Ana Sayfa / RÖPORTAJ / 29 Mayıs Üniversitesi Araştırma Yöntemleri / TESA Genel Başkanı ile Röportaj

29 Mayıs Üniversitesi Araştırma Yöntemleri / TESA Genel Başkanı ile Röportaj

Hazırlayan: Rümeysa BALCI / 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

1) Kendinizi ve derneğinizi tanıtabilir misiniz?

Ben Atilla Arda BEŞEN. 6 Şubat 1994’te, İskenderun’da doğdum, büyüdüm, sonra İstanbul Üniversitesi’ni kazanınca İstanbul’a geldim. İstanbul’a geldiğim dönem benim aydınlanma dönemim oldu. Yepyeni bir ortam ve bölüm benim için aydınlatıcı bir etken oldu. Ben aslında hukuk okumak istiyordum ama hukuk için aklımda üç üniversite vardı. Onlar olmayınca siyaset okumaya karar verdim. Tercihler açıklandıktan sonra ve üniversiteye başlayınca yaptığım şeyin doğru olduğuna karar verdim. İyi ki siyaset okumuşum dedim. Biz birinci sınıfta faaliyetlere karşı çok ilgiliydik; vakıf, dernek gibi. Birinci sınıfta bir çalışma grubu kurduk, bu akademik çalışmalar yapan bir gruptu. Bu grup iki yıl sürdü. Daha sonra araştırma derneği kurmak istedik, bunu yaparken üçüncü sınıftaydık. Biz ilk başta 5 kişi olarak başladık. İlk iki buçuk ayı sadece örgütlenmeye çalışarak geçirdik. Sistemi oturttuktan sonra asıl önemli olan şeyi gerçekleştirdik, o da yayılmak. Yayılmayı da tabi ki sistemli bir şekilde gerçekleştirdik. Amacımız ideolojik şeylerin yanında olmak değildi, biz sadece ‘’tahammül kültürü’’ etrafında bir dernek oluşturmaya çalıştık. Bize kim gelirse gelsin ki şuan 46 aktif üyemiz var ve bu 46 kişinin görüşü de birbirinden farklıdır ama herkes bu görüş farklılıklarından rahatsızlık duymadan dernek içinde çalışır. Bunun sebebi ‘’tahammül kültürü’’. Biz tahammül kültürü olunca aslında Türkiye’de eksik olan bir şeyi oturtmuş oluyoruz. Biz zamanla bu derneği akademik ortama taşımak istedik ve hiçbir ideolojiye bağlanmadan ki bugüne kadar hiçbir maddi yardım almadık, sadece kendi üyelerimizle, kendi çalışmalarımızla, kendi çabalarımızla başarılı olmak istedik ve bunu başardık, bu kültürü oturttuk. 3 yılın sonunda baktığım zaman elimde kocaman Küresel Sistem Akademisi var. Biz buraya milletvekili ya da bakan çağırmadık. Büyükelçiler, konsoloslar ve akademisyenler çağırdık. Çünkü biz herhangi siyasi taraf çağırırsak ideolojik kısma kaymış olacağız. Bunun hiç gereği yok deyip bunu düzenledik. Şuan TESAD Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün paydaşı, Kadıköy Ticaret Meslek Lisesi (bize ilk destek veren dernek)’nin paydaşı, Anova Akademi ve Truva Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı bizim paydaşımız. Biz yavaş yavaş dışarıda açılmayı düşünüyoruz ki Kanada’da çevirmenimiz dahi var. Biliyoruz ki bu uluslararası projeler derneğe daha farklı bir boyut kazandıracak. TESAD’ın bir başka boyutu ise, biz yazılarımızı yazıldığı zaman yayınlamayız, bizim de kendi içimizde bir hakem kurulumuz var ve yazılarımız süzgeçten geçerek yayınlanır. Bu sistemi oturttuktan sonra zaten kalite kendini belli ediyor. Üç sene önce sitemizin görüntülenmesi 15-20 kişiyken bugün ilk yayınlandığı an 550-600’ e çıkıyor, reklamı olduğunda ise 1000’e çıkıyor. Şuan TESAD ciddi bir okuyucu kitlesine sahiptir. TESAD benim zirvem. Gerçekten bugün ölsem, ‘Ne bıraktın?’, deseler ‘TESAD’ı bıraktım.’, derim.

2)Sizce siyaset bir bilim midir?

Bilim dendiğinde insanların aklında genelde fen bilimleri oluşur, mühendislik tıp gibi. Evet bunlar bilim ama bunlar toplumu veya siyaseti içine almayan, toplumu dışarıda bırakan bilimler -ki bunları fen bilimleri olarak adlandırıyoruz. Fen dendiğinde konu tamamen deney gözleme kayıyor ama sosyal bilimlerde nasıl deney gözlem yapacağız? Genelleme yapabileceğimiz bir deney imkansız. Sosyal bilimlerde genelleme yapılmaz. Deney gözlem yapılaması kısıtlı bir bilimdir. Bilim sadece fen değildir. Toplum da bir bilimdir. Toplum da araştırmaya açık bir konu. Siyaset bilimi de aslında toplum söz konusu olduğunda toplum mühendisliği yapıyor. Yeni şeyler inşa ediyorlar, toplum inşa ediyorlar. Aslında bilim olmasının en büyük sebebi toplum için yeni şeyler inşa etmesinden kaynaklıdır.

3) Sizce tarih bir bilim midir?

Tarih de bir bilimdir, ikisini de birbirinden ayıramayız. İnsan var olduğundan beri tarih var oldu. Tarih biraz daha yazılan, oluşturulan bir kavram ama insan ne zaman dünyaya geldi, ne zaman toplum etkileşim kurmaya başladı ise tarih de o zaman başladı.  Bundan yüzyıl önce nanoteknolojide neredeydik bilinmiyordu. Tarih derken aslında çok geniş bir şeyden bahsediyoruz. İnsanlık oluştuğundan beri etkilediği her şeyin bir tarihi var ve olaylar birbirinden etkilene etkilene bilim oluşuyor.

4) Tarih ve siyaset ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Tarih biliminin siyaset bilimi üzerindeki etkisi nedir?

Tarih siyaseti etkilemiyor demek açıkçası çok mantıklı değil, çünkü tarih iki yönden etkilenir. Bir yönden nasıl etkilerler diğer taraftan nasıl uygulanırlar? Örneğin, 1500 ve 1800 dönemini ele alalım. 1500-1800 arasındaki Fransa’yla, 1800-1900 arası Fransa arasında dağlar kadar fark var. Hem siyasi hem de tarihi açıdan. 1500-1800 arası Fransa’da çok fazla özgürlük-milliyetçilik akımı gözükmez ve monarşiyle yönetilen devlette herhangi bir demokratikleşme adımı da gözükmez yani tarihin var olduğu dönemi siyasetin yönetim biçimini etkiliyor. Burada ‘toplumsal tarihe’ atıf yapacağım biz genelde infrapolitics dediğimiz alt siyaset kavramını unutuyoruz alt siyaset üst siyaseti şüphesiz etkiler alt siyaset toplumun tarihidir daha da spesifik bir toplumsal tarihtir. La Boetie der ki İnsanlar doğdukları zaman monarşiye saygılı olarak doğuyorlardı yani nasıl ben monarşiyi savunan, doğru bulan aileysem benim çocuğum da monarşiye saygılı oluyor. Bu döngü olunca zincir bozulmuyor. Bu 1800’e kadar bozulmadı ama bozulmaya başladığı evrede siyaset de değişmeye başladı. Tarihsel olaylar siyaseti değiştirdi. Fransa Devrimi olduğunda aslında Fransa siyaseti değişti. Farklı fikirler ortaya çıkınca tüm Dünya’yı etkiledi yani tarihsel olaylar bir zincir gibi yayıldı. Örneğin, Osmanlı’daki etkisi çeşitli fermanlar yayınlanıyor, azınlıklara farklı haklar verilmeye başlanıyor. Bunun sebebi ne? Tarihsel olaylar siyaseti etkiliyor ve artık siyasiler bu olaylar üzerinden siyasetlerine şekil veriyorlar. En büyük örneği fermanlar. Günümüz için örnek vermek gerekirse, Rusya’nın Suriye’ye gelme sebebi aslında bu. Şu anlık bir olay değil, Rusya zaten bu politikayı güdüyordu, bu siyaset geleneği aslında. Nasıl İngiliz siyaseti şuan biraz diplomasiye kaydıysa, diğer yandan ABD’ deki siyaset geleneği nasıl biraz daha askeriyeye gidiyorsa, Rusların siyaset geleneği de bunun üzerine kurulu ve bu şekilde devam ediyor. Kısacası ne tarihi siyasetten koparabiliriz ne de siyaseti tarihten, bu imkânsız.

5) Sizce iyi bir tarihçi siyasete yön vermek ister mi?

İyi bir tarihçi iyi bir siyasetçi midir sorusu geldi aklıma direk, çünkü tarihçiler o dönemin siyasetini bilirler genelde ama tarihçilerde şunu görürüz hiçbir tarihçide siyasetçi olma hedefi yoktur. İlber Hoca’yı cumhurbaşkanlığına da önerdiler ama o hiç o yöne gitmedi, çünkü tarzı çok farklı. Bir siyasetçiyle kendilerini eşit görmüyorlar ki haklılar. Şu dönemde bir çizgi var ve o çizgiyi aşan milletvekili olabiliyor, bu çizgi akademik bilgi ya da yaptığın stratejiye bağlı olarak değil; bu çizgi sadece çok küçük bir ekonomik sistemden -belki torpil, ismine ne demek istersen- onlardan ibaret ama kesinlikle akademik bilgiyi ölçmüyor. Akademik bilginin olmadığı ortamda kesinlikle bir tarihçi durmaz.

6) Siyasetçilerin tarih bilgisi yaptıkları siyaseti ne yönde etkiler?

Siyasetçilerin tarih bilmesi yaptığı siyaseti iyi yönde etkiler. Fakat kullanım alanı tarihteki gibi olmuyor. Günümüz olaylarına uyarlandığında tarihi olaylar aynı etkiyi vermiyor olabiliyor. Böyle olunca siyasetçilerin yapması gereken burada dinamiği iyi ölçmesidir yani o koşul nasıl değerlendirilmiş nasıl analiz edilmiş bunu bilmesi onun için ekstra bir avantaj ama asla tarihi bilmesi günümüz olaylarını kesinlikle çözebilecek bir siyasetçi demek için yeterli kalmamaktadır. Mesela şöyle söylemek gerekir, tarih bilgin çok iyi bile olsa eski tarihin bilgisiyle şu zamanı değerlendirmeyeceksin, o zaman çok büyük bir hataya düşersin. Çünkü dinamikler, koşullar her şey farklı. Ama tabii ki tarihi de ekonomiyi de siyasetçinin çok iyi bilmesi gerekiyor. Başka bir önemli etki daha var, eğer siyasetçi tarih biliyorsa kendi geleneğini ortaya koymak isteyecektir. Tarihsel siyaset görüş geleneğini ortaya koymak isteyecektir. Tabii ki iyi yönde etkiler ama eski şartlarla ve olayların koşullarıyla günümüzü tamamen değerlendiremeyiz, değerlendirmemeliyiz.

7) Geçmişten günümüze tarihe en çok özen verilen dönem sizce hangisidir?

Özellikle bu soruya Osmanlı zamanından yaklaşalım. Aslında tarihe her zaman özen verilmiştir ancak savaşlar, yakıp yıkılmaların öldürdüğü bir tarih var, ona hiçbir şey diyemem fakat kendi Türk tarihimiz olarak bakacaksak burada asıl olay Osmanlı’da tarih yazımıdır ki Osmanlı’da tarih yazımı ile ilgili uzmanlığım olmamasına rağmen bildiğim şeyleri aktarmak istiyorum. Tarih vakanüsler tarafından yazılırdı, elimize tarih belgeleri olarak geçen birçok şey aslında el yazmaları ya da kadıların mahkemede tuttukları o defterler gibi. Osmanlı döneminde tarih yazıcılığı var, mesela bir savaş olduğunda ya da bir olay olduğunda bunlar direk arşive yazılıyor vakanüsler tarafından. Yani olaylar nasıl oldu nasıl gelişti hepsi yazılmış. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Osmanlı tarihini genellikle Batı dilinden yazıldığı için okuduğumuzda bir önyargı oluşurdu o yazılara karşı, çünkü bizde yazılmış tarihi okuyorduk ama Annales Schule temsilcisi sayılan, Halil İnancık Hoca gibi isimler Osmanlı tarihine çok başka bir şey kattı, o önyargıyla okunan Osmanlı tarihinin aslında o şekilde olmadığını eserlerinde gösterdi. Bu bakımdan onun her bir kitabı çok değerlidir. Okuyun lütfen.

8) Türkiye’de siyasetçiler ile tarihçilerin anlaşamadığı söyleniyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Evet doğru, az önce tarihçiler biliyorlar dedik, birde siyasetçileri inceleyelim Bunu iki açıdan değerlendirelim: bir bürokrat siyasetçiler bir de siyaset bilimciler. Örneğin, siyasetçilerin milliyetçilikle ilgili söylemlerinde tarihçiler bunun nereden geldiğini çok iyi biliyorlar. Bir toplumu, bir kitleyi bir arada toplamak istiyorsan din, dil, ırk, kültür, milliyetçilikten birkaç tanesini kullanmak zorundasın. Doğal olarak, tarihçiler bunu biliyor, çünkü zaten bunu tarihi zamanları okurken okumuş öğrenmiş ve bildiği bir şeyi gördüğünde bu aslında ona çok inandırıcı gelmiyor. Bundan dolayı siyasetçilerin bürokratlarla anlaşamamalarının sebebi bu aslında. Türkiye’de siyaset bilimi ve tarih alanında çok iyi isimler var ama siyaset bilimcilerin yerine göre daha iyi tarihçi olduğu da kendini belli eden bir gerçek. Bundan dolayı da bazen anlaşamıyorlar.

9) Tarihin yanlış yazımı siyasi alanı etkiler mi?

Tarihin yanlış yazılması diye net bir şey söyleyemem çünkü bence böyle değil. Tarihin birilerine göre yazılması var, mesela şöyle söyleyeyim: Avrupa tarihini Avusturya’da okursan çok farklı bir tarih okursun, İspanya’da okursan çok farklı bir şey okursun. Biz nasıl Karlofça Antlaşması’nı tarihte hemen geçiyorsak, ülkelerde kendi çıkarlarına tam uymayan şeyleri geçiştiriyor. Yani yerine göre tarih yazımı değişiyor, herkes kendine göre ele alıyor. Biz şu Anglo-Sakson geleneğinde bir tarih okuyoruz bunu da unutmamak gerekir.

10) Siz şu anki tarihi bilginizle siyasetçi olsaydınız diplomasiye ne katmak isterdiniz?

Sadece diplomasi hususunda benim gördüğüm net bir şey var. En azından 1960’tan sonra diplomasi artık zorunlu bir güç haline geldi. Kısacası kimse diplomasiye gelip ben şunu yapayım diyemiyor artık, ABD bile. Diplomasiyi zorunlu güç olarak kullanacaksak az önce dediğim gibi tarihten gelen çekişmeyi, gelenekleri unutmamamız gerekiyor. Bir diplomatın ya da diplomasiyle uğraşan insanın mutlaka tarih bilmesi gerekiyor.

11) Bir siyasetçiye tarihi bir öğüt vermeniz gerekse nasıl bir öğüt verirdiniz?

Çok kez düşündüğüm, her zaman aklımı kurcalayan şeylerden birinden bahsetmek istiyorum. Şöyle anlatayım: Biz örneğin Türkiye’de doğduk. Türkiye kimliği aldık, diğeri Fransa’da doğdu, Fransa kimliği aldı, diğeri geldi İngiliz kimliği aldı. Biz daha doğmamışız, bizim dedelerimiz 1914’ te tarihte savaştı, birbirlerini öldürdüler. Bundan yüzyıl sonra benim karşıma Fransız gelse ben ona düşmanlık duymam, duymamalıyım da. Öldüren ben değilim, öldüren o da değil geçmişte olmuş bir olay. Geçmişte olan olay yüzünden her nesil bir önceki nesilden daha büyük bir nefretle dünyaya geliyor ve dedesi torunundan bu tarz konular hakkında daha az nefret duyuyor. Neden? Neden intikam alma duygusuyla yaşıyoruz ve yetişiyoruz? Bu kinle birçok insan ölüyor. O kini içimizde tamamen yok etmemiz gerektiğini söylemek isterdim bir siyasetçi için hatta bir insan için.

Atilla Arda Beşen

Röportajı Gerçekleştiren

Rümeysa Balcı

29 Mayıs Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler İngilizce

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir