1919-1939 Türk Dış Politikası

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti Birinci Dünya savaşında ittifak devletleri yanında yer almış ve bu savaştan mağlup olarak ayrılmıştır. Savaştan galip ayrılan itilaf devletleri, ittifak devletlerine bazı antlaşmalar dayatmıştır. İtilaf Devletleri, Osmanlı devletine karşı Sevr Antlaşmasını dayatmıştır.

Önünde başka seçenek kalmadığını düşünen Osmanlı 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Fakat Sevr antlaşması Anadolu’nun itilaf devletlerince paylaşılmak istendiği bir antlaşmadır.

Bu antlaşmaya göre; Doğu’da bir Ermeni devleti, Batı’da Yunan devleti, Akdeniz’de İtalya ve Güneyde ise Fransa ve İngiltere sömürgelerinin olduğu yeni bir harita çizilmiştir. Fakat Sevr antlaşmasına baştan beri karşı olan Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkmış ve başlattığı mücadele sonunda Nisan 1920’den itibaren ülkenin meşru hükümetinin artık İstanbul hükümeti olmadığını belirtmiş ve yeni hükümetin Ankara hükümeti olduğunu tüm dünyaya duyurmuştur.

Ankara Hükümeti Sevr antlaşmasını kabul etmediğini açıklamış ve Misak-ı Milli sınırları içinde kalan ülkenin birlik ve bütünlüğünü korumayı amaçlayan kurtuluş savaşı mücadelesini vermeye başlamıştır. 18 Eylül 1922’de kurtuluş savaşı mücadelesini kazanan Mustafa Kemal batılı devletleri tek tek anadolu’dan çıkarmayı başarmıştır. Bunun sonucunda 29 Ekim 1923 yılında siyasi gücünü artırmış ve batılı devletlerin saygısını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulmuş olup Sevr Antlaşması da anlamını yitirmiş bulunmaktaydı.

Savaştan galip çıkan Türkiye batılı devletlerle 24 Temmuz 1923 yılında Lozan Barış Antlaşmasını imzalamıştır. Lozan antlaşması Türkiye Cumhuriyeti için yeni sayfaların açıldığı bir dönemin başlangıcı olmuştur diyebiliriz. Bu antlaşmadan sonra yeni kurulmuş olan Türk devletinin dış politikasının nasıl başladığını ve geliştiğini bu yazıda anlamaya çalışacağız. Türk dış politikası en başta Lozan antlaşması ve ülkenin birliğini ve bütünlüğünü amaçlayan Misak-i Milli üzerinden şekillendiğini görürüz.

Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum stratejik bir öneme sahip olduğu için batılı devletler tarafından dört bir yandan çevrelenmiş durumdaydı. SSCB doğu bölgesinde, İngiltere Irak mandası ve Kıbrıs vasıtasıyla, Fransa Suriye mandasıyla, İtalya ise on iki adayı ele geçirmiş durumdaydı. Batılı devletler bu yüzden dış politikalarında Türkiye’yi her zaman emellerine katmıştır. Türk dış politikasının oluşumu ve yapımı süresine gelecek olursak bu süreçteki aktörlere değinmek istiyorum.

İkinci dünya savaşına kadar Türk dış politikası Atatürk ve başta İsmet İnönü olmak üzere arkadaşları tarafından şekillenmiştir. Ama asıl aktör Atatürk, kendi isteği üzerine dış politikayla bizzat tek başına ilgilenmek istemiştir. Atatürk dış politikada diplomasiye büyük önem vermiş ve geniş bir imparatorluk kurma hayaline kapılmamış sadece milli sınırlara dayalı bir devletin kurulması gerektiğine inanmış ve batılı devletlerin savaştan yorgun bir biçimde çıktıklarını göz önünde bulundurarak bunu avantaja dönüştürmüş, akıllıca davranmayı bilmiş ve buna göre hareket etmiştir.

Atatürk’ün başında olduğu Türk dış politikası bu dönemde bir ideolojiyi ya da bir doktrini esas alan bir parti görüşü veya tartışma ortamı olmamış, Atatürk ve İnönü’nün diplomatik becerileri, çabaları ve manevraları etkili olmuştur. Bu çabalara Atatürk’ün dışişleri bakanlığına atadığı Tevfik Rüştü’yü de dahil etmeliyiz. Ama Tevfik Rüştü, genellikle Atatürk ve İsmet İnönü’nün kararları doğrultusunda hareket etmekteydi. Tevfik Rüştü dış politikanın oluşumundan çok yapım sürecinde etkili olan bir isim olmuştur.

Atatürk, Türkiye’nin stratejik konumuna dikkate almış ve dış politika oluşumu sürecinde gerçekçi, akılcı, dengeleyici ve bir o kadarda barışçıl olmayı amaçlayan politikalar üretmeye hedeflemiştir. 1921 Anayasası konularda da yetkileri Meclis’in elinde topluyordu. Fakat bu yetkileri başta Meclis Başkanı olmak üzere Başbakan ve Dışişleri Bakanı eliyle kullanıyordu.

Mustafa Kemal’in şahsi ağırlığı dış politikada kendisini en yetkili aktör durumunda tutmuştur. Ankara Hükümetinin meclisinde tartışılan ana konu her zaman dış politika üzerine olmuştur. Enine boyuna tartışılan dış politika o dönemde ülkenin en çok meşgul olduğu alan diyebiliriz. Her meclis konuşmasında barışçıl bir dış politika izleyeceğini söyleyen Atatürk’ün 1 Mart 1923 tarihili bir meclis konuşmasında:’’Efendiler, Cumhuriyetin siyaset-i hariciyede veçhesi, müstahkimane ve halisane olarak sulhun ve muahedatın muhafazasına müteveccihtir’’dediği bilinmektedir.

Türk devletinin dış politikada barışçıl zeminde adımlar atmasına rağmen batılı devletler buna karşılık Türkiye’ye bazı konularda baskılar yapmış ve içişlerine karışmak istemişlerdir. Ama Ankara Hükümeti bu baskılara karşı asla çizgisini ve üslübunu bozmamış ve gerektiğinde şiddetli karşılık vermekten de çekinmemiştir. Bu baskılara maruz kalan Ankara Hükümetinin direnişi batılı devletleri sonunda yıldırmayı başarmış ve en iyi seçeneğin artık uzlaşma yolu olduğunu anlamışlardır.

Görüldüğü üzere yeni kurulmasına ve tecrübesiz olmasına rağmen kısa sürede Ankara hükümeti diplomasi’de geliştirdiği becerileri ile uluslararası alanda siyasi anlamda güçlü bir aktör olarak yükselmeye başlamıştır. Bu süreçten sonra Ankara Hükümeti ile artık uluslararası alanda batılı ve doğulu devletlerle siyasi, ekonomi, sosyal ve kültürel anlamda bir yakınlaşma süreci başlamış ve bazı çözülemeyen sorunların çözüme kavuşturulması hedeflenmiştir. Gelelim bu yakınlaşma süreci ve çözülemeyen sorunlara.

SOVYETLER BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLER

1. Dünya Savaşında batılı devletler Türkiye’ye karşı işgalci konumdayken, Rusya’da 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi sonucu Çarlık Dönemi sona ermiş ve bunun sonrasında Sovyetler Birliği (SSCB) kurulmuştur. Savaşın sonlarına doğru Sovyetler Birliği ve Asyalı Müslümanlar Anadolu’da verilen bağımsızlık mücadelesine silah ve para yardımında bulunmuşlardır. Moskova’nın silah ve para yardımında bulunması Anadolu’da batılı devletlere karşı verilen mücadele de oldukça büyük bir öneme sahiptir. Bu yakınlaşma sonrası 16 Mart 1921 tarihinde Ankara ve Moskova Hükumeti arasında ‘Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’ imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre Moskova Hükumeti Misak-i Milli’de ilan edilen topraklarla birlikte Ankara Hükumetini resmen tanımıştır.

Fakat bu antlaşma ile Ankara Hükümeti ‘Batum’u Sovyetlere bırakmak zorunda kalmıştır. Lakin Türkiye bu yakınlaşmanın kesinlikle ideolojik bir yakınlaşma olmadığını ve tamamen çıkar ilişkisi bağlamında yürütüldüğünü açıklamıştır. Bu yakınlaşmanın başka bir kazancı da şudur; Doğu’da Rusya tehlikesine karşın konuşlanan Türk askerlerinin büyük bir kısmı Batı’da emperyalist güçlere karşı verilen zorlu mücadeleye katılması olmuştur. Kurtuluş Savaşı zaferinin kazanılmasındaki faktörlerden en önemlisi doğudan gelen bu askeri yardım gerçekleşmesi olmuştur.

Ankara Hükümetinin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması oldukça zekice bir hamledir diyebiliriz. Mustafa Kemal’in hayalindeki batılı toplumlara benzeyen bir toplum yaratmak istemesi ve siyasi sistemi ile de batı kampına dahil olmak istemesi Sovyetler Birliğini huzursuz etmiş ve güven kaybına uğratmıştır. Fakat batılı devletlerle henüz bazı sorunlarını çözemeyen Ankara Hükümeti Sovyetlerle ilişkisini hiç bozmamıştır. Özellikle de ekonomik anlamda iki ülke arasındaki ticaretin de gelişmesi için 17 Aralık 1925’te ”Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması” imzalanmıştır. Bu iki ülke arasındaki iyi yakınlaşma İkinci Dünya Savaşına kadar devam edecektir.

İNGİLTERE VE MUSUL SORUNU

Türkiye’nin batıyı örnek alan devrimler yapması ve 1924’te halifeliği kaldırması İngiltere ile Türkiye’nin birbirine yakınlaşmasına neden olmuştur. Çünkü İngiltere, halifelikten çekinen bir sömürge imparatorluğudur. Bu çekinmenin sebebi; İngiltere’nin elde ettiği sömürgelerin çoğu Müslüman devletlerdir ve Türkiye’nin de halifeliği kullanarak sömürge devletlerini ya da Müslüman devletlerini İngiltere’ye karşı kışkırtabilirdi. Yani aslında halifelik o dönem Türkiye için siyasi anlamda bir koz olarak bulunuyordu. Ama Türkiye bu kozu kullanıp karşısına güçlü bir imparatorluğu almaktan çekinmekteydi ve yeni maceralara atılmak istemedi. Bunun nedeni ise; savaştan hırpalanmış ve çok güç kaybetmiş bir Türkiye vardı. Yeni bir savaşı kaldıracak güçte değildi. Keza batılı devletler de aynı şekilde güç kaybetmiş ve yorgun düşmüşlerdi.

Türkiye, dış politikada belirtildiği gibi batılı devletlerle işbirliği yapmayı tercih etmiştir. İngiltere ve Türkiye arasında çözülemeyen tek sorun vardı. Türkiye’nin Misak-i Milli sınırları içerisinde olduğunu iddia ettiği Musul sorunu. Ancak Musul İngiltere’nin en çok önem verdiği sömürge bölgesiydi ve burayı asla kaybetmek istemiyordu. İki ülke bu sorunu bir türlü çözemedi ve sorun 20 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti’ine taşındı.

Türkiye, Musul’un geleceğini Musul’da yaşayan halk tarafından belirlenmesini istiyordu. Yani bir referandum yapılmasını istemekteydi. İngiltere ise bu sorun için bir komisyon kurulmasını ve Musul’un geleceğini bu komisyonun belirlemesini savunmaktaydı. Fakat bu dönemde Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne üye olan bir devlet değildi ve doğal olarak İngiltere’nin MC’de nüfuzu daha fazla hissediliyordu. MC bir komisyon kurulması gerektiğini önerdi ve bir komisyon kuruldu. Kurulan bu komisyonun çalışmaları sonucu Musul’un Irak’a ilhakını önerdi ve Musul Irak’a bağlı kaldı.

Türkiye’nin Musul’u istemesinin 2 ana sebebi vardı. Bunlardan birincisi; güvenlik sorunudur ki günümüzde Irak sınırının bugün PKK terörü sebebiyle Türkiye’nin başına büyük bela olduğu görülmektedir. Bir diğer ana sebep ise petroldür. Musul’un gitmesi demek büyük petrol gelirinden mahrum kalmak demekti. Yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye’yi tatmin etmek için 1926 Antlaşması’na 25 yıl süre ile Türkiye’ye petrol gelirinden %10 hisse verilmesi maddesi (14.madde) konulmuş ve daha sonra buna ek protokollerle de Türkiye 500.000 İngiliz lirası alması karşılığında Musul’dan vazgeçti.

Türkiye’nin aleyhine sonuçlanan bu kararın başka bir etkeni ise Şeyh Sait isyanıdır. Türkiye’nin Musul üzerine çok yoğunlaşamamasının ve Musul’u bırakmasının asıl nedenlerinden biri de Şeyh Sait isyanıdır. Şeyh Sait isyanı, Musul sorunu ile aynı döneme denk gelen ve iç siyasette Türkiye’yi bir çok zorluklarla karşı karşıya bırakan bir olay olmuştur. Şeyh Sait isyanının bastırılması Türkiye için Musul’dan daha çok önem arz ediyordu. Çünkü Atatürk iç siyasetteki sorunlara öncelik vermekteydi.

İngiltere bu isyanın oluşmasında rol almış ve isyanın destekçisi olmuştur. Çünkü Türkiye’nin içişleri ile ilgilenmesini ve Musul’a yoğunlaşmamasını istemekteydi. İsyan bir şekilde bastırıldı ama Türkiye bu isyanla uğraşırken Musul’u kaybettmiştir. Bunun sonucunda ise Musul İngiltere’nin sömürgesi olmaya devam etmiştir.

Görüldüğü üzere İngiltere’nin nüfuzu’nun MC’de ne kadar etkili olduğunu gösterdi. Çünkü Musul petrol rezervleri ile dünyada önemli stratejik bir konumdaydı ve burası İngiltere için hayati bir mesele idi. Sonuç olarak İngiltere bir şekilde burayı elinde tutmuş oldu. Bu sonuçtan sonra iki ülke arası ilişki soğumaya başlasa da daha sonraları tekrar düzelmeye başlamıştır.

İlişkilerin tekrar yoluna girmesinin nedenlerinden birisi de; İtalya Ve Almanya’nın Ortadoğu ve Afrika’ya göz dikmesi İngiltere’yi tedirgin etmesiydi. Akdeniz’de bir İtalya tehlikesi İngiltere’nin istemediği bir durumdu. Bu yüzden Türkiye ve İngiltere tekrar birbirlerinin destekçisi olmuş ve işbirliğine gitmişlerdir.

Bu yakınlaşma özellikle Türkiye açısından daha akıllı bir hamle olmuştur. Çünkü Akdeniz ve Ortadoğu’ya yayılmak isteyen İtalya, Türkiye içinde bir tehlike arz ediyordu. Türkiye bu tehlikeye karşı dış politikada izlediği dengeleyici politika ile İngiltere’ye yakınlaşmıştır. İtalya’nın Türkiye’ye olası bir saldırı yapması sonucu İngiltere, Türkiye’ye destek sözü vermiştir. 1936 yılında Türkiye ve İngiltere arasında askeri ve ekonomi yardımlar başlamıştır. Türkiye’de bulunan askeri üslerin İngiltere tarafından kullanılmasına müsaade edilmişitr.

Bu yakınlaşmanın bir diğer nedeni ise Almanya’nın Türk ekonomisindeki nüfuzunu artırmış olmasıydı. Almanya’nın Türk dış ticaretindeki payı %50’lere kadar gelmiş durumdaydı. Türkiye bu ekonomik bağımlılığın siyasi bağımlılığa dönüşmemesi için İngiltere’ye bazı ayrıcalıklar tanımıştır.  Örneğin, Türkiye Karabük Demir Çelik fabrikasını Almanya’nın daha iyi fiyat vermesine rağmen İngiltere’ye yaptırmıştır ve 27 Mayıs 1938 yılında İngiltere ile Londra Antlaşması imzalanmış ve 16 milyon sterlin değerinde kredi almıştır. Bu süreçten sonra 2. Dünya Savaşı patlak verecek ve Almanya tekeli kırılmış hale gelecekti.

HATAY MESELESİ VE FRANSA

Türkiye’nin dış politikasında bir diğer çözüme kavuşturmak istediği mesele de Hatay meselesidir. Türkiye Hatay ile ilgili 1936’ya kadar hiçbir adım atmamayı tercih etmiştir yani bilinçli bir şekilde pasif bırakılmıştır. Hatay bu dönemde Suriye’ye bağlı bir bölgeydi ve Suriye ise Fransa mandası altındaydı.

1921 yılında Türkiye ve Fransa arasında imzalanan ön barış antlaşmasına göre Hatay’da özel bir yönetimin kurulması ve memurlarının da Türk olunması öngörülmekteydi. Ancak 1936’ya kadar Türkiye, Hatay’da ki Türklerin hiçbir şekilde Anadolu’ya göç etmesine izin vermemiştir. Çünkü Türkiye, Hatay’da yaşayan Türklerin orada kalıp Türklük bilincinin yok olmamasını ve canlı tutulmasını istemekteydi. Bu hamle ileride Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasına zemin oluşturacaktır.

Türkiye, Hatay’da bir parti kurmuş ve Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını bu parti üzerinden yürütmüştür. 1936’da burada bir Türk konsolosluğu açılmış ve Hatay’ın bağımsızlığından yana tavır almıştır. 1936’da Fransa’nın Suriye’deki manda yönetimini sona erdiren bir antlaşma imzalanmıştır. Bu gelişme üzerine Türkiye bunu bir fırsat bilmiş ve Hatay meselesini kendi lehine çözmek için girişimlere başlamıştır.

Türkiye sorunu MC’ye taşımıştır. MC’nin hazırladığı rapora göre Suriye içişlerinde bağımsız ve dışişlerinde ise Suriye’ye bağlı olacaktır. Türkiye’nin lehine gelişen Hatay meselesi Fransa’yı huzursuz ve etmiş 1930’da iki ülke arasında imzalanan Türk-Fransız Dostluk Antlaşması Fransa tarafından feshedilmiştir. Bunun üzerine Türkiye, Hatay sınırına 30 bin asker konuşlandırmıştır.

Yaşanan bu gerginliğe İngiltere el atmak için devreye girdi ve Türkiye’yi yanına çekmek isteyen İngiltere, Fransa’ya baskı yapmaya başlamıştır. Baskılara dayanamayan Fransa Hatay’daki Fransız vali yerine Türk vali atamıştır. Bu gelişmeler sonucu Hatay meclisi 29 Haziran 1939’da toplanarak Türkiye’ye katılma kararı almıştır. Bu sorunun çözülmesi İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında imzalanacak olan Üçlü İttifak antlaşmasına zemin hazırlamıştır.

Türkiye’nin dış politikada ve uluslararası arenada ne kadar güçlendiğini, akılcı ve geri adım atmayan bir karakter sergilediğini görülmektedir. Atatürk’ün çok istediği Hatay nihayetinde Türkiye topraklarına katılmış ama ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk bunu göremeden vefat etmiştir.

BALKAN ANTANTI

Türkiye Misak-ı Milli esasların sadık kalarak sınırları dışında bırakılmış balkanlardaki Osmanlı’ya bağlı devletlerin tekrar geri alınması iddiasında bulunmamış ve statükocu bir politika izlemiştir. Bunun üzerine Türkiye Balkan ülkeleri ile bazı antlaşmalar yapmıştır. Arnavutluk ile 15 Aralık 1923 Dostluk ve Barış antlaşması, Bulgaristan ile 18 Ekim 1925 Dostluk Antlaşması, Yugoslavya ile de 28 Ekim 1925 yılında Barış ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu barış antlaşmaları ile Türkiye balkanlardan gelecek olan bir tehlikeyi engellemek istemiştir. Çünkü Türkiye Balkan Savaşlarından kalan münasebetleri ve sorunları barışçıl bir yolla çözmek istiyordu.

Bu antlaşma ile Türkiye’nin yapmak istediği başka bir politika da Balkan Devletleri arasındaki ekonomik işbirliğini ve barışı sağlamaktır. Daha sonraları Türkiye bu işbirliğinin öncü devleti haline gelmeyi başarmıştır. 9 Şubat 1934 yılında ise Türkiye, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan arasında Balkan Antantı kurulmuştur.

Arnavutluk, İtalya nüfuzunda kaldığından ve Bulgaristan ise ülkede revizyonist politikalar sonucu bu Antant’a katılmamıştır. Fakat İkinci Dünya savaşının patlak vermesi ve İtalya’nın bu bölgede bazı yerleri işgal etmesi sonucu Balkan Antant’ı kendiliğinden sona ermiştir.

Atatürk, Balkan Paktı’na üye ülkelerin başbakanları ile birlikte Yugoslavya, Yunanistan, Romanya ve Türkiye başbakanları

SADABAT PAKTI

1933 yılında Avrupa’da revizyonist devletlerin yayılma hedefleri belirli olmaya başlayınca; Almanya’da Nazi lideri Hitler’in ve İtalya’da faşist lider Mussolini’nin Asya ve Afrika’ya yayılma hedefleri, Türkiye’nin Balkanlarda izlediği barışçıl politikayı da burada benimsemiş durumdadır.

Sadabat Paktı Türkiye, İran, Irak ve daha sonra da Afganistan’ın katılımı ile 8 Temmuz 1937’de imzalanmıştır. Fakat Balkan Antant’ından farkı Sadabat Paktı bir güvenlik ittifakı olmaktan ziyade üye ülkelerin bağımsızlığını ve egemenliklerini vurgulayan bir özelliğe sahiptir. Türkiye bu paktla Doğu’ya karşı barışçıl bir politika izlediğini göstermiştir.

YUNANİSTAN VE MÜBADELE SORUNU

Türk dış politikasını meşgul eden bir başka sorun ise Yunanistan’la olan mübadele sorunudur. Bu sorun iki ülke arasında iyi ilişkilerin başlamasına rağmen pürüzlerin olmasına neden. Lozan konferansında, Türkiye’de yaşayan Ortodoks Rumlar ve Yunanistan’da yaşayan Müslüman-Türk halkının yer değişimi ele alınmıştır ve 1923 yılında bir protokol imzalanmıştır.

Protokole göre Türkiye’deki Ortodoks Rumlarla ve Yunanistan’daki Müslüman-Türk’ler yer değişmiştir. Fakat önceden kağıt üzerinde iki ülke tarafından anlaşmaya varılan bir madde’de 1918 öncesi İstanbul’a yerleşmiş olan Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar bu mübadeleye dahil edilemeyeceği yazılmıştır. Bu konuda iki ülke anlaşmaya varmış fakat daha sonra Yunanistan’da yaşanan askeri darbe nedeniyle bu anlaşma kağıt üzerinde kalmıştır.

Başka bir sorun ise mübadele sonucu taşınmaz mallarını geride bırakan insanların taleplerinin yerine getirilememesidir. Mübadele sonucu 1.5 milyon insan yer değiştirmiştir. Bu mübadele sonucunda insanların geride bıraktıkları ülkelerdeki taşınmaz mallardan alacakları tazminatlar sorununu doğurmuştur.

4 Aralık 1926 Atina Antlaşması ile iki tarafta karşılıklı olarak bu taleplerden vazgeçmiştir. Fakat bu antlaşma da uygulama da yaşanan sıkıntılar nedeniyle hayata geçirilememiştir. Dolasıyla bu meselenin bir çözüme varılması gerekiyordu. İki ülke meselenin kökten çözümü için 10 Haziran 1930’da imzalanan Ankara Sözleşmesi ile mübadeleye dahil olan Rumlar ve Müslümanları diğer ülkelerde bıraktıkları mülkiyetleri eşit saymış ve karşılıklı olarak bunları silmiştir.

Bu mübadele ile Türkiye’nin yapmak istediği bir başka politika, ülkeden giden genç nüfusun geri kazanılmasını sağlamaktı. Ülke o dönemlerde genç nüfusa ihtiyaç duymaktayadı ve ekonomik kalkınma için bu genç nüfus en önemli faktörlerden biriydi. Bu meselelerin çözümü sonucu iki ülke arasındaki ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştır. Hatta kurtuluş savaşında Yunanistan’a karşı verilen mücadeleye rağmen Yunan başbakan Venizelos, Atatürk’ü 1931 yılı Nobel ödülüne aday göstermiştir.

İki ülke arasında 14 Eylül 1933’te imzalanan Samimi Antlaşma Belgesi ile ilişkileri en üst düzeye çıkarmıştır. Bu antlaşmaya göre, taraflar birbirinin ortak sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına almayı taahhüt etmekteydi. Aslında Yunanistan Türkiye’ye karşı aldığı yenilgiyi unutmamış ve hala Türkiye’ye karşı bir nefret duymaktaydı diyebiliriz. Ama 1930’dan sonra İtalya’nın Bulgaristan çevresinde izlediği yayılmacı politikalar Yunanistan’ı tedirgin etmeye başlamıştır ve bu da Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olmasına zorunluluk getirmekteydi. Son olarak bu iyi ilişkiler 1936’da yaşanan askeri darbeye rağmen devam etmeyi başarmıştır.

ALMANYA İLE İLİŞKİLER

Türkiye’nin 1.Dünya savaşı müttefik ilişkileri ardından Lozan’dan sonra en rahat ilişki kurduğu devlet Almanya oldu. İki ülke arasındaki ilişkiyi iki döneme ayırabiliriz.1923-1933 dönemi ve 1933-1938 dönemi. İlk döneme şüphesiz ekonomik ilişkiler damgasını vurmuştur. Ticaret Antlaşması, 12 Ocak 1927’de Ankara’da imzalandı.Almanya’nın hammadde ve pazar arayışı içinde 1.Dünya Savaşı müttefiki ve iyi ilişkiler sürdürdüğü ülke Türkiye olacaktı. Türkiye’nin kalkınmasında en çok Alman uzmanlardan faydalanıldı. 1923-1933 dönemi özet ile sorunsuz, iyi ilişkilerle sonuçlandı diyebiliriz.

İkinci dönemde ekonomik ilişkilerin yanına bir de siyasi etkiler yer edinmiştir. En önemli gelişme, 1932’de Nazi Partisi Başkanı Adolf Hitler’in iktidarı ele geçirmesi oldu. 1.Dünya Harbi’ndeki Kayzer II. Wilhelm’in sömürgeci ve yayılmacı politikasına geri dönen Hitler, onun ‘Drang Nach Osten’ ( Şark’a Doğru) politikasını yeniden canlandırmıştı. İşin içinde ‘Şark’ olunca tabidir ki,Türkiye Almanya’nın önemli öncüde ilgi alanına giriyor, Hitler de 1. Dünya Harbi yıllarında olduğu gibi Türkiye üzerine yeniden nüfuz sahibi olmak istiyordu. Böylesi bir durumda Türkiye ve Almanya ekonomik ilişkilerde büyümeye devam etti.

Ham madde ve pazar ihtiyacından ötürü Almanya ile ilişkilerde ithalat ve ihracat sıçrama yarattı.1923-1938 zaman dilimini kapsayan Atatürk Dönemi Türk ekonomisine ‘Alman hâkimiyeti’ damgasını vurdu. İki ülke çıkarları doğrultusunda bir ilerleme kat etmiştir.

Almanya, Türk ekonomisine baş kaynaklık ettiğinden artık Türkiye’nin kültürel, askeri ve siyasi alanında da ilerlemek istiyordu. Fakat Türkiye’nin yönetimine damgasını vuran Atatürk-İnönü-Çakmak üçlüsü, 1. Dünya Harbi’nden aldıkları derslerle ‘Alman oyunlarına’ gelmediler. 1.Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yeneceği şeklinde öngörülerden savaşa giren Osmanlı’dan ders alarak Türkiye 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ısrarlarına karşın müttefikliği kabul etmemiş ve tarafsızlığını ilan etmiştir.

SONUÇ

1919-1938 dönemi Türk dış politikasını özetleyecek olursak; Türk dış politikası Kurtuluş mücadelesi sonrası Lozan Antlaşmasına göre şekillenmeye başlamıştır. Batılı devletler tarafından dayatılan bu antlaşma, Misak-i Milli’de belirlenen sınırlar ihlal edilmekteydi ve bu bu yüzden Misak-i Milli esas alınarak belirli ilkeler kararlaştırılıp dış politikaya uygulanmaya başlanmıştır.

Türkiye’nin jeopolitik konumu gereği Asya ve Avrupa arasında bir köprü oluşturması batılı devletlerin Türkiye’ye bakışlar her zaman iştah kabartıcı bir şekilde devam etmiştir. Fakat Türkiye dış politika da o kadar başarılı olmuştur ki başka devletlerin Türkiye’yenin içişlerine karışmasını engellemeyi bilmiştir.

Dış politikanın en baskın aktörü ise Mustafa Kemal olmuştur. Mustafa Kemal dış politika anlayışında her zaman pragmatist bir yaklaşım içinde olmuştur. Türkiye yeni kurulmuş bir devlet olmasına rağmen iç ve dış politikada gayet başarılı adımlar atmayı başarmıştır. Başarılı ve zekice adımlar sonucunda Türkiye uluslararası sistemde hızla yüksek yerlere tırmanmış, konumunu güçlendirmiş ve söz sahibi olmayı başarmıştır.

O dönemde Türkiye dış politikası çok yönlü bir yol izlemekteydi. Örnek verecek olursak Türkiye konumu gereği batılı, doğulu ve 3.dünya ülkeleri ile bir denge ve güç siyaseti izlemeyi tercih etmiştir. Böylelikle Türkiye 3 tarafa da yakın olmuş ve 3 tarafla da işbirliği içinde olmayı başarmıştır.Çünkü savaştan yorgun çıkan ve bir daha savaşamayacak halde olan batılı devletlerin durumunu iyi analiz eden Mustafa Kemal bunu avantaja dönüştürmeyi bilmiştir.

Savaş sonrası çözülemeyen sorunları çözmeyi amaçlamış ama bazılarında başarılı olamamıştır. Örneğin Musul’u elde tutamamıştır. Ancak Hatay ülke sınırları içine dahil edilmiştir. Doğu bölgesini güvence altına almak için Rusya ile beraber bir çıkar ilişkisi içine girmiştir.Sadabat Paktı ile diğer bağımsız devletlerle (İran, Irak ve Afganistan) dost olmayı başarmıştır. Balkan Antanttı ile İtalya’nın Balkanlarda yayılma tehlikesine karşın, Balkan devletler ile dostluk antlaşmaları imzalanmıştır.Diğer baılı devletlerle (Almanya, İngiltere, Fransa) ile ekonomik ve askeri yardımlar için işbirliği yapılmıştır.Yunanistan ile var olan mübadele sorunu çözüme kavuşturulmuş ve iki ülke dost olmayı başarmıştır.

Diğer yandan Türkiye’nin Ortadoğu’ya bakış açısı değişmeye başlamıştır. Çünkü Ortadoğu Cumhuriyer dönemi boyunca her zaman tehdit alanı olarak görülmüştür. Ortadoğu bataklığına saplanmamak adına buradan gelecek tehlikelerden kurtulmak zorunda olduğunu bilincinde olup burada ki siyasi olaylardan uzak durmayı tercih etmiş.Verilen zorlu mücadeleler sonrası Türkiye elde ettiği siyasi başarılardan sonra konumunu kaybetmek istememekteydi ve bu çerçeve içinde adımlar atmayı tercih ediyordu.

Bundan sonra dış politikasında ki temel amaç bu konumun kaybedilmemesi üzerine olacaktır. Diğer devletlere karşı her zaman barışçıl politikalar izlenmiş ve aynı şekilde de Türkiye’ye karşı barışçıl politikalar da benimsenmiştir. Böylece Türkiye dış politikadaki amacını gerçekleştirmiş ve statükocu bir anlayış içinde diğer devletlerle ilişkilerini geliştirmiştir.

1919-1938 dönemi arasında uluslararası sistemde Türkiye bir çok başarı kaydetmiştir. 1932 yılında Milletler Cemiyetine katılması için teklif göndermeleri bu gücün ve başarının bir göstergesi olmuştur. Böylece statükocu devletler arasına katılmayı başarmıştır. Kısacası Atatürk dönemi dış politikası barışçıl ve dengeleyici bir çerçeve içinde olmuştur ve bu anlayış Türk dış politikasının temel ilkeleri haline gelmiştir. İkinci Dünya savaşının patlak vermesine rağmen Atatürk sonrası İsmet Paşa dönemi dış politikası da bu çerçeve içinde olmayı amaçlamıştır.

KAYNAKÇA

Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Cilt 1 (1919-1980), İletişim Yayıncılık

Ali Balcı, Türk Dış Politikası İlkeler, Aktörler, Uygulamalar, Basım 2013, Etkileşim Yayınevi

Hasan Kösebalaban, Türk Dış Politikası, Bigbang Yayınevi

Doç.Dr Ömer Kürkçüoğlu ‘Dış Politika’ Nedir? Türkiye’de Dünü ve Bugünü

Şahin Keskin, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası, Akademik Lisan

Yazan Hakkında

Mervan Nazım
İstanbul Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Mezunu

Bizi sosyal medyada takip edin
Arkadaşlarınızla Paylaşın:

Bize Katılın

Siz de bizimle gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?
İletişim formunu doldurun, sizinle irtibata geçelim.

İletişim Formu İçin Tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial