vadede daha rasyonel midir tartışılabilir.Ancak bunun için lisans üstü bir çaba gereklidir ki şimdilik benden bu kadar diyelim.

KAYNAKÇA

(1*) http://www.kobi.org.tr/index.php/tanimi/stats

SEYİDOĞLU, Halil; Uluslararası İktisat; Güzem Can Yayınları, İstanbul, 2013

Manisalı, Erol; Uluslararası ekonomi: gümrük birlikleri ve dinamik entegrasyon teorisi;

Kılıç, Ramazan; Türkiye – AB ilişkileri ve Gümrük Birliği: ekonomik entegrasyon teorisi – gümrük birlikleri teorisi – son gelişmeler /

Soğuk, Handan – Haz.Uyanusta, Esra; Gümrük Birliği’nin Türkiye Ekonomisine Etkileri; İktisadi Kalkınma Vakfı ,İstanbul, 2004

Ülgen, Sinan; Yenigün Dilek, Pelin; Gümrük Birliği’nde yeni dönem ve iş dünyası; TÜSİAD, İstanbul 2015.

Çınar Ay, Sema; Gümrük Birliği Sürecinde Türkiye’nin Dış Ticaretinde Meydana Gelen Yapısal Değişmeler; Ofset Hazırlık, İstanbul, 2005.

İlhan, Atilla (haz.); Avrupa Birliği, çıkmaz sokak ! : Erol Manisalı ve öğrencileri; Bilgi Yayınevi, İstanbul, 2006.

GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN TÜRK EKONOMİSİNE ETKİLERİ; ANTALYA AB BİLGİ MERKEZİ; 2010

Şentürk, Mehmet; Gümrük Birliği Üyeliğinden Günümüze Türkiye’nin Diş Ticareti Üzerine Bir İnceleme; AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ (JOURNAL OF ACADEMIC APPROACHES) BAHAR 2014 CİLT: 5 SAYI:1

Ian, Gillson; Francis, Rowe; Kamer Karakurum-Özdemir; AB-TÜRKIYE Gümrük Birliği Değerlendirmesi; Dünya Bankası, 2014

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial